BİRİ GELSE KAÇAR SÜKÛNU YALNIZLIKLAR…

 

“Ah, bilmiyor, hiç kimse bilmiyor kıymetini.

Yalnızlığın sebeb-i kutsiyetini…”

Hümeyra KAYA

Yalnızlığın kesif kokusunu çektim içime. Arkada “Dönülmez akşamın ufkundayız vakit çok geç…” diyen sanatçının; önde,  yüreğimin sesi birbirine karışırken üstelik.

İnce bir kâğıt kesiğinin açtığı yara misali usul usul sızlıyordu yüreğim. Cama düşen yağmur damlalarının süzülüşündeki letafet ve bir zeybeğin toprağa diz vuruşundaki asalet hatırımda olmasa dik duran sırtımı ve omuzlarımı salacaktım çoktan. Mağrur bakışlarımın altına gizlemeyi başardığım ürkek yüreğimin üstünü örtmekten mi yorulmuştum yoksa ne idüğü belirsiz insanların umarsız, sallapati davranışlarını, yüreğimin üzerine basıp geçişlerini mi kaldıramamıştım?

Kalabalığın ezici ağırlığından, yalnızlığın kuştüyü hafifliğine saldım bedenimi. Yalnızca insanların nahoşlukları değil, şehir hayatının bencil, gürültücü, kavurucu, boğucu patırtısı da beynimi, düşüncesiz, pervasız bir misafir gibi işgal ederken, misafiri evde bırakıp kaçan bir ev sahibi mahcubiyetiyle sığındım yalnızlığıma. Münzevi hayatın özgürlüğüne terk ettim kendimi.

Kuş cıvıltılarının türküsüyle bedenimi saran o sükûn, yeni yeşermiş ağaç dallarının arasında parlayan güneşin müşfik kollarını doluyordu şimdi boynuma. Bacalardan süzülen kömür kokusu, arabalardan yayılan egzoz dumanı, şehrin üstüne biriken kasvet, bir anda yerini; dev ağaçların temizlediği, silip süpürdüğü o mis gibi havanın rahatlatan çiçek kokularıyla bezedi. Derin bir nefes aldım “Ohhhhh… Çok şükür.” dedim, serbest bırakırken nefesimi.

Yalnızlığımın gizli sığınağında hem benliğimi hem bedenimi inzivaya çekerken, sıcak bir çayın baştan çıkarıcı bergamot kokusu, zihnimde oraya buraya dağalan duygularımı, düşüncelerimi bir araya topladı. “Kahvenin kırk yıllık hatırına meydan okuyan, en sıcakkanlı dostum değil mi zaten o benim.” diye düşünmeye kalmadan, sarıldım incecik beline, o da aldığım her yudumda öptü dudaklarımdan ufak ufak…

Ta ki yalnızlığımı paylaştığım bir bardak çay keyfini bile bana çok gören o sevimsiz kapı zilinin sesi bu demi bölene kadar… Şimdi bilmem hangi densiz kovalamaya cesaret ederek yalnızlığımı, çalıyordu kapımı. Hem de onca karmaşayı, gürültüyü, patırtıyı daha yeni kovalamış; aklımı başıma, ruhumu gönül kafesime daha yeni döndürmüşken…

Ah, bilmiyor, hiç kimse bilmiyor kıymetini.

Yalnızlığın sebeb-i kutsiyetini.

Ne saygı kaldı ne hoşgörü ne sabır

Sağlam kafa sağlam vücutta evladır.

Kapattım şimdi tüm kapılarımı ve dahi pencerelerimi; yalnızlığım imrenip de bir kuşun kanadına takılımasın, uçmasın bırakıp beni özgürlüğüne diye. Çalan kimse, ısrarla kapımı, hiç kusura bakmasın, alamam. Zira biri gelse; kaçar sükûnu yalnızlıklar…

 

 

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir