AŞKIN RENGİ

 

Ayı, yıldızları ve karanlığı soyundu gece ve tüm çıplaklığı ile kucakladı o sabah yine güneşi. Kızıl bir şarabı andıran deniz, tam tan vaktinde, suyunun, kutsanmış bedenleri yıkamasını bekler gibi kucak açmış bekliyordu misafirlerini. Yakamozlar, derin suların sırtında bin bir cilve ile yükselen güneşin ışınları arasında oynaşıyordu. Her bir parıltıda göz kırpan bir inci tanesi misali, tertemiz…

Güneş, sabah ritüelini gerçekleştiren bir aziz gibi, berrak okyanusun serin bağrından yükseliyordu gökyüzüne.  Aldan turuncuya, turuncudan sarıya, sarıdan göz almaz aydınlığa yükselen bu altıntop, usul usul geçtiği renk tayfının içinden sıyrılıp arşa değerken, o gün de her zamanki gibi pırıl pırıl parlıyordu yine.

Genç adam, düştüğü bu imkânsız aşkın yalnız kollarında, her sabah katıldığı bu ayine, bir gün sevdiği kadını da dâhil edebilmeyi umut ederek kapattı penceresini. Yatağının kenarına ilişmiş; yalnızlığa hüküm giydiği bu kutsal mabedinde, aşkın kollarına terfi eden bir kimsesiz olmanın ıssızlığında, kimseye söyleyemediği bu yüce duygunun ruhunu hapsettiği bedenine, yokluğunun içinde bulduğu varlığın adını bile telaffuz edememenin endişesiyle, huzursuzdu.

Dünyanın öbür ucundaydı. Memleketinden binlerce kilometre uzakta… Cenovalı kâşif Christoph Colomb’un keşfettiği bu topraklara yolunun düştüğü o ilk gün elbette tek amacı sadece daha fazla para kazanmak değildi. Yüreği ile beyni arasında kalmak düşüncesi çıldırtıyordu o sırada benliğini.

Şimdi sığındığı bu küçücük balıkçı kulübesinde, dimdik ayakta durmasını sağlayan tüm maddi varlığına rağmen, manevi yokluğunda kaybolmak isteği idi.

Yatağının ayakucundan usulca kalktı. Bir adım mesafede, çalışma masasının üzerinde açık duran deftere, güncesini yazmak için, üstüne deniz mavisi bir minder koyduğu tahta sandalyesine oturdu.

Vurulduğu kalbinin derininden defterine, kaleminin mürekkebini akıttı kan misali… Tam da vurulduğu yerden damlıyordu şimdi mürekkep ama bu defa mavi değil kırmızıydı rengi. Aşkın rengi bulaşmıştı kalemine. Yüreğine dokunan sihrin büyüsü şimdi kalemini de kontrolü altına almıştı. Düşünmeden yazdığı kelimeler, tüm benliğinde çalan orkestranın eşliğinde, beyaz kâğıdın üzerinde dansa kalkmış, büyük bir uyum içinde raks ediyordu.

Birden kontrolden çıktığını fark etti adam. Gaz pedalından ayağını çekemediğini de… Hiçbir şeye aldırış etmeksizin son sürat ilerlediği bu yolda, ardından yetişmeye çalışan polisin siren sesine bile aldırış etmeksizin sürüklendiğini hissetti. Tek suçu kontrolden çıkmış duygularını dizginlemeye çalışmamaktı aslında. İşlediği yüz kızartıcı bir suçun cezasından kaçar gibi, yakalanmaktan ar eder gibi kaçıyordu şimdi.

Kimden kaçıyordu?

Kafasını çevirip arkasına baktı kaçarken. Defalarca adi suçlar işlemiş bir yığın ahlak bekçisinin, namus koruyuculuğu kisvesi altında; suçu sadece sevmek olan kendisini kovaladığını gördü. Belki de her tür şiddete başvurarak can yaktıklarını, can aldıklarını düşünmeden tertemiz bir aşkı kirletip lekelememeleri için kaçmıştı denizaşırı. Daha önce hiç düşünmediği bu konu asıldı birden zihninin kıvrımlarındaki bir çengele.

Büyüdüğü topraklarda, esiri olduğu bu düşüncelerden kaçmıştı, kaçmaya da devam ediyordu belki. Oysa tek suçu 21.yy’da, ailesinin kan davalısı olduğu bir kıza âşık olmaktı.

Onlarca, belki de yüzlerce kadının erkek şiddetine maruz kaldığı, sırf bu sebeple canından olduğu topraklardan, sevdiğinin kılına zarar gelmesin diye kaçışını; duygularında, hayallerinde, rüyalarında kaçmaya devam edişini bitiremiyordu; belki de hazmedemiyordu.

Bu Gulyabani kılıklı, kılıksız heriflerin, iyilikten, güzellikten, sevgiden, aşktan nasibini alamamış bu karanlık ruhlu hatta belki de ruhsuz adamların, tertemiz bir aşkı lekelememeleri için kaçmıştı vatanından. Ardına bakmadan, son sürat kaçışının yegâne sebebi, dokundurmamak içindi, lekeletmemek içindi aşklarını.

Kimsenin uzanamayacağı bu ücra sahil kasabasını mesken tutup sonra da sevdiği kadını getirecekti buraya. Herkesten uzak, martıların çığlığında yaşayacaklardı kalan hayatlarını. Günlerdir yoldaşı olan bu defterin dili olsa da konuşsaydı şimdi. İçinden geçenleri damıttığı satırlar gibi halden anlasaydı insanlar…

“Ah, keşke!…” diye iç geçirdi şafak sayan asker misali, bir çentik daha attı yoldaşı defterin sayfalarına. Tabletinin ekranında bir kadın cinayetini daha okurken ürperdi tüyleri.  Sevmenin aşkın günah, kadın cinayetlerinin temizlenen bir namus olması sebebiyle mubah sayıldığı bu inanışa sövdü içinden. Anlamsız buz gibi bir ürperti geçti bedeninden.

“Yok, müsaade edemem, bu aşkın üzerine bir damla kan düşmesine müsaade edemem ben!.” diyerek ant içerken, doğruldu yerinden.

Çok değil, haftaya gün doğumunda sevdiğine bu manzarayı yaşatacağına dair kendisine söz vererek dimdik kalktı ayağa.

Haftaya…

Facebooktan yorum yazın
Sosyal medyada paylaşın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir