Bir Garip Büyü

Uğuldayan rüzgârın arkasında, ağaçların yapraklarının çıkardığı hışırtı, gecenin karanlığında yolunu kaybetmiş, inleyen bir yavru kedinin sesini andırıyordu. Sonbaharın, sararıp kızaran yapraklarını yerden süpürürcesine sürükleyen lodos, ardından getireceği, gökyüzünün gözyaşlarına da davetiye çıkartıyordu. Üşütmüyordu ama ürpertiyordu nedense rüzgâr, karanlığın savrulan saçlarını. Gecenin sabaha kavuştuğu, aydınlıkla karanlığın dansı gibi, yek ahenk olmuşçasına raksına eşlik ediyordu.

Buğulu camların arkasında bir çift ürkek göz izliyordu doğanın insanoğluyla olan bu iç gıcıklayan seremonisini. Savrulan yaprakların arkasındaki ufuk çizgisini görmek istercesine… Ruhunda kopan fırtına, doğanın lodosuyla sarmaş dolaş, kar kristalleri gibi pul pul dökülüyordu yüreğinden sararmış yaprakların arasına… Gönül telinin titreşen nağmeleri, taş plaktan yayılan Münir Nurettin Seçuk’un hışırtılı plak kaydından yayılan buğulu, bir o kadarda güçlü sesin derinliğinde, duyguların gizemli koridorlarında dolaşırken bir çıkış arıyordu sanki…

Bir çift gözden dökülen çiğ taneleri, içten içe aktı yüreğin en karanlık dehlizlerine, hiç dolaşmadan başka yerlerde. Tıpkı buharlaşıp, göğe yükselen su damlacıkları gibi, kovalamak istedi göğsünü yakan kıvılcımları. Karanlığın içinde çıtırdayan ağaç parçacıklarının, şöminenin soğuk yüzeyine çarpıp eritmek istercesine gittikçe daha büyük bir hırsla taşa doğru yükselttiği alev şeritleri, en yüksek tepelerin üzerinden gittikçe büyüyen bir çığ haline dönüşmesi gibi alev toplarına dönüyordu karanlığın koynunda. Çıtırtıların sesi yükseldikçe, hırsı gittikçe artan savaşçıların edasıyla şevke gelerek daha yükseğe çıkan ateş parçaları, biraz sonra kor haline geleceğini bilmezcesine yarışıyordu daha da yükseğe ulaşmak için.

Oysa bir çift gözden, yüreğin derinliklerine oluşturulan köprüde titreşen hüzzam nağmeler, karanlık, bir çift göz ve yüreğin sesi oluyordu gecenin sessizliğinde.

Sessizliğin sesi… Sadece aynı duyguları hissedenlerin duyabildiği notalara dönüşüyor, sihirli bir orkestranın en tılsımlı bestesini yalnızca onlar için icra ediyordu. Dalga dalga yayılan nağmeler, çıtırtıları duyulabilen taş şöminenin içinden alevlerin çıkardığı dumana sarılarak karanlık ve yüksek, taşlarla örülü bacanın hissiz duvarlarına çarpa çarpa göğe yükseliyor. Her bir nota rüzgarın sesine, uçuşan savrulan yaprakların arasına karışıyor ve ta.. Uzaktaki ufuk çizgisine doğru belki de uzun bir yolculuğa çıkıyor; ama yine, artık hız kesmiş lodosa kapılarak, yüreğinden pul pul dökülen kar kristallerinin üzerinde konaklayarak dökülüyor bir çift gözün yüreğinden, sararan yaprakların üzerine…

Aniden çalan telefonun sesi bozuyor birden bu büyülü atmosferin içindeki bir çift gözün yalnızlığını, kim bilir ne zamana dek?!..

Facebooktan yorum yazın
Sosyal medyada paylaşın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir