Askıda Terapi Var “Modern Zamanlar Dervişi” Bölüm 21-30

-21-

Ya al götür geri kalanımı,

Ya da gel tamamla eksik yanımı.

                                                                                                                                                   Mevlana

Sedef, o yeşil koltukta otururken, gözlerinden süzülen yaşa bir türlü engel olamıyordu. Şimdi, kendine bile itiraf etmekten çekindiği, unuttuğu ya da unutmak istediği konuları konuşuyorlardı. Kerem’in koltuğuna; yalnızlık, terk edilmişlik, ihanet, kırgınlık, dargınlık, sevgisizlik, bazen umut ama çoğu zaman umutsuzluk üzerine kurulmuş bir hayat yolunda hissettiği yorgunlukla oturmuştu.

“Kerem Bey, bazen düşünüyorum da… Neden gerçek aşklar hep başkalarının kapılarını çalarken bize sadece dörtnala yaşanmış sevgilerin hüzünleri kalır?”

“Çünkü uzakta duran, uzanılamayan, ulaşılamayan sevginin de bir yeri vardır hayatımızda. Belki duygu dolu, fırtınalı yolculuğumuzda o da olmalıdır. Kim bilir, kimi zaman yanağımızdan süzülen bir gözyaşı kimi zaman caddelerde, sokaklarda meydanlarda başıboşmuş gibi dolaşan hüznün de bir anlamı vardır. Sen sevgiyi de sevgisizliği de yaşamış bir kadınsın. Bunu en iyi belki de sen anlamalısın.

Aşkın içinde ne kadar derin acılara maruz kalırsak o kadar büyük bir coşku sarmalar bizi. Aşkın, acıların, korkuların üzerine coşkuyla gitmek belki de bize, varoluşumuzun devamlılığını onaylıyordur.

Sedef birden bire:

“O halde neden ölmek ister insan?” diye sordu.

Aniden gelen bu soruyla Kerem ve Sedef’in arasında buz gibi bir rüzgâr esti. Birden, derin bir sessizlik oldu. Günlerdir, haftalardır belki de aylar hatta yıllardır, Sedef’in bilinçaltında yatan, uyuyan bir canavar mı uyanmıştı bu terapilerin ardından?

Herkesin kendine ait bir karanlığı vardır bu hayatta. Doğru olan, kişinin bu karanlığının hep öyle kalması mıdır yoksa o karanlıkta kalanları, ışığı yakıp uyandırmak mı gerekir? Bu terapiler, Sedef’in karanlığına mı dokunmuştu yoksa? Peki dokunmak iyi mi olmuştu kötü mü?

Kerem, karanlığı azaltmanın ne denli önemli olduğunu çok iyi biliyordu. Biliyordu ki her karanlık, siz azaltmasanız da sizden bağımsız olarak zaten azalır. Bu, karşınızdaki kişi ile sizin aranızdadır. Bakmasını bilen insanlarla bir aradaysanız, sizin karanlığınızı aydınlatmak için bakan kişiler, zaten görür; çünkü sizinleyken sizin karanlığınıza gözü alışmıştır zaten.

Şimdi Kerem, tam da o noktadan bakıyordu Sedef’in hayatına. Daha önceleri de bu tür hastaları olmuştu. Ama yüreğine sadece, karanlığını göremediği tek, yalnızca tek bir hastası ile yaşadıkları prangalanmıştı. Bir yenisine daha müsaade edemezdi. Etmemeliydi…

Yaratan’a içinden yalvardı. “Sen yanlış bir şey söylemekten beni koru, doğru yola sevk et beni Allah’ım.” Bu mesleğin en zor yanlarından biri de belki buydu. Her insanın ayrı bir dünyası vardı ve o dünyadaki doğru noktayı bulup temas etmek, hata yapmamak gerekiyordu. Bunun ne kitabı, ne bilimi ne tıbbı vardı. Sadece doğru yerde, doğru zamanda doğru noktaya dokunabilmekti esas olan. Kısa bir süre yaşanan bu iç konuşma esnasında odada yine bir sessizlik oldu. Kerem’in yakarışı yüzüne yansımamıştı, Sedef’e o soğukkanlı duruşuyla bakıyordu. Şimdi söyleyeceği her sözcüğün çok kıymetli olduğunu bilerek tane tane konuşma zamanıydı.

“Bu cevaplanması çok zor bir soru Sedef. Bu soruyu sormak istediğin başka kimse oldu mu hiç hayatında?”

Sedef, yanında duran sehpanın üzerindeki kutudan bir peçete alarak dinmek bilmeyen gözyaşlarının arkasındaki karanlığa birden ışık yaktı. Bu hiç beklenmedik ve ani tepkiye belki de kendisi de şaşırarak:

“Babam…” dedi.

Bu kadar da çabuk hedefine ulaşmayı beklemeyen Kerem, Sedef’i dinlerken yakarışının karşılık bulmasından memnundu…

“Çok sormak istedim ama…”

Sedef, boğazına düğümlenen sözlerine devam edemeyerek katıla katıla ağlıyordu. İşte şimdi içi gerçekten boşalıyordu. Sanki yüzyıllardır içinde sakladığı kilitli sandık, Pandora’nın kutusu gibi birden açılmış ve içine bastırılmış kırık dökük anılar etrafa saçılmıştı.

Kerem, hiç müdahale etmedi. Sedef’in bir süre ağlayarak rahatlamasına izin verdi. Bu yaşadıkları bir kırılma noktasıydı. Yıllardır babasını aşkla, güzel anılarla yâd eden Sedef’in karanlığında sakladığı gerçeğin, onu içten içe rahatsız eden, huzursuzluklarının temel kaynağı gün ışığına çıkmıştı.

Kerem, Sedef’e bir bardak su uzattı. Etrafa saçılan anıları toplamak için acelesi yoktu. Sedef, her zamanki gibi günün son hastasıydı. O yüzden, zaman mefhumu gözetmeksizin her şeyi akışınca, rahat bırakmıştı.

Kerem, Sedef, anlatmaya başladığında onu dinliyordu. Olay, on beş yıl önce değil de sanki dün olmuş gibi anlatırken; Sedef, hıçkırıklarına, derin iç çekmelerine mani olamıyordu.

“ Bana en sevdiğim çikolatayı almış yastığımın yanına bırakmıştı. Nasır tutmuş elleriyle saçlarımı okşadığını ve beni öptüğünü çok iyi hatırlıyorum. Her zamanki gibiydi… Ben, yine oyun oynadığımızı sanıyordum. Gözlerime hapsolan uykunun derinliğinden kurtulmuş ama sığ sulardan çıkamıyormuş gibi sadece gözlerimi açamıyordum. Soğuktan tahriş olmuş ellerini hâlâ hissediyorum tenimde. Hele o nefesindeki karanfil kokusu…

Kardeşime de onun sevdiği çikolatadan bırakmış. Masanın üzerinde eski bir kâğıt parçasında anneme sevgi sözcükleriyle dolu bir mektup ve ona rahat bir yaşam sunamadığı için dizi dizi özür sözcükleri… Üzerinde de annemin en sevdiği kır çiçekleri… Sonra…”

Hıçkırıkları kesiyordu anlattıklarını. O anı yeniden yaşıyor, yatağından kalkıp babasına “Gitme!.. Dönüşü olmayan yollara bırakıp bizi gitme!…” diye haykırmak isteyen o küçük kız oluyordu.

“Gece son tuttuğu balıklar tezgâhta, cebindeki son kuruşlar mektubun yanında, hepinizi çok seviyorum…”  sözcükleri ise sanki havada asılı kalmıştı.

Gün doğarken teknesiyle o, çok sevdiği denizin enginlerine açılmış ve orada veda etmişti, hayata…

Annem, hayatının geri kalanını bize adadı. Taa ki onu ve kardeşimi trafik kazasında kaybettiğim güne kadar yasını içinde her gün yaşadı, kalan son sevgi kırıntılarını kardeşim ve bana harcadı. Ama babamdan sonra, artık hiç parlamayan ve hep o donuk bakan gözlerle baktı bize. Mutluymuş gibi davranan o kötü oyunculuğunu ne kardeşim ne ben hiç yüzüne vurmadık. Çünkü hepimiz aynı oyunu oynuyorduk birbirimize ve eminim hiçbirimiz iyi bir oyunculuk sergilemiyorduk söylemesek de.” Biraz duraksadı, sonra ekledi “Onlar, şimdi buluştular, üçü bir aradalar eminim. Bir ben kaldım burada yapayalnız.”

Aslında bugün Sarp’ın yaptıklarını anlatmaya devam edecekti ama konuşmalar onu farklı yerlere taşımıştı. Bu konu da derin bir yaraydı yüreğinde. Hatta en derini… O yüzden anlattıkça rahatlıyordu sanki. İçindeki zehri akıtıyormuş gibi. Hıçkırıkları, ağlamaları kesilmişti. Kerem bunu fırsat bilip “Sen yalnız değilsin ki;  Sevi var hayatında. Allah’ın sana en büyük lütfu. Hayat arkadaşın. Bir düşünsene o da olmasa ne yapardın? İşte asıl o zaman yalnız kalmış olurdun. Ama inan bana, hayat çok kısa. Bu hayatı Sevi için olduğu kadar kendin için de sevip yaşamalısın.”

Birden gözleri parladı Sedef’in… Kabul ediyordu; Sevi onun hayat biletiydi. Her şey onun içindi. Kendisi… Doğrusu şu anda pek dikkate almıyordu kendisini. Varlığıyla dünyaya sağladığı bir katkı olduğunu düşünmüyordu. Ama o anda düşüncesini dile getirmedi.

Kendini biraz rahatlamış hissediyordu. En azından içine yıllardır çöreklenen, kimseyle hatta en yakın arkadaşı Tuna’yla bile paylaşamadığı düşüncelerini, duygularını birisiyle paylaşmış olmak onu çok rahatlatmıştı. Kerem’in tavsiyeleri, arkadan yükselen ney sesi bir merhem gibi yaralarını sarmıştı.

“Bugünlük burada bitirelim istersen Sedef. Çok yoruldun ama çok iyiydin bugün. Hani sana içini boşaltmazsan yeniden doldurmak için yerin olmaz demiştim ya.  İşte bugün çok yer açtın kendine. İnan bana.”

“Bu yeşil koltukta bir keramet var Kerem Bey.” dedi ağlamaktan şişmiş göz kapaklarının altından bakan, gözyaşının verdiği buğudan rengi seçilemeyen gözlerini kırpıştırarak. Oraya oturunca başka bir kadın oluyorum, oradan kalkınca başka… Bu nasıl oluyor anlamıyorum ama.”

“Sen güçlü bir kadınsın Sedef. Koltuğun kerameti değil bu. Senin, güçlü durma azminin dizginlerini, burada serbest bırakma isteğinle alakalı bu durum tamamen. Seni ilk gördüğümde neşeli görünmeye çalışan ama özünde durgun olan kadını hissettiğim için askıda terapim var demek geldi içimden. Bazen, insanların içinde kopan fırtınalar beni içine çeker. İşte sen de o insanlardan birisin. Rahat ol, aşacaksın bu sıkıntıları. Ve inan bana Sevi ile çok mutlu bir hayatınız olacak. Hatta aradığın aşkı bulacaksın, inan buna. Ama gerçekten inan…”

Büronun kapısında ayaküstü yapılan bu sohbet bile Sedef’e kendini iyi hissettirmişti. Minnettar bakışlarla oradan ayrılırken hava çoktan kararmaya başlamıştı. Issızlığın hüznü çökmüştü günün üzerine.

-22-

Ay doğmuyorsa yüzüne, güneş vurmuyorsa pencerene;

kabahati ne güneşte ne de ay da ara.

Gözlerindeki perdeyi arala.

                                                               Mevlana

 

Kerem, herkes gidince, her seferinde kendi inzivasına çekiliyordu. Önce ruhunu, dinlendirmek için neyiyle hasbihâl ediyordu sonra kendi gerçekleri ile… Aydınlatamadığı karanlık noktaya yoğunlaşıp karanlığın kaynağına inmek istiyordu. “Terzi kendi söküğünü dikemezmiş.” sözü sahiden de doğruymuş diye geçirdi içinden.

Kerem, o akşam, arşiv olarak kullandığı küçük odaya girdi. Bu, rüyalarında intihar eden ya da ettiğini düşündüğü “Bana yardım et!” diye yalvaran adam ya da adamlar kimdi? Hafızasını ne kadar zorlasa da gri hücrelerin kıvrımlarına sıkışıp kalan o yüzü bir türlü hatırlayamıyordu. Eski hocalarından kalma bir alışkanlıkla bilgisayarına depoladığı tüm hasta kayıtlarını, dosyalayarak da saklıyordu. Olur da bilgisayarına bir şey olursa, onca bilgiyi yitirmeyi göze alamazdı. Biraz, hassas kişiliğiyle de alakalı bir durum olsa gerekti bu. Bu devirde hâlâ böyle arşiv tutuyor olduğuna söylese, belki de kimse inanmazdı.

Çatı katında, tavan arası diyebileceği bir yerde dosya dolaplarına alfabetik olarak yerleştirdiği bu evrakları incelemek uzun zaman alacak da olsa, artık bir yerden başlaması gerekiyordu. Yoksa bu kâbuslardan kurtulamayacak, benliğini azat edemeyecekti yaşadıklarından.

Dosyaları karıştırmaya başladığında her dosyada ayrı ayrı saklanan derin konuları düşündü. Bu dosyaların her biri, ruhuna dokunulan bir yaşam demekti. Şimdi bu öyküler, bir film şeridindeki kareler gibi canlanıyordu zihninde.  Her seans sonrası tuttuğu uzun uzun notlar ve ses kayıtlarını içeren CD’ler itinayla eklenmişti dosyalara. Her biri kendi mahremiyetinin gizli mührüyle damgalanarak kapatılmış yüzlerce hikâye.

Yanında getirdiği tabletten; intihara teşebbüs vakalarını, depresif, şizofrenik vakaların kayıtlarını bulmaya çalışıyordu bir taraftan.

Etrafının yalnızca dosya dolapları ile çevrili olduğu bu odada, yerde bulunan kilimden başka bir şey olmadığı için Kerem de yere oturmuştu. Kaygıyla boncuk boncuk terleyen alnını sildi elinin tersiyle. Siyah t-shirtünün sırtı da bu terden nasibini almıştı. Penceresi bile olmayan bu loş odada havasızlıktan olsa gerek, çok terliyordu. Sonra birden bir şimşek çaktı beyninde.  Zihninin derinliklerine gömdüğü, mesleğin ilk yıllarında yaşadığı, o ilk ve tek intihar vakası geldi aklına. Uzun yıllar suçluluk psikolojisiyle yanıp tutuştuğu o talihsiz vaka. Tabii ya, neden bunu daha önce hatırlayamamıştı ki? Nasıl silmişse zihni o zaman yaşananları, bir daha gözlerinin önüne getirmiyordu ya da getirmek istemiyordu.

Ama bilinçaltı yine de rahat bırakmıyordu onu. Geceleri ardından koşan bu kâbus! Bu kâbus, o adam mıydı? Peki, yıllar sonra ne istiyordu şimdi Kerem’den. Neden onca zaman gizlendiği dehlizden çıkmış, rahatsızlık veriyordu Kerem’e. Ve neden şimdi?

Adamın adını hatırlamak için zorladı zihnini. Yıllar önce beynine kazınan o ismi, şimdi hatırlayamaması da çok enteresandı. O çok güvendiği, herkese yardım eden, hiçbir şeyi unutmayan, unutturmayan hafızası, şimdi onunla dalga geçiyor gibiydi.

Adamın yüzünü hatırlamaya çalıştı… Yok, o da silinmişti. Sanki birisi gelmiş ve hafızasındaki o arşivden o dosyayı alıp gitmişti. En zor olan da insanın kendi bilinçaltı ile yaptığı mücadeleydi. Ve en kötüsü de her şeyi bilip de müdahale edememekti.

Adamın adını hatırlasa, elindeki tabletten hemen bulacaktı dosyasını. Hayal meyal hatırlıyordu siluetini. Gençti, her ikisi de. Adam, ölümü o gece pencereden içeri aldığını anlatmıştı. Ölümün, soğuk elleriyle onun elini tuttuğunu ama yanan bedenine iyi geldiğini anlatmıştı Kerem’e. Camın buzdan ve incecik olduğunu anlatmıştı sonra. Aklını, zihnini, bedenini,  hatta mantığını koruyamadığını her şeyiyle ona teslim olduğunu anlatmıştı. Hayatın aslında anlamsız olduğundan bahsetmişti. Peşinde sanki birileri varmış ve onu kovalıyorlarmış gibi hissettiğinden artık kaçmaktan da yorulduğundan bahsetmişti.

“Yardım edin bana Kerem Bey. Şimdi ne yapmalıyım?  Çok korkuyorum…”

Aşırı zeki ama yoksul biriydi. Muhteşem bilimsel çalışmalara imza atacak zekâya sahipti. Kerem’in onun için her daim askıda terapisi olduğunu bilerek biraz da yaşlı babasının zoruyla yardım umuyordu ondan. Ama bir taraftan da kendisine aslında kimsenin yardım edemeyeceğini düşünüyordu. Evrenin sonsuzluğunda kaybolmak istediğini söylüyordu. Evet evet, Kerem, yavaş yavaş hatırlıyordu olanları. Ona geldiğinde kontrolden çıkmış gece rüyalarının yanı sıra gündüz düşleri görmeye başladığından bahsetmişti.

Kerem de henüz mesleğinin ilk yıllarında çok genç ve çok tecrübesiz bir terapistti. Yolun o kadar başındaydı ki… Tedavi için adama bazı ilaçlar yazmıştı. Çözüm olabilecek nitelikte, etkili ilaçlar… Ama onun yanında seanslara gelip dışarda bekleyen,  tek varlığı, yaşlı babasını bile ilaçları düzenli alması gerektiği hususunda uyarmamıştı. Bir kliniğe yatırmak için teşebbüste bulunmamıştı. Oysa genç adamın anlattıkları, onun apaçık ölüme yürüdüğünün bir göstergesiydi. Kerem, ilaçlarla onun hastalığını bu amansız düşleri kontrol altında tutabileceğini düşünmüştü.

Ama genç adamın ilaçları içmeyeceğini hesaba katamamıştı.

Onun zekâsında birinin intihar edebileceğini tasavvur edememişti.  İşte o zaman, hayattaki en pahalı şeyin tecrübe olduğunu anlamıştı. Çünkü kazanmak için, kaybetmişti.

Oysa Fuat en son Kerem’le konuşmuş bütün ipuçlarını ona vermişti. Ona, ölümü kendisine ne kadar yakın hissettiğini anlatmıştı. Yaşamın ona acı verdiğinden, ölümün tüm sorunlarına çare olacağından bahsetmişti. Hatta artık onu kovalayan adamların, peşinden gelemeyeceklerini, buna cesaretleri olmadığını düşündüğünü söylemiş, Kerem’in yüzüne manasız,  boş bir gülümsemeyle bakmıştı.

O soğuk tebessümü hatırlayınca taş kesti Kerem’in yüreği. “Şimdiki aklım olsa…” dedi içinden. Ama geçmişte kalan bu olay için yeniden yorum yapmanın manasız olduğunu düşünerek zihnini susturdu.

“Basiretim bağlanmış o gün! Allah’ım ben ne yapmışım?!” Kerem, gittikçe daha çok şey hatırlıyordu. Genç adamın solgun, kireç gibi beyaz yüzü, kısacık sarı saçları ve donuk gri gözleri geldi gözlerinin önüne. Ürperdi.

Genç adamın, kemikleri dışarıdan sayılacak kadar zayıf bedenini hatırladı. Geniş çerçeveli siyah gözlüklerinin yüzünde emanet gibi durduğunu düşündüğünü de… Birkaç seanstan sonra zaten takmamıştı. Kerem, birden heyecanla oturduğu yerden fırladı. Artık emindi.

“Fuat!… Fuat!…” adı “Fuat”tı.

Rüyalarında beni kurtar diyen adam, oydu.

Heyecanla “F” harfinin olduğu çekmeceyi açtı ve “Fuat” isimli hastaların dosyalarını çıkarttı. Çok yoktu zaten. Birkaç dosya. Ve hemen tanıdı resminden. Evet, bu adam, rüyalarında onun peşini bırakmayan adamdı.

Ta kendisi!!!

-23-

Eden kendisine eder. Yapan bulur ve çeker.

Unutma ki kazanmak koca bir ömür ister,

Kaybetmek içinse bir anlık gaflet yeter.

                                                                                                                                                            Mevlana

Bartu, bu adamların peşine, en yakın arkadaşı Adnan’ın arabasının çalınıp bir daha bulunamamasının ardından düşmüştü. Önce tamamen kişisel bir olay olarak başlayan bu araştırmanın boyutu her geçen gün büyüyor ve iş Bartu’nun boyunu aşacak gibi görünüyordu. Zaten hem Antalya polisi hem Bartu peşindeydi şimdi Adnan’ın arabasını çalan adamların. Bartu, Antalya polisi ne durumda tam olarak bilemese de kendisinin hırsızlara her geçen gün bir adım daha yaklaştığını hissediyordu.

Üstelik Bartu, bir arabanın peşinden koşarken topladığı bilgilere baktığında aslında basit bir hırsızlık peşinde değil de koca bir haberin peşinde olduğunu fark edince, çalıştığı gazetenin sahibinden bu konuyu özel haber mahiyetinde çalışmak için izin istemiş ve onay almıştı. O yüzden şimdi işin takibi konusunda daha rahat hareket edebiliyordu.

Sabahın erken saatinde, daha gün ışımadan otelden çıktı Bartu. Ela’ya, çok erken çıkması gerektiğini akşam konuşurlarken söylemişti. Zaten Ela da bütün gün, otelin toplantı salonunda başlayacak olan seminere katılacaktı. O yüzden ertesi akşam görüşmek üzere sözleşerek çekilmişlerdi odalarına.

Ela, sabah sekiz buçuk sularında Alpay Bey’den gelen “Günaydın!” mesajıyla gözlerini açtı.

“Bu da ne şimdi?” dedi kendi kendine. “Bu adamın bana mesaj atmaktan başka işi gücü yok mu?” diye geçirdi içinden. Belki bir önceki gün arayıp da ulaşamadığı zaman takındığı sert tavır için özür mahiyetinde bir günaydındı bu! Abartmaya gerek yoktu. O da cevaben “Günaydın Alpay Bey.” diye yazdı.

Kalkıp duşunu aldı. Hazırlandı. Alışveriş yapması için anlaşmalı mağazalardan yaptığı son moda kıyafetlerle doldurduğu bavulundan dolabına astığı hardal rengi sade ama şık elbiseyi, üzerine giydiği yeşil ceketle tamamlayarak makyajını yaptı. Yeşil çanta ve topuklu ayakkabılarla kombin yaparak, güzel bir topuzla bitirdi hazırlığını. Kahvaltı salonuna girerken bütün gözlerin süzdüğü harikulade görüntüsüyle çoktan oteldekilerin de dikkatlerini üzerine çekmişti. Oysa bu durumdan hiç hoşlanmıyordu.

Hafif bir kahvaltı ve üzerine içtiği sade sabah kahvesinin ardından saat ona doğru toplantı salonundaki yerini aldı. Salona diğer illerden gelen insanlarla tanıştı. Büyük bir organizasyondu ve diğer illerde bulunan tüm şubelerin müdürleri oradaydı. Ama Ela, genel müdürlüğü temsilen orada olduğu için en ön sırada oturuyordu. Her gelen personel, genel müdürlükteki bu gizemli ve etkileyici kadınla tanışıp, tokalaşıp kendini takdim edip yerine öyle oturuyordu. Artık bu seremoniden iyice sıkılan Ela, bir an önce toplantının başlamasını diledi içinden ki tam da o anda moderatör sahnedeki yerini alıp toplantıyı başlattı.

Toplantıya, öğlen saati yemek molası verildikten sonra, akşam beşe kadar devam edildi. Tüm konuşulanlar kameralar aracılığıyla kayıt altına alınıyor ve kaydın bir sureti de Alpay Bey’e rapor olarak sunuluyordu.

Bunun bilincinde olan herkes, eksiksiz katılıp toplantının sonuna kadar bekliyordu. Bir hafta süresince, belgelerini almak için, zaten düzenli katılıp imza atmaları gerekiyordu.

Öğlen arası, cep telefonu çaldığında, Bartu’nun aradığını düşünerek telefonunu çantasından çıkardı. Arayanın Bartu değil de yine Alpay Bey olduğunu görünce, isteksizce açtı telefonu.

“Alo, buyurun Alpay Bey!”

“Nasılsınız Ela Hanım? Nasıl gidiyor, toplantı faydalı oluyor mu?”

“Teşekkür ederim Alpay Bey iyiyim. Siz nasılsınız? Daha çok başındayız tabii, bir şey söyleyebilmek için çok erken. Ama diğer illerden gelen arkadaşlarla tanıştık. Güzel başladı, umarım güzel biter.”

“Ben, merak ettim sizi. Umarım sıkılmıyorsunuzdur.”

“Hayır, sıkılmıyorum teşekkür ederim Alpay Bey.” Sanki sıkılsa bir şey değişecekmiş gibi, sinirle kafasını salladı Ela. Allah’tan yanında değildi de görmüyordu bu tepkili hareketlerini.

Alpay Bey de gergindi aslında; sanki Ela’nın ağzından Bartu’nun da orada olduğunu duymak istiyordu. Ama Ela, hiçbir şey söylemedi. Özel hayatı, işini aksatmadığı sürece kendisine aitti. Bunun hesabını kimseye vermek zorunda da değildi. Kimsenin de bir şey demeye de hakkı yoktu.

Alpay Bey, gereksiz bir biçimde lafı uzatıp dururken Ela,“ Müsaade ederseniz yemeğimi yiyip toplantının öğleden sonraki kısmına yetişeceğim Alpay Bey.” dedi nazikçe. Ve bunun üzerine telefonu kapattılar.

Bartu, o sıralarda İskitler’deki eski sanayi bölgesinde tebdili kıyafet iş yerlerini dolaşmaya başladı. Daha önceden adlarını öğrendiği Mahmut ve Haydar isimli kişilerin peşindeydi. Aldığı istihbarata göre bu ikisi Antalya’da çaldıkları arabaları, Ankara’ya sahte plakalarla getirip parçalıyor ve İstanbul’da satıyorlardı. Muhtemelen Adnan’ın arabasını da onlar çalmıştı.

Polisin de izini sürdüğü bu ikilinin ortağı olan şebekenin diğer mensupları, İskitler’de bir tamirhanede gizlice bu işi yapıyordu.

Otelden çıktıktan sonra eski püskü kıyafetler, yırtık bir deri mont eski bir kot giyip kasket takan Bartu’yu tanımak artık mümkün değildi. Kirli sakalı uzun saçları kasketin altından taşarken, sanayinin dışında kapalı bir otoparka park ettiği jeepinin anahtarlarını da sakladıktan sonra yürüyerek, iş arayan gariban bir adam rolüyle Mahmut ve Haydar’ın tamirhanesini bulmak üzere dükkân dükkân dolaşmaya başladı.

Bir taraftan bir zamanların en hareketli en kalabalık sanayi bölgesinin eskiyen, soğuk yüzünü izlerken bir taraftan da “Kim bilir eskiden nasıldı bu dükkânlar?” diye geçirdi içinden. Kırık dökük camlı izbe dükkânların önünden geçerken, inşaat artıklarının tepeleme yığıldığı caddede, tökezledi birden.  Yerlerde parça pinçik cam şişeler, kâğıtlar, gazeteler…  Sanki çöp kovası diye bir şey icat edilmemiş, yerler, çöp kovası olarak ilan edilmişti bu semtte. Sağlı sollu dükkân olan, bu hafif eğimli, dar tamirciler caddesinde bir şeylere takılıp düşmemek için dikkatli yürümek gerekiyordu.

Eski püskü arabalar vardı tamirhanelerin önünde. Ortada ara sıra görünen işçiler de tıpkı Bartu gibi eski giysiler içindeydi. Çalışırken kirden kararan kıyafetlerinin üzerinde, tamirci vazelini de denilen gres yağı izleri dikkat çekiyordu.

O anda aklında kırk tilki dolaşan Bartu’nun zihni, gres yağı kelimesini düşününce üniversite yıllarına götürdü onu. Gemi makineleri bölümünde okuyan bir arkadaşı bir keresinde Rusya’ya ya da Rusya gibi soğuk ülkelere giderken denizcilerin üşümemek,  sıcak kalabilmek için vücutlarına gres yağı sürdüklerinden bahsetmişti. O zamana kadar sadece araba tamircilerinin kullandığını bildiği bu yağın kim bilir daha ne çok işe yaradığını düşündü.

Aklında alakalı alakasız bin bir konu yürürken sık sık tamirhanelerden içeri girip aradığı adamların adını da sormayı ihmal etmiyordu.

Her girdiği tamirhanede onlardan birinin adını soruyor ve aldığı cevaba göre yoluna devam ediyordu. Nihayet bir tamirci “ Ne yapacaksın sen Mahmut’u? Kim gönderdi seni buraya? ” diye sorunca doğru yolda olduğunu anladı.

Perişan halde, Antalya’nın Kozan köyünden geldiğini söyleyerek “ Hemşeriyiz biz…” diyebildi sadece.

“Bizim köyde bi Mustafa emmi va ya o gönderdi beni buracıklara. Ekmek parası, n’olur bi yardım etsen. Ne iş olsa yaparım ha… Mustafa Emmi dedi ki, Mamut bizim köylüdür. Git ona selamımı süyle seni çalıştırıvesin yanında dedi. Ben onun yalancısıyım valla. Yoksa tanımam Mamut falan. Yanlış bi şey dedisem  gusura galma sen agam.”

Adam, bu yalvar yakar biraz da karşısındakinden ürkmüş garibanın konuşmasından etkilenmiş olsa gerek inanıverdi Bartu’ya. Sahiden de Mustafa adında bir amcası da vardı zaten. Döndü:

“Adın ne senin?…”

“Hasan”

“ Peki Hasan, ne iş gelir bakalım senin elinden?”

“Sen ne desen yaparım ben. Her bi işi yaparım.”

“Tornavida tutar mı senin bu elin? Sök tak işi yapabilir misin?”

“Tabi yaparım. Daha önce de çalıştım usta yanında ben. Tam galfa olacadım…” derken lafını kesti Mahmut.

“Peki o zaman bi deneyelim seni bakalım ne kadar yapabiliyorsun?” Boğazında düğümlenmiş hırıltılı ses tonuyla “Şurda asılı bi tulum var, duvarda. Onu geçir üstüne sonra gel benimle.” dedi.

Üstündeki kot pantolonu tutan lastikli askılar ve yeşil oduncu gömleği, kırlaşmış kıvırcık saçları,  sigara içmekten sararmış dişleri, göz yuvalarının içine kaçmış siyah gözlerini çevreleyen mor halkalar arasında, fel fecir okuyan bakışlarını sezmek pek zor olmasa gerekti. Tombul bir yüzün ortasına dizilmiş bu duyu organları, çizgi romanlarda yer alan kötü adam tasviri bir tipti tam olarak.

İşte şimdi tamamdı. Hazinenin kaynağına doğru yola çıkıyorlardı. Bu iş düşündüğünden de kolay olmuştu. Kısa boyu yuvarlak bedeni ile adam yuvarlanırcasına merdivenlerden aşağı iniyor, yürürken de bir gözüyle Bartu’yu yani Hasan’ı süzüyordu.

Bartu’nun yaptığı bu saf köylü numarasını, uydurduğu ismi adam yutmuştu. Hem de öyle böyle değil. Bartu bu rolle OSCAR’a bile aday gösterilebilirdi.

“Sır tutmayı bilir misin peki?”

“ Tabi agam. Bilisin bizim orda söz namustur. Söz ağızdan bi gerecik çıkar. O gadar…”

“Tamam, o zaman, bu seni götüreceğim yerden kimseye bahsetmek yok oldu mu? Sen ve ben bileceğiz sadece. Sorana tamirhanede çalışıyom dersin olur biter. Tamam mı?

“Tamam agam…”

Nerden, nasıl olduğu anlaşılmayan labirent gibi bir yerden, alt katta izbe, karanlık bir mekana indiler. İlk girişte alelade bir tamirhane izlenimi veren bu yerin alt katı, meğer kocaman, araba mezarlığı gibi bir yermiş.

Her yanda parçalanmış arabalar ve onlarca, karınca gibi çalışan işçi. Şimdi iş, adamların dikkatini çekmeden genel işleyişi ve bağlantı noktalarını tespit edebilmekteydi. Aldığı istihbaratın doğruluğuna çok sevinmişti. Çünkü alınan yanlış ihbarlar işleyişin aksamasına sebep oluyordu çoğu zaman. Şimdi sadece, hiç şüphe uyandırmadan çalışmalıydı orada.

Adam:

“Burada eski arabaları tamir ediyoz. İşe yaramayan arabaların sağlam parçalarını ayrıştırıyoz. Yukarıda tamire gelen arabalarda kullanıyoz.”

Sonra orda çalışanlardan birine seslendi.

“Aliii… Sana teslim. Bak bakalım işe yarar mı?!”

“Tamam ustam!”

Sonra dönüp bu iri kıyım adamı tepeden tırnağa süzerek “Adın neydi senin?” diye sordu. Bartu, saf köylü numarasını sürdürmeye devam ederek:

“Hasan…” dedi. Sorulana cevap vermekten öte konuşmayan gariban Hasan, Ali Ustayı da kaydetti beynine. Onu aptal yerine koyarak anlatılanları da.

Gün boyu kendisinden istenen, söylenen her şeyi eksiksiz yapan Bartu, kendini kabul ettirip geçer not alabilmek için uzun zamandır hiç harcamadığı kadar güç harcıyordu şimdi.

Akşam olduğunda, Ali Usta yanına çağırarak “Gel bakalım Hasan. Sen dürüst ve çalışkan bir adama benziyosun. Sevdim seni. Bizimle çalışabileceni ustaya söylicem. Hadi şimdi git bakalım. Yarın sabah sekizde burda ol.”

Bartu,  süklüm püklüm çıktı iş yerinden. Arabasını Ulus’ta kapalı bir otoparka bırakmıştı. Havanın iyice kararmasını bekledi. O saate kadar İskitler’deki iş yerlerinin arasında dikkat çekmemek için oyalandı. Kimi dükkânlarını kapatıyordu, kimi ise kapatıp gitmişti çoktan. Bu izbe yer, bir zamanların en etkili sanayi bölgesiydi diye geçirdi içinden. Ayaklarını yerdeki küçük taşlara vurarak, elleri ceplerinde ilerlerken bir taraftan da etrafı inceliyordu. Hava da yavaş yavaş soğumaya başlamıştı. Kalın deri montunun fermuarını çekti boğazına kadar. Etrafta kimsenin kalmadığına kanaat getirdiği anda hızlandırdı adımlarını ve arabasını park ettiği otoparkın bulunduğu sokağa doğru yürüdü.

Otele geldiğinde kıyafetlerini değişmiş bagaja koymuştu çoktan. Elini yüzünü yıkadığı benzincide adamlar telaşlanmış, böyle pahalı bir jeepten inen, bu iyi giyimli adamın eline yüzüne ne olduğunu merak etmişlerdi ama kimse bir şey soramamıştı.

Bartu, odasına çıktığında ilk işi, güzel bir duş almak oldu. Sonra bilgisayarının başına oturup o gün tamirhanede gözlemlediği her şeyi en ince ayrıntısına kadar unutmadan yazdı. Ela’yı arayıp bir saat sonrası için randevulaştı. Hemen peşinden Antalya Polisi Oto Hırsızlık Masası’ndan arkadaşı Komiser Salih’i aradı.

“Salih, galiba çok yaklaştık. Adnan’ın arabasını göremedim ama sanırım bu işin tam merkezini buldum. O fare var ya o fare… Geri geleyim ona teşekkürüm çok muhteşem olacak. Beni işin tam merkezine yönlendirmiş herif.”

“Sahi mi?! Neler buldun, anlatsana …”

“İnanmayacaksın ama arabaları *change ettikleri yerde işe başladım!”

“Nasıl yani???”

“Ya tebdili kıyafet gittim. Köylü Mehmet Ağa gibi… İş arıyor ayağıyla işe başladım. Şaka maka, işsiz kalsam ekmeğimi taştan çıkarırmışım evvel Allah… Adamlar çok beğendi çalışmamı!” Bunu derken bir kahkaha patlattı Bartu. Kendisiyle gurur duyan tavrını telefonun ucundaki Salih Komiser görmüyordu ne yazık. “Ama burdan sonrası beni aşar abi ya… Tek başıma bunların içinde fazla barınamam. Bana destek lazım. Var mı Ankara Emniyeti’nde güvenebileceğimiz biri? ”

Salih Komiser yılların asayişçisiydi. Oto Hırsızlık Masası denildiğinde onu tanımayan hırsız da polis de yoktu. Adının geçtiği yerde fırtınalar eserdi. Gençlik yıllarında, ensesine çökmediği hırsız kalmamıştı. O yüzden, fare diye adlandırdıkları hırsızlar, onun adından bile korkarlardı.

Salih Komiser, durdu düşündü. Aklına bir isim gelmişti. Bunca yıl, değirmende ağartmamıştı bu saçları.

“ Sen kapat telefonu. Ben sana birazdan dönerim.” dedi.

Ela, gün boyu yorulmuştu. Ama çok iyi arkadaşlar edinmişti. Akşam yemeğini toplantıya katılanlarla yedi. Bartu’nun gecikeceğini biliyordu. Bir saat sonra buluşmaya karar verdiklerinde arkadaşlarıyla yediği yemeğin sonuna gelmişlerdi.

İlginç sohbetler ediliyordu masada. Aralarında yıllardır Ant Otomotiv’e çalışan personeller de vardı. Onların anlattıkları birbirinden enteresan anılara zaman zaman gülüyor zaman zaman ilgiyle dinliyorlardı onları. Bazen Ela, genel müdürlükten geldiği için ondan çekinip bazı konuları atladıkları da oluyordu tabii. Ama Ela’yı tanıdıkça ona güveniyorlardı da.

Ela, saatine baktı. Yarım saat sonra buluşacaklardı Bartu’yla. Müsaade istedi arkadaşlarından.

Sabahleyin görüşmek üzere ayrıldı, odasına çıktı. Yolda telefonuna bir mesaj daha geldi

“ Benim güzel pazarlama müdürüm bu akşam nasıl? Umarım her şey yolundadır!”

Ela, çok iyi tanımadığı Alpay Bey’den böyle mesajlar almaktan rahatsız olduğu halde, bu mesajları isteksizce de olsa cevaplamak zorunda hissediyordu kendini. Amacı neydi bu adamın? Evli olduğunu bilmese “Alenen, asılıyor bu adam bana.” diye düşünecekti ama böyle düşünmeyi bile yakıştıramıyordu kendine.

“Ne yapışkan bir adam!” diye geçirdi içinden. “Yaşlı zampara!” dedi sinirle. Asansöre bindiğinde kendi kendisiyle konuşuyor, yok yok kavga ediyordu.

*change: parçalamak

Odasına çıkıp kendisine çeki düzen veren Ela, Bartu’ya bu sinirini hissettirmemek için konuyu bir süreliğine de olsa unutmaya çalışarak buluşma için hazırlandı. Alpay Beyin şu mesajlarını Bartu görse ! Bu sevecen adamın, sinirlendiği zaman aldığı hali düşünmek bile istemiyordu. Hemen telefonundan gelen mesajları da sildi. Gerçi Bartu’nun onun özel eşyalarını karıştırmak gibi bir huyu yoktu ama yine de olsun. Tedbir, tedbirdir!

Stresli ve yoğun bir günün ardından, iki sevgili, çok keyifli bir akşam geçirdi. İş hayatının aksine sevdiğiyle birlikteyken acayip neşeli ve şakacı hale dönüşen Bartu’yu farklı iki zamanda ve yerde gören kişiler onu tanımakta güçlük çekebilirlerdi. Zaten birlikteyken, iki sevgili için zaman duruyordu. Aşklarını kıskanan akrep ve yelkovan her zaman sinsi bir kovalamacanın sonunda, gecenin son vuruşunu yapıyordu.

Öyle farklı konuları tartışabiliyorlardı ki birlikteyken, sözcükler, sürrealist bir ressamın tuvaline muhteşem tablolar olarak doğuyordu bu sohbette. Her ikisi de gün boyu yaşadıkları tüm olumsuzluklardan, yorgunluktan azade, sevgi ve muhabbetle mümkün olduğunca sohbetlerine iş konularını dâhil etmeksizin geçirmek istedi. Bu, uzun zamandır bekleyip de yakalamak istedikleri fırsattı onlar için. Yoğun çalışma tempolarından çalabildikleri akşam vakti, onlar için bulunmaz bir fırsattı.

Ela “Hatırlıyor musun aşkım?” dedi “ Okuldayken bütün ders aralarında bile buluşurduk seninle. “

“Hatırlamaz olur muyum? Dersler geçmek bilmezdi. Sık sık saate bakardım bitse de seninle buluşsak diye. Hatta o zamanlar part time çalıştığım gazeteye giderken bile seni yanımda götürürdüm. Adamlar bile alışmıştı senin varlığına. Gelmediğin günler seninki nerede diye soruyorlardı?”

“Ne güzel günlermiş onlar meğer. Hayat çok kolaymış o zaman. Şimdi çok daha iyi anlıyorum o yılların kıymetini. Ama sen o yılların armağanısın bana. Benim için o zamanları en değerli kılan şey bu olsa gerek.” dedi gülümseyerek. Saatine baktı “ Oooo çok geç olmuş.” Ela, birbirlerine kavuşup yuvalarını kurabilecekleri güne özlemle:

“Şu seminerler, çalışmalar bir bitsin, bir an önce Antalya’daki şubeye geçmek istiyorum. Toplantıda Antalya Şubeden de arkadaşlarla tanıştım. Çok tatlı insanlar. Sanırım benim için İstanbul’dan daha iyi olacak.”

Sevgiyle Ela’nın gözlerine bakan Bartu, Ela’nın masanın üzerinde duran ellerini avuçlarının arasına alarak:

“İnşallah canım…” dedi. “Ben de çok istiyorum seni hep yanımda görmeyi. Eve geldiğimde karşımda seni bulmayı…” Bunları söylerken bile Komiser Salih’ten gelecek aramadaydı aklı. En romantik anında bile iş düşünmeden yapamıyordu işte. Şu işi bir çözümleseler rahat edecekti. Bu, Bartu’nun huyuydu. Bir işi bitirmeden, yarımken hiçbir zaman rahat hissedemiyordu.

Ela ise Alpay Bey’den gelebilecek abuk subuk bir mesaja karşın tedirgin oturuyordu masada. Hatta çantasından çıkartmadığı telefonunu, sessiz konuma bile getirmişti. Bartu’yu kışkırtmamak için Alpay Bey’e dair hissettiği olumsuz düşüncelerden bahsetmek istemiyordu. En azından, Antalya’daki şubeye geçiş yapana kadar böyle idare etmesi gerektiğini düşünüyordu. Bu işe ihtiyacı vardı. Bu adamın patavatsızlıkları yüzünden böyle güzel bir işten ayrılmak büyük bir talihsizlik olurdu.

Gece uzundu ama ertesi sabah her ikisi de yoğun bir güne başlayacaklardı. Ela, odasına çıkmak istediği sırada Bartu’nun cep telefonu çaldı. Bartu, nezaketle Ela’ya odasına kadar eşlik etti. Arayan Komiser Salih’ti…

 

-24-

Ey Gönül! Sevdiğini hiç gitmeyecekmiş gibi seversen,

gittiğinde de hep gelecekmiş gibi beklersin.

                                                                        Mevlana

Başını kaldırdı Sedef, önce ayı, yıldızları sonra da güneşi gördü. Hepsi doğudan doğuyor, batıdan batıyordu. “Doğmak ve batmak…” dedi büronun ziline dokunurken. Onlar da doğuyor ve batıyordu. Bu semavî işaretler, gök cisimleri oldukları halde, hepsinin de bir süresi vardı.

İçeri girdiğinde, Kerem onu bekliyordu.

“Bugün çok daha iyi görünüyorsun Sedef… Hoş geldin! Neler yaptın görüşmeyeli?”

Biraz dalgındı bu akşam.  Hissettirmek istemedi ama gülümsemekle yetindi sadece. Oysa Kerem’e geldiği günler, onun en mutlu olduğu günlerdi. Sonra toparlandı. O dalgınlıktan sıyrılıp:

“İyiyim ama aklım karıştı sanırım biraz.” dedi ve devam etti: “ Sizin kapıyı açmanızı beklerken düşündüm de güneşin, ay ve yıldızların bile bir sonu vardı. O halde insanların da bir sonunun olması normal bir şey değil mi?”

Kerem, buradan, Sedef’in varmak istediği noktayı tahmin edebiliyordu. O nedenle çok seçici, tane tane ve düşünerek konuşması gerekiyordu. Öncelikle korkularının, yoğunluğuna yaşadığı hissettiği tedirginliklerinin üstesinden gelmesine yardımcı olması gerekiyordu. Harekete geçmek, umutsuzluğun en büyük ilacıydı bunu iyi biliyordu ve bu noktadan hareket etmesi gerektiğine inanıyordu. Lafı hızlıca dolaştırarak Sedef’in eline kâğıt kalem verdi ve birden ona kadar puanlayarak sıralayacağı bir korkular listesi hazırlamasını istedi ondan. En korktuğu şey on puan alacaktı.

Sedef, önce hızla bir şeyler yazdı kâğıda, sonra aynı hızla karalayarak durdu. Unuttuğu bir şeyler varmış da hatırlamaya çalışıyormuş gibi havaya, etrafına bakındı.

“Başka bir kâğıt verir misin, bu kötü oldu Kerem Bey!” dedi. Ne zor bir iş istemişti Kerem Bey kendisinden. Evet, korkuları vardı bu hayatta ama onları şiddetine göre sıralamayı hiç düşünmemişti. Ne tür bir sınavdan geçiyordu anlayamadı. Karaladığı kâğıda, önce kargacık burgacık yazılarla bir liste oluşturdu, sonra öğretmenine ödevini beğendirmek isteyen bir öğrenci edasıyla temize çekti. Tekrar Kerem’e uzattı. O an kendisini üniversite hatta lise yıllarına dönmüş gibi hisseti.

“Biliyor musun Sedef, hepimizin korkuları var bu dünyada. Bunlardan kurtulmak için de her seferinde türlü türlü yolar deniyoruz. Ama şunu hiç unutmamalıyız ki İlahî rahmet ve yardım olmaksızın aklımız bu korkularından kurtulamaz. O yüzden burada uyguladığımız tüm yöntemlerin yanı sıra sana dua etmeni de tavsiye ediyorum. Dua…

Önce inanmalısın, korkularından kurtulmanın ilk adımı, onları yeneceğine duyduğun inançla başlar.

Korkularımız, birer vesvesedir. Ve vesvese ise bir balon gibidir Üfledikçe büyür. Onu ancak sen söndürebilirsin. Umutsuz olmayacağız. Çünkü umutsuzluk; insanı kendini düzeltme, arındırma çabalarından yoksun bırakır. Biliyor musun ben bilim ve dini iç içe yorumluyorum. Çünkü dinimizle aklın yolu bir!

Allah’ın kullarına lütfu sonsuz. Her nefeste, büyük rızıklarla nimetleniyoruz. Bu, hem dünya hem ahiret için ümit var olmamıza yol açıyor. Bize düşen sadece amaca giden yolu takip ederek sebeplere sarılmaktır. Ondan sonrası da tevekkül…

Kerem, onu, diğer meslektaşlarından farklı kılan yöntemlerle hastasına çözüm ararken; bir taraftan Sedef’in manevî yanını harekete geçiriyor diğer taraftan da uygulayacağı korku sürekliliği testi ile korkularına bilimsel yollardan çözüm üretmeye çalışıyordu. Sohbetin arasında Sedef’e, isteklerini söyleyip almak istediği bilgileri de alıyordu zaten.

Kerem “Şimdi de kendini tedirgin hissetmene sebep olan on olay yazmanı istiyorum senden.” dedi.

Bu sırada işitilen ney sesi Sedef’in tüm gerginliğini alıyordu üzerinden. Sanki neyzen, neye değil de ruhuna üflüyordu derinden. Kerem, tedirginliklerini de bir kâğıda yazan Sedef’ten, bu korkuları ile tedirginliklerini eşleştirmesini istedi. Sedef, kâğıda düşünerek, yavaş yavaş yazdığı bu kelimelerin bilincinin derinlerinden ona hangi sinyalleri verdiğini fark etmeksizin yazıyordu.

“Şimdi bu eşleştirmenin gerçekleştiğini hayal et.” dedi Kerem. Sedef, gözlerini kapadı. Çok geçmeden, irkilerek açtı hemen. Ne olduğunu anlamasa da… Sonra belki de ne olduğunu tahmin ederek ikna etti Kerem yeniden Sedef’i gözlerini kapatmaya.

Sedef’in tüm mimikleri harekete geçti o an. Önce pembeleşen yanakları mütebessim bir çehreyle buluştu. Bu, anlık huzurun ardından alnı kırıştı, kaşları çatıldı, gözleri büzüştü ve yüzü bir kasnağa geçirilmiş patiska gibi gerildi ve soldu. Nefes alışları bile değişti. Aslında belki yüzlerce, binlerce kez dolaştığı o dehlizlerde bir kez daha dolaşıyordu. Arkasında Kerem’in fenerinden süzülen ışığa rağmen bu, tecrübe etmek istemediği bir oyun gibiydi. Ama ne yazık ki eğlendirmeyen bir oyun.

Gözlerini açtıktan sonra, sabırsızlanan, kontrolsüz birkaç damla yaş süzüldü yanaklarından. Bir süre hiç konuşmadan neyin sesinde yıkadı ruhunu, belki de rahatlayabilmek içindi bu teslimiyet… O uhrevî âlemden Sedef’i, Kerem’in sesi çıkardı.

Kerem, duyduğu endişeyi, yüz puan üzerinden puanlamasını istedi Sedef’ten. O an çok yüksek puanlı bir endişe tablosu zuhur etmiş olacaktı ki zihninde, ne ifade edecek bir söz ne de resim bulabildi belleğinde. Puan vereceği sayılar bile buhar olup uçmuş gibiydi.

Bir ölüm seremonisi cereyan etmişti gözlerinin önünde. O küçük kız oluvermişti babasının kollarına atılan. Çıplak ayaklarıyla billur kum tanelerinin üzerinde koşup kollarını iki yana açarak babasının boynuna doladıktan sonra yine oracıkta babasını kaybeden küçük kız. Ve sonra, kafasını çevirip ufka baktığında, fırtınanın ortasında beşik gibi sallanan boş tekneyi gördü. Çırpınıyordu. Bir el gördü, babasının eliydi belki de. Yaptığı son hamleye rağmen, kurtulamayıp denizin derinliklerinde kaybolan o eldi.

Kerem, Sedef’in gözlerinin ardındaki bu hikâyeyi az çok tahmin edebiliyordu. Hatta hissediyordu, hissedebiliyordu. Soğuk yüzüyle Sedef’in benzinde dolaşan acının ona yaşattığı her mimiği anlamlandırmış, fotoğrafını çekmişti belki de. Sedef o derinlikte, babasının, hatırında kalan son bakışıyla karşılaşmıştı. “Biz seni çok seviyoruz babacım. Başka sıkıntılar hiç umurumuzda değil. Sen yanımızda ol yeter. Ne olur bırakma bizi. Yalnız bırakıp gitme! Sensizlik en ağırı, yalvarırım terk etme, sensiz, sevgisiz bırakma bizi…” Sedef o an yalvaran bakışlarına rağmen, son çırpınışları görmüştü.  Bilincinin kararan beldelerinde, var oluş ve yok oluş düşüncesini şekillendirmişti.

Kendisini o tabloda, babasının yerine koymuştu. Birden, o deniz kenarında boynu bükük kalan Sevi’yi görmüştü. Yıllarca, gelecek diye bekleyeceği bir annesi olması fikrinin acısı, yüreğine yangın yeri misali düştü.  Bu acının anlamını en iyi bilen kişi olarak nasıl yapardı kızına böyle bir şey?

Korkularıyla yüzleşmek bu olsa gerekti. Yalnızlığın, kimsesizliğin, sevgisizliğin gölgesi düşen gözlerinde, Sevi’yi hissetmişti, öksüzlüğünün acısını görmüştü. O an, yüreğine bir bıçak saplandı, acıyla gözlerini, bir daha kapatmamacasına araladı.

 

-25-

Üzülme! Çünkü Yaradan, umudu en çaresiz anlarda yollar.

Unutma, yağmurun en şiddetlisi en kara bulutlardan çıkar.

                                                                                                                                                Mevlana                                           

Gerçeklik, ayrık otlarını temizledikten sonra, canınızı acıtsa da acıtmasa da elinizde kalandır.  Kimse istemez cehennemi görmeyi ama bazen siz gitmek istemeseniz de cehennem size gelir.

Genç, karşısında oturan adama, uzun zamandır takmadığı geniş, siyah çerçeveli gözlüğünün                     -parmağının izi halen üzerinde duran- camının arkasından donuk bakışlarla bakıyordu. Anlatıyordu, çoğu zaman da saçmalıyor gibiydi. Tarifi mümkün olmayan duygularla, yetişkinlik dönemine giriş bunalımının tehlikeli dönemeçlerine evrilen hayatındaki geçişleri anlamakta güçlük çekse de, dili döndüğünce kendini ve hayatı sorguluyordu.

O kadar birbirinden bağımsız, alakasız ve kesik cümleler art arda gelince anlamak ya da anlamlandırmak da bir o kadar zor oluyordu Kerem için. Üniversitedeyken hocaları, bu tip hastalarla karşılaşacaklarından sıklıkla bahsetmiş olsalar da, dikkate almayıp geçen, öğrenci psikolojisinden mi yoksa böyle hastaların kendisini bulmayacağı düşüncesinden mi bilinmez, adını koyamadığı sebeplerden şimdi çaresiz hissediyordu kendisini. Yine de toparlanarak:

Kerem “Seni çok iyi anlıyorum Fuat.” dedi. Yutkundu, sanki uzatmalarda gol yemek istemeyen bir futbolcu edasıyla top çeviriyor gibiydi. Mesleğin ilk yılları, ilk hastalar, ilk tecrübeler, tecrübesizlikler…

Fuat’ın kendi iç dünyasında yaşadığı tecrübeler, akabinde gelen travma ve beyninde zuhur eden bir takım nörokimyasal değişiklikler, birbirini zincirleme tetikleyen unsurlardı. Beyninden bedenine gönderilen sinyaller benliğini, sürekli bir tehdit algısı ile karşı karşıya kalmışçasına kemiriyordu. Kerem, çok güzel tavsiyelerde bulunup yönlendirse de Fuat, az önce tasvip ettiklerini, beyninden aldığı yeni sinyallerin etkisiyle on dakika sonra reddediyordu. Sonra, o boş vermişlik cübbesini geçiriyordu üstüne.

Korkuları vardı, endişeleri, kaygıları… Niye yaşadığına dair derin sorgulamaları… Kerem, Fuat’ın yüzünde tüm bu kaygıları görebiliyordu ama tam ikna ettiğini düşündüğü anda sihirli bir değnek dokunmuşçasına çark ediyordu o fikirden hastası. Sürekli başa dönme fasılaları, aslında fark ettirmeden her ikisini de yoruyordu.

Yaşlı bir babası vardı Fuat’ın. Her randevularında oğlunun koluna girip getiriyordu onu. Binlerce hayır dua dilinde, Kerem’den yalnızca biraz şifa ümit ediyordu. Maddi durumları çok kötüydü. Kerem, askıda terapi, uygulaması sayesinde, henüz çok hastası olmamasına rağmen, Fuat’ı da ihtiyaç sahibi diğer hastalar gibi bürosuna sanki birileri o seansın parasını ödemiş gibi kabul ediyordu.

“Askıda terapi” fikri, öğrencilik yıllarında okullarının hemen yanında hizmet veren kafeteryanın “Askıda kahve var.” uygulamasından yer etmişti aklına Kerem’in. Durumu iyi olmayan öğrenciler, kafeye geldiklerinde, iş yerinin sahibi olan Hasan Abi’ye sessizce yaklaşıp“ Askıda kahve var mı abi?” diye soruyorlardı. Ufak tefek, hafif göbekli, kızıl saçlı mütebessim çehreli bu adam, kısık gözlerinin arasından baktığı gence her defasında, askıda var olsun ya da olmasın, mutlaka çay veya kahve ne istemişse ikram ediyordu. O güne kadar, Hasan Abi’nin kafesinden çay kahve isteyip de içemeden çıkan bir müşteri hiç görülmemişti. Bereketi hiç bitip tükenmeyen bir kafeydi orası…

İşte Kerem de Hasan Abi’sinin fikrini “Neden terapide de bu yöntem olmasın?” diyerek, ihtiyaç sahibi hastalarına uygulamayı daha o günlerde koymuştu kafasına ve işte bugün de hastalarına, bu vasıtayla yardım edebiliyordu. Ama şu an sadece Fuat’a yardım edip edemediğinden emin değildi.

Çok zeki bir adamdı Fuat, evet ama bazen bir anda var olan o zekâ kaybolup yerine embesil bir adam oturmuş gibi oluyordu. Öyle derin gelgitler içindeydi ki Kerem için onu anlamak her defasında daha da zor oluyordu.

Kerem, dosya odasında yerdeki kilimin üzerinde elinde Fuat’ın dosyası düşünürken, aslında sadece yıllar önce yaşadığı o günler, ona, asırlar kadar uzak gelmişti. Bu, hatırlamak istemediği olay vuku bulduğunda, yirmili yaşların ortasındaydı. Kerem şimdi, hayatında, kara bir leke olarak kabul ettiği o günleri düşünmeyi, her ne kadar kendine yasaklamış olsa da, kendi bilinçaltına bile söz geçiremediğini fark etmenin şaşkınlığı içindeydi. Ama bunca zaman sonra, neden şimdi çıkmıştı karşısına Fuat, neden? …

O gece sabaha kadar dua etti. Tövbe etti…. Onu rahatlatan tek şey, Allah’a yakarmak, O’na sığınmaktı çünkü. Birçok gece, özellikle de bu son günlerde bunu yapıyordu. Zaten Rüya Dede de ona bunu söylemişti. Tövbe edip Allah’tan af dilemesini istemişti.

Şu sıralar Galata Mevlevihane’sine gitmediğini düşünerek en kısa zamanda oraya gitmeyi planladı. Yeni bir güne, uykusuz bir gecenin ardından, başlayabilmek için sert bir kahveye ihtiyacı olduğunu hissetti. Merdivenlerden aşağı inerek mutfağa yöneldi.

Kahvesini hazırlarken Fuat’ı düşündü, sonra Sedef’i ve babasını… İnsanların, çaresizlik ve aczi karşısında eli kolu bağlı kalmanın acısı kapladı yüreğini. Ne yapsa arındıramıyordu kendini suçluluk duygusundan. Erişemediği her insan için, içi acıyordu. Özellikle de Fuat için.

Sonra aklına, çocukken izlediği fantastik filmler geldi. Bazen sanki kendisini onların yerine koyduğunu düşünerek gülümsedi. Oysa o ne Süpermen’di ne dünyayı kurtaran adam. O sadece Allah’ın ona verdiği yetenekle insanların dertlerine derman olmaya çalışan biriydi. Hepsi bu.

İnsanların kaderine dokunmak, alın yazılarını her kavşakta, olumlu yöne çevirmek….Bu, neredeyse imkânsız bir şeydi. Evet, hastalarına, içinde bulundukları çıkmazlardan kurtulmaları için ışık oluyor, yol gösteriyordu ama kaderi tayin etmek Allah’ın inayetindeydi. Haddini aşmaktan korkup bu düşüncelerinden dolayı Allah’a bir anda tövbe etti.

O gün çok fazla randevusu yoktu. Öğleden sonra Şeyh’i görmeye gidebilirdi.

-26-

Suskunluğum, asaletimdendir. Her lafa verecek bir cevabım var.

Lakin bir lafa bakarım laf mı diye, bir de söyleyene bakarım adam mı diye!

                                                                                                                                                                                    Mevlana

Bartu, Ankara Emniyet Müdürlüğü Oto Hırsızlık Büro Amiri Komiser Sedat’ın masasının önünde oturmuş çayını yudumlarken, Komiser Salih’in “Devrem!” diye samimiyetle bahsettiği arkadaşı Sedat’a, Antalya’dan itibaren neler olup bittiğini anlatıyordu bir bir.

Gecenin bir yarısı emniyette buluşmalarına sebep, Bartu’nun telefonda kısaca anlattıklarıydı. Onun hakkında konuştuğu kişiler ile Ankara Emniyeti’nin uzun süredir peşinde olduğu kişiler aynı olabilirdi.

“Bakın Komiserim, benden bu kadar. Bu adamlarla daha fazla uğraşabileceğimi sanmıyorum. Bu noktadan sonra iş benim boyumu aşar. Ben bu bilgileri size verip gazeteme geri dönmek istiyorum.”

“Bartu Bey, anlatmış olduğunuz şeyler bizim izini sürdüğümüz işin sanki tam merkezi. Biz de uzun zamandır bunların çalıştığı mekânı ve bağlantılı oldukları insanları arıyorduk. Mademki siz bu kadar işin içine girdiniz, şimdi sizden işbirliği rica ediyorum. Yeni bir adamımızı oraya yönlendirmek işi bozabilir. Adamlar, bizden şüphelenebilirler.  Üstelik siz, “ihtiyacım var” diye işe girmişken birden ayrılıp ortadan kaybolmanız da işe zarar verebilir.

Size teklifim, hazır, siz bu kadar adamların içlerine sızmışken, ihtiyaç duyacağınız korumayı sağlayalım, civarda her noktaya adamlarımızı yerleştirelim. Lütfen, yardım edin bu işi birlikte bitirelim.”

Bartu, çay bardağındaki son yudumu da bir solukta içip tabağı bardakla buluşturduğunda düşünceliydi.

“Bakın Komiser Bey, bu, hem çok riskli hem de çok zaman alabilecek bir iş. Benim Antalya’da bir işim ve sorumluluklarım var. Bu, öyle hemen kendi kendime cevap verebileceğim bir şey değil. Müsaade edin bir düşüneyim, çalıştığım gazetemle durumu görüşeyim, size ona göre bilgi veririm. Ama en azından birkaç gün daha buradayım iş yerinde çalışmaya devam edeyim. Hem belki bu birkaç gün içinde işe yarar başka şeyler de öğrenebilirim. Siz adamlarınızı yarın sabah itibariyle verdiğim adres civarında görevlendirebilirseniz, yarın akşam yine burada bu saatlerde sizinle görüşebiliriz.”

Saat gecenin ikisini gösterdiği sırada, büyük alışveriş merkezlerinin önünden geçerek, ışıl ışıl bir yolda otele doğru ilerleyen Bartu, yeni bir maceraya başladığının farkındaydı.  Şimdi sadece bir an önce dinlenmek isteyen yorgun bedenini tertemiz çarşaflı yumuşacık yatağa teslim etmek ve hiçbir şey düşünmeden uyumak istiyordu. “Sabah ola, hayır ola!”  dedi kendi kendine otelin kapalı parkına girerken.

Daha önce yine birkaç olayda Antalya Emniyeti ile işbirliği içinde çalışmıştı ama hiç bu kadar geniş çaplı bir operasyonun içinde yer almamıştı. Çocukluk ve gençlik yıllarında okuduğu polisiye romanlar ve izlediği polisiye filmlerden olsa gerek bu tip olaylarla haşır neşir olmayı ve onları açıklığa kavuşturana kadar uğraşmayı çok seviyordu.

Arabasını park ederken anneannesinin evine hırsız girdiği akşamı hatırladı. Adamı suçüstü yakalayıp doğduğuna doğacağına pişman ettiği günü… Polis gelene kadar öyle bir dövmüştü ki, adamın kaçacak takati bile kalmamıştı. Odasına çıkarken gözlerinde uyku olmasına rağmen hâlâ yüzünde aynı tebessüm vardı.

Sabahleyin daha gün ışımadan yine erkenden iş yerine doğru yola koyuldu. Otelden çok erken saatte çıktığı için Ela’yla görüşmeleri mümkün olmuyordu. Kısa bir mesajla akıllı telefonundan Ela’ya “Günaydın aşkım…” diyen sevgi sözcükleri dolu birkaç cümle yazdı.

Gün doğarken Ulus’taki park yerine arabasını çekti. Kıyafetlerini, camları siyah film kaplı jeepinin içinde kimseye görünmeden değişti. Yolda Sedat Komiser ’den mesaj almıştı. Hangi noktalara, tebdili kıyafet polis memurları yerleştirdiğine dair… Sedat komiser ona, adamların şüphelenmeyeceği türden, takoz gibi bir eski cep telefonu vermişti. Sadece “Alo” denilecek cinsten. En azından ihtiyaç halinde haberleşmek için elinde görseler şüphe uyandırmazdı.

Arabasını park edip üzerini değiştirdiği kapalı otoparktan çıkarken, Bartu artık Bartu değil Hasan’dı. Yeni kimliğine bürünmesi çok zaman almıyordu. Bukalemun gibiydi. Anında, öykündüğü kişiliğe dönüşüveriyordu. Lise ve üniversite yıllarında tiyatro kulüplerinin aranan öğrencisi olmasının sebebi tam da bu yüzdendi.

Hava aydınlanalı çok olmamıştı. Puslu bir Ankara sabahıydı ve sonbahar kendini yavaş yavaş hissettirmeye başlamıştı. Bartu, yani namı diğer Hasan, iki elini üstü başı soyulmuş kahverengi, deri görünümlü montunun ceplerine sokmuş, kafası önde, yere bakarak yürürken, aklında dolaşan tilkileri kovalamaya çalışıyordu.

O sırada Ela, yeni uyanmış, mahmur ama mütebessim bir çehreyle Bartu’dan gelen sevgi dolu mesajı okuyordu. Aynı şehirdelerdi ama yine de bir arada olamıyorlardı. Bunu düşününce biraz keyfi kaçsa da telefonu başucundaki ahşap komodinin üzerine bırakırken bir mesaj sinyali daha geldi. Sevinerek yeniden eline aldığı telefonun mesaj penceresi açılınca aniden fişi çekilen bilgisayar ekranı gibi yüzündeki gülümseme söndü. Yine Alpay Bey’in abuk subuk çocuksu “Günaydın!” mesajlarından biriydi. Artık bu tip mesajlara cevap vermeme kararı aldı. Telefonu fırlatırcasına dağınık yatağın üzerine attı ve dönüp elini yüzünü yıkamak üzere banyoya gitti.

Bir çırpıda hazırlanıp kahvaltıya inmeden, Bartu’ya, yüreğinde ısıttığı sımsıcak sevgi dolu sözlerle bezenmiş bir mesaj göndermeyi de ihmal etmedi. O kadar çok seviyordu ki bu koca adamı. Düşünürken bile yanakları al al oluyor, gözleri parlıyordu.

Hasan, Mahmut’un tamirhanesine vardığında henüz hiç kimse gelmemişti. Kapının önündeki kırık dökük, ahşap banka oturup beklerken “Acaba parçaladıkları arabaların plakalarını nerede saklıyorlar?” diye düşündü. İlk hedefi, arkadaşının aracına ulaşabilmek, o arabayı bu adamların çaldığını kanıtlayabilmekti. Ama anlaşılan onun gibi daha nice mağdur vardı farklı farklı yerlerde araçlarına kavuşmayı bekleyen. “Keşke hepsine yardımcı olabilsem.” diye geçirdi içinden. O koca cüssesinin altındaki hassas, merhametli kalp, görenleri şaşırtacak derecede pamuk gibi yumuşacıktı. Ela, işte o sevgi dolu, merhametli yüreğin aşkına yanmıştı. Yan yana durduklarında Ela’nın iki katı büyüklüğündeki bu iri kıyım adam, cüssesinden umulmayacak kadar nazik ve hassas bir insandı ama bunu bilen çok nadir insan vardı çevresinde.

O sırada, hafif eğimli, taş döşeli yolda, eski dükkânların arasından yuvarlanırcasına yürüyen, kıvırcık saçlı adam göründü. Ayak sesinin geldiği yöne başını çeviren Hasan, Mahmut’un elindeki anahtarı sallaya salaya geldiğini görünce bir saygı nişanesi olarak ayağa kalktı.

“Oooo Hasan, erkencisin… Afferin. İşine sadık çalışanları severim ben.” Ezik bir ifadeyle başını yerden kaldırmadan “Biz büle gördük atamızdan, dedemizden. Ekmek yediğin kapıyı sayacaksın. İhmal etmiceksin işini gücünü.”

“İyi, iyi afferin…”

Böyle derken anahtarıyla bir yandan da arı peteği şeklindeki paslı demirin üzerinde bulunan asma kilidi açıyordu. Mahmut, büyük bir gürültüyle demiri yukarı doğru iterek demir kapıya erişti. Sonra anahtarlıktaki bir tomar anahtardan bir başkasıyla da o kapıyı açtı. Onları, karanlık tamirhanede liftin üzerinde duran koyu renkli araç karşıladı. Hasan, Mahmut’un arkasından süklüm püklüm bir tavırla yürüyerek içeri girdi. Görüntüsü pejmürde olan bu adam, görüntüsünün aksine o esnada gördüğü her şeyi hafızasına kaydetmekle meşguldü ama. Özellikle de Mahmut’un işe kaçta, hangi yoldan geldiği, kapıyı hangi anahtarla açtığı, içeri girince ilk ne yaptığı…

O, bunları gözlemlerken sırayla diğer işçiler de hızla gelmeye başlamıştı. “Selamünaleyküm usta!” diyen hızla girip alt kata iniyordu. Hasan da onların peşine takılarak indi. O sırada Ali Usta da gelmişti. Hasan’ı bir önceki gün bıraktığı arabanın başında işe başlamış görünce o da “Aferin evlat.” dedi.

Hasan, bir taraftan önünde duran arabayı sökmek için var gücüyle çalışırken diğer taraftan da etrafındaki işçilerin neler yaptığını takip ediyordu. İşte tam o sırada, bu koca alanda işleyen, arabaları aşağı indirmek için kullanılan büyük asansörün arkasında bulunan küçük odayı fark etti. Geriye esneyip sağ elini beline koydu beli ağrımış gibi yaparak etrafı süzdü hızla. Ali Usta, elindeki anahtarla o odaya girip çıkmıştı. Üstelik hem girerken hem de çıkarken kilitlemişti odanın kapısını.

Ne vardı acaba o odada?

Tekrar, motor kapağı açık arabanın içine eğildi, vidaları gevşetmeye devam etti. Kapağın arasında oradan oraya koşturan işçileri izledi göz ucuyla. Kimileri söküyor, kimileri parçaları bir uçtan bir uca taşıyordu. Sökülen parçalar, arka tarafa toparlanıyor ve hiç bekletilmeden gönderiliyordu.  Ama nasıl, nereye?

Müthiş bir hareketlilik sürüyordu zemin katta. Acaba üst katta neler dönüyordu?

Ela, telefonun diğer ucundaki Alpay Bey’le konuşuyordu.

“ Tabii, tabii Alpay Bey… Geleceğinizi hem arkadaşlara hem de otel görevlilerine iletirim ben. Rezervasyonla ilgili yapmamı istediğiniz bir şey var mı?”

“Yok, teşekkür ederim. O işlerle Can ilgileniyor. Siz nasılsınız Ela Hanım?” Alpay Bey’in sürekli merak eden aşırı ilgili bu sırnaşık tavrından hiç ama hiç hazzetmeyen Ela, donuk bir ses tonuyla:

“Teşekkür ederim Alpay Bey. Müsaadenizle, benden istediğiniz başka bir şey yoksa eğer, seminer başlamadan salonda olmalıyım. Hem geleceğinizi de duyurayım katılımcılara.” Sözü kibarca kısa kesen Ela, memnuniyetsiz bir şekilde kapattı telefonu. Nereden çıkmıştı şimdi Alpay Bey’in gelmesi?!…

Ela, salona geldiğinde hemen hemen herkes toplanmıştı. Konuşmacının mikrofonunu, müsaade isteyerek eline aldı ve kapanış günü Alpay Bey’in de aralarında olacağını duyurdu. Bir anda salonda bir uğultu oldu. Uğultunun, memnuniyet mi memnuniyetsizlik mi ifade ettiğini anlayamadı ama.

 

-26-

Allah ile olduktan sonra ölüm de ömür de hoştur.

                                                                      Mevlana

“İçinde var olan yaşama isteğini keşfetmelisin Sedef. Bilinçaltında bir yerlerde duran ölüm fikrini yenmelisin. Evet, vakti zamanı geldiğinde emri hak vuku bulacaktır elbet ama o zamana kadar yaşamak emir olunmuştur bize. Bak, sana küçücük bir kıssa anlatacağım.

Bir zamanlar büyük ve derince bir uçurumun kenarında yaşayan bir geyik sürüsü varmış. Bu geyikler asla uçurumun karşısına geçemeyeceklerini düşünüyorlarmış. Ancak günün birinde yaklaşan kurt sürüsünü fark ettiklerinde, onlara yem olacaklarını anladıkları an, içlerine dolan bir enerjiyle vadinin öteki yakasına atlayarak emniyete kavuşmuşlar.

Umudunu hiçbir zaman yitirmemelisin. Ümit var olmalısın. O, içinde bir yerlerde olduğu sürece, seni hayata bağlayacak olan her şeye tutunmak isteyeceksin bunu unutma.

O yüzden öncelikle içinde var olan yaşama isteğini ortaya çıkarmalısın. Bu, ille de bir tehlike anında değil bence hemen bir an önce olmalı. Çünkü yaşamından sorumlu olduğun, sana emanet bir varlığa sahipsin bu dünyada. Allah, sana onu bahşetmiş, kıymetini bilmelisin. O yüzden hem onun hem kendinin değerini bil.” dedi.

Sedef, böyle saatlerce, oturup Kerem’i dinleyebileceğini düşündü o konuşurken. Onun konuşmalarının her katmanında yakaladığı sıcaklık içini ısıtıyor, sıcak bir şerbet olup damarlarında yayılıyordu. Birkaç gün efsunlanmış halde dolaştıktan sonra ancak kendine gelebiliyordu. Yüreğinin ona aktığını hissettiğinde, hızla giden bir trenin aniden durması gibi, katı gerçek yüzüne çarpıyor, olmayacak bir duaya âmin demeye çalıştığını fark ediyordu.

Sedef, Kerem, sözlerine ara verince konuşmaya başladı:

“ Bazen o kötü düşünceler zihnime kara bir bulut gibi, engelleyemediğim bir hızla birikiveriyor.  Bilseniz o duygularla nasıl bir mücadele içindeyim. İnanın, sizden aldığım manevi güç, beni kızıma her geçen gün daha da yaklaştırıyor. Zihnim ve ruhum her seansta, bir kat daha arınmış olarak çıkıyorum buradan. Fakat tam, temizlendim o kötü hissiyattan, arındım dediğim anda  peydahlanıveriyor yüreğime yeniden bir karabasan gibi. Durduramıyorum Kerem Bey, yardım edin lütfen… ”

Titreyen sesindeki mücadeleci ruhun son kırıntılarını topluyordu sanki Kerem. “Yardım edin!…” sözü yankılandı yeniden kulaklarında… Geçmiş hesaplaşmalarının kapı aralığından bakıp kaçmış gibi hissetti o an kendini Kerem. Ama olmaz, kendi duygularını buraya karıştıramazdı şimdi. Büyük bir ustalıkla sıyrıldı kendi dünyasından. Sert bir hamleyle çarptı aralanan kapıyı, kapının arkasından bakan yüze. Birden bir suçluluk duygusuna kapıldı. Onu da hapsetti yüreğinin derinine ve Sedef’e döndü.

“ Şimdi korkularının üstesinden gelebilmen için geçen sefer başladığımız korku sürekliği testimize devam edeceğiz Sedef. Ta ki korkularını en aza indirene kadar, bıkmadan, usanmadan, yorulmadan çabalayacağız seninle. Yüzleşmeyse yüzleşme, mücadeleyse mücadele. Var mısın benimle bu yolda yürümeye?…”

Sedef, şarj olmuş bir batarya gibi enerji yüklendi bir anda. Mademki Kerem Bey onunla aynı safta mücadeleye hazırdı, neden o da mücadele etmesindi?…

Kerem, içten içe babasını suçlayan ve bir türlü affetmeyen Sedef’in bu durumunu, o, bunu belli etmese de anlayabiliyordu. Niyeti Sedef’in yüreğinde babasını özgür bırakabilmesini sağlamaktı. Bunu başarabildikleri gün Sedef de korkularından arınacak, özgürlüğüne kavuşacak ve kızına koşulsuz sevgisini sunabilecekti. Biliyordu ki bilincindeki sevginin bir kısmını bu çözümlenemeyen hesaplaşma soğuruyor, emiyor tüketiyordu…

 

-27-

Mum olmak kolay değildir, ışık saçmak için önce yanmak gerekir.

                                                                                                                Mevlana

Pencereden içeri süzülen güneş ışınları, Şeyh’in Allah vergisi aydınlık yüzünü daha da aydınlatıyordu. Alelade bir adamın bedenini taşıyan bu asil ruhun karşısında oturmaktan duyduğu memnuniyetle talih kuşu konmuş gibi mesut hissediyordu şimdi kendini Kerem.

Şeyhle birlikte saatlerce oturup gaybî bir âlemin kapısından içeri süzülene dek muhabbetin sıcağında eriyip vecde kapılmak, zikredip kasideler okumak istiyordu.Şeyh konuştukça kendi nefsi ile olan cihadını iyiden iyiye fark ediyor, aylardır, köşe bucak kaçtığı kâbusları ile Rabb’inin huzurunda yüzleşiyormuş gibi hissediyordu.

Şeyhi, Kerem’i yeni yeni tanıyordu. Ama içindeki cevheri daha onu ilk gördüğünde keşfetmişti.

“Neden burada bizimle de sema çıkartmıyorsun evlat?” diye sorunca birden, her defasında onu şaşırtan şeyhinin, onun yine aynı duyguya kapılmasına sebep olmuştu.  Suçluluk duygusuyla, belki gizlediği bir sırrı ifşa olduğu için kızardı yüzü.

Birden küçük Kerem olup çocukluk yıllarında, hevesle sema yaptığı günlere döndü… Tıpkı şimdi Şeyhinin sorgusuz sualsiz sema yaptığını anlaması gibi… Her şeyi önceden sezinleyen Ateşbaz Dede’yi düşündü.

“Bir semazen, dönerken, O’nunla, O’ndan olduğunu hisseder, varlığı O’nda kaybolur…” diyordu Kerem’in karşısında. “Döndükçe etekler yelpazelenir, döndükçe gönülde aşk tazelenir.”di ona göre.

Meşk tahtasını eline aldığında, daha dokuz yaşında küçücük bir çocuktu Kerem. O zamanlar annesinin hayalini gerçekleştirmek üzere gelmişti bu Mevlevihane’ye. Ateşbaz Dede’nin karşısında sıra oldukları gün, dün gibi aklındaydı. Kırkpınar güreşçisi endamındaki bu adam, semaya durduğunda kuş gibi kanatlanıp uçuveriyor dese birisi, tövbe bismillah inanmayız, derdiniz belki ama o, sema yaparken Kerem onu Zümrüdüanka gibi görürdü. Kim bilir belki de çok sevdiğinden. Çakır gözleri parlardı, öğrencileri ile konuşurken. Davudî sesindeki puslu tonu nerede duysa, hiç görmeden tanırdı herkes. Uzun yüzündeki derin çizgilerin manasına varmaksa herkesin harcı değildi. Her bir çizgi, kesinlikle mana âlemine vakıf huşuyla belirmiştir yüzünde.

“ Çocuklar, kâinatta her şey dönüyor. Şunu bilin ki bütün kâinat, gezegenler hatta atom zerrecikleri bile dönerek var oluyor. İnsan, topraktan geliyor ve yine toprağa dönüyor. Böyle düşününce sema etmek, bu dönüşe katılarak varlıktan kurtulup sonsuza karışmaktır. Hiç olup her şey olmaktır.

Şunu hiç unutmayın çocuklar; tasavvuf inancında, her şey bir, aynı kaynaktandır. Sema, bu birliğin içinde kaybolmak, aşkla akışa katılmaktır. Kâinata ait ama ondan sadece bir zerrecik olduğunu idrak etmektir… Bu idrakle aşka gelmeniz gerek.” demişti daha ilk derslerinde.

Bir de küçük bir bilgi vermişti onlara aslında semanın Hz. Mevlana’dan önce de var olduğuna ilişkin. Zihninin derinliklerinde, uzun zamandır kullanmadığı bu bilgileri hatırlamakta zorlanmamasına şaşırmıştı kendi kendine Kerem.

Ateşbaz Dede onlara:

“Sema, Hz. Mevlana’yla birlikte bir zikir olarak ritüelleşti ama aslında geçmişinin çoook eski olduğu rivayet olunur.” demiş ve sonra o buğulu davudî sesiyle anlatmaya başlamıştı “ Çocuklar, Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’in, halka maddî yardımda bulunmak hususunda yarış ettikleri günlerden bir gün Hz. Ebubekir, Hz. Muhammed’e sorar, ‘Allah bizden razı mı?’ diye. Hz. Muhammed, ‘Allah sizden razı ya Ebubekir’ deyince, Hz. Ebubekir memnuniyetinden vecde gelip, kendi etrafında dönmeye başlar. İşte rivayet odur ki semanın başlangıcı aslında o gündür…”

Hani filmlerdeki sahnelerde olduğu gibi çocukluğu bir film şeridi gibi geçiyordu gözlerinin önünden şimdi… Hafızasının tozlu raflarında işleyen kamera sema eğitimi yaptıkları tekkeye götürdü sonra Kerem’i. O an, sanki bir boyuttan başka bir boyuta geçmiş gibi irkildi.

Yeni başlayanlar ve yıllardır sema eden semazenler bir arada sema yapıyorlardı. Eskiler “Dede” ye bir anlamda hem yardımcı oluyor hem de “fiziki ve ruhani” formlarını koruyorlardı bu sayede.

Tekkedeki o küçük odalardan birindeydiler… Yerler ahşap, duvarlar bembeyazdı. Sade bir oda… Semazen adayları ve usta semazenler, ne nefsin kefenini sembolize eden heybetli beyaz “tennure” leriylene de nefsin mezar taşı saydıkları “sikke”leriyle sema yapıyorlardı. Herkesin üzerinde birer eşofman, semadaydılar. Burası semazenlerin mutfağı gibiydi. Ayaklar çıplak, eşofmanların paçaları sıyrılmıştı… Yüzyıllardır çivili bir tahta üzerinde öğretilen sema, onlara da Ateşbaz Dede tarafından aynı formda öğretiliyordu… Zira Ateşbaz Dede, her daim bu eğitimi, aslına sadık kalarak vermeyi doğru buluyordu.

Kerem, Ateşbaz Dede’sini çok seviyordu. Çalışmanın başından sonuna kadar neredeyse gözünü kırpmadan pür dikkat onun anlattıklarını dinliyor ve uyguluyordu.

Yaklaşık bir metrekarelik Meşk tahtası dedikleri o tahtayı ve ortasındaki pirinç bir çiviyi anımsadı Kerem… Yüzündeki o derin ifade yumuşadı. Evvela tahtanın önünde verdiği selamı düşündü. Çivinin etrafına, ayakları kaymasın diye sağ eliyle bolca sofra tuzu serpmişti. Sonra çiviyi sol ayak başparmağı ile  ikinci parmağının arasına alarak çalışmaya başladıklarını hatırladı. Tıpkı bir pergel gibi, sol ayağı sabit kalırken, sağ ayakla 360 derece dönüyorlardı. Nasıl kendinden geçtiğini hatırlayınca yüreğine o huzur doldu.  Attığı her çark, sanki onu göğe bir kanat boyu daha yaklaştırıyordu.

Kerem bir an şeyhinin önünde oturduğunu unutmuş ve manevi âlemdeki yolculuğunda kapalı gözlerinin ardında kaybolmuştu. Ateşbaz Dede’nin sesi kulağında yolculuğuna devam etti. Dede’nin, öğretici, kararlı taviz vermez sesindeki derinlikle “Çocuklar, sol ayağınız “direk”, sağ ayağınız ise “çark” tır. Unutmayın, sağ ayağınızın dönüş gücüyle bütün vücudunuz dönüş yapıyor.” Ve sonra Ateşbaz Dede’nin, kollarını ters bağlayan arkadaşlarına nasıl kızdığını hatırladı “Kollarınız çapraz olarak bağlı dururken sağ kol üstte diyorum çocuklar. Neden ters yapıyorsunuz? Yoksa hâlâ sağınızı, solunuzu bilmiyor musunuz?”

Bu eğitim oldukça uzun sürmüştü. Dönerken “kol açma”yı ise çivili tahta eğitimi bittikten sonra öğrenmişlerdi. Ardından çark atarak yürümek ve düz hat boyunca sağa sola sapmadan ilerleme faslı…

Sema ayinine çıkabilecek kadar, bu işi öğrendiği gün Ateşbaz Dedesi ona “ Gel bakalım evlat. Sen artık sema çıkartacak duruma geldin.” demişti. O günkü sevinci, anlatılamayacak kadar tarifsizdi. Lakin çok sürmemişti mutluluğu. Hoplaya zıplaya eve giderken, daha sema çıkaramadan kırmıştı bacağını zira.

Bir semazenin olgunlaşması ortalama bir seneyi buluyorken o, altı aylık bir süreçte hazır hale gelmişti oysa. Geçirdiği talihsiz kazadan sonra annesi bir daha göndermemişti onu tekkeye. Aslında Ateşbaz Dede birkaç kez haber göndermişti Kerem’e, iyileşince dönmesini istemişti ama annesi nedense oğluyla ilgili bu hayalinden vazgeçmişti o sırada.

Ateşbaz Dede, sonrasında tekkeye hiç gitmese de, Kerem’in aklından hiç çıkmamıştı. Ta ki üniversite yıllarına gelene kadar…

Şeyhiyle konuştukça Ateşbaz Dede’nin, yeniden karşısına geçmiş gibi hissetti kendini. Zira Mevlevilik ve tasavvuf konusundaki görüşleri bire bir aynıydı. ‘Mevlevilik, meşakkatli bir iç terbiyeden geçmeyi gerektiriyor’ derdi Ateşbaz Dede. İnsanların Mevleviliği dinden ayrı görme temayülü olduğundan bahsederdi. Sonra “Mesnevi, bir nevi Kur’an tefsiridir. Biz burada evlatlarımıza önce dini bilgiler veririz. Tasavvuf, semazenlik daha sonra gelir.” derdi merak edip soranlara.

“Bazı tarikatlarda nefsi yok etmek amaçlanır. Bu mümkün değildir. Biz nefsi eğitmeyi amaçlarız.” diye de eklerdi peşinden. Ve“Nefis, vahşi bir at gibidir. Biz Mevlevilikte o atın dizginlerini elimize almayı öğreniriz. Onun bizi götürdüğü yere gitmeyiz; biz, onu istediğimiz yere götürürüz…” deyip noktayı koyardı.

En son üniversite yıllarında Ateşbaz Dede’yi ziyaret etmişti. Ama birçok kez birlikte sema yapmışlardı o yıllarda. Son kez sema çark ettiklerinde ise artık o eski Kırkpınar pehlivanı görünüşlü adamın yerinde yeller esiyordu. Ama hâlâ Zümrüdü Anka kuşu gibiydi Kerem’in gözünde.

Mevlana gibi ruhunu Hakkın rahmetine eriştirdikten sonra yani Dede’nin şeb-i arus gecesinden sonra ise her ay tekkede yapılan semaya katılmayı adet edinmiş, hiç kimseye hissettirmeden gidip tekkede kalıp, sema çark edip geri döner olmuştu Kerem. Bunu Ateşbaz Dedesine karşı kendini borçlu hissettiği için yapmıştı ve hatta fırsat buldukça yapmaya da devam ediyordu.

Kerem, şeyhi daha sık ziyaret etmesi gerektiğini fark etti o gün. Belki Ateşbaz Dede de hayatta olsa bunu isterdi. Konya’ya gizlice gitmekten de vaz geçmeyecekti tabii. Ama artık annesinden başka bu ziyaretleri bilen bir kişi daha vardı hayatta; yüreğini, benliğini bir kitap gibi okuyan şeyhi.

Karşılıklı oturdukları sürece konuşmaktan çok kalpleri anlaşmıştı zira.

-28-

Yanmak var, yanmak var.

Odun yanınca kül olur, insan yanınca kul olur!

                                                                                            Mevlana        

“Evet… Evet, bugün bir İzmir bir de İstanbul’a gönderiyoruz. Tamam, merak etmeyin! Elimizdeee… O model değil de 2012 modelin parçalarından var. Onlar sizin dediğiniz modele de uyar. Zaten yeni model çıkarmadı o arabaların üstüne o marka… Tamam, onları da ekliyorum listeye. Yarın elinizde olur. Memduh, yine sabah erken gelsin teslimat için. Öylesi daha temkinli oluyo. Tamam mı?… Peki… Hadi, çav… ”

Mahmut, telefonu kapattığında önündeki bilgisayar sayfasında koca bir exel tablosu açık duruyordu. Üzeri renk renk işaretlerle doluydu. Bir yudum daha aldı sert kahvesinden. Siparişleri işlerken, ellerinden çıkardıklarını da silmeyi ihmal etmiyordu. İşler iyi gidiyordu ve bir söylentiye göre büyük patron çok yakın bir zamanda Ankara’ya gelecekti. Böyle bir zamanda ziyaret, onların da lehineydi. Satış bol, aksaklık yoktu. Keyfi yerine gelmişti.

Bartu, o sırada arka merdivenlerden yukarı çıkmış, konuşmayı duyunca uzun, karanlık, izbe koridorda bir köşeye sinerek beklemiş ve tabii dinlemişti… Tamirhanenin arkasından dolaşan bu koridor, kömür madenlerindeki gibi karanlık ve ıssızdı. Tamirhanenin içindeki büyük araba asansörünün çıkış noktasında yazıhane olarak kullanılan o odanın kapısı açık olduğundan yankılanan ses bütün koridorda işitilmişti.

Mahmut, yakında büyük patronun geleceğinden bahsetmişti… Bu çok önemli bir bilgiydi. Acaba Komiser Sedat, telefon dinlemelerine başlayabilmiş miydi? Bu konuşmanın kiminle yapıldığını tespit etmeleri gerekiyordu. Adım adım bir olayın sonucuna yaklaşmakta olduklarının farkındalığıyla, şimdi artık daha da emindi doğru yolda olduğundan. Ve kulaklarıyla işittiği bu sözler daha da perçinlemişti şüphenin kollarından aldığı gerçekleri…

Daha fazla oyalanmadan Ali Usta’nın, Mahmut’a vermesini istediği anahtarları götürüp teslim etmek için yürüdü koridorda Bartu. Eski mozaik taşlarla kaplı olan kurşuni zeminde ilerleyerek zaten açık duran kapının önüne geldi, içeri girmeden açık olan kapının önünden:

“ Ali Usta bunu sana gönderdi agam!” dedi.

Keyfi yerinde olan Mahmut eliyle de işaret ederek “ Gel hele gel bakim içeri, gel de ver anahtarları.” dedi. Bartu, içeri girip, Mahmut’un kasasına ait olduğunu düşündüğü anahtarları uzatırken gözleri dijital bir tarayıcı gibi etrafı süzüp beynine kaydediyordu bu yazıhane görünümlü odayı. İlk farkettiği kocaman heybetli siyah çalışma masasının ardındaki eski tip büyük kahverengi kasaydı. Ne vardı acaba içinde? Masanın üzerinde duran bilgisayar ve tabletin çalışır halde olduklarını anladı ama ekranları, o anda kullanılmadığı için siyah görünüyordu. Bu kadar iş çeviren bir adam için kazandığını düşündüğü hatırı sayılır paraya rağmen kullandığı cep telefonu en az beş sene önce çıkan bir modeldi. Bir de dosya büyüklüğünde ebatları olan koyu kahverengi deri çanta duruyordu masanın üzerinde. İçindeki dosyalar, kâğıtlar açık olan fermuardan dışarı sarkmıştı. Arkasını dönüp kapıya doğru ilerlerken kapının yanındaki duvarda da masayla aynı renkte bir kitaplık olduğunu gördü. Alt rafları kapaklı ve kilitliydi. Kapının üzerindeki saat beşi gösteriyordu. Odadan çıktığında çalışma saatinin bitmek üzere olduğunu düşünerek sevindi. Bu defa çıktıktan hemen sonra Komiser Sedat’la buluşmayı düşündü. Ertesi gün Ela’nın semineri bitecek ve İstanbul’a dönecekti daha doğru dürüst birlikte zaman geçirememişlerdi bile.

Çıkışta yine yolu uzatıp dolaştırarak kapalı otoparka döndü. Üzerini değiştirdi. Komiser Sedat’la arka sokaklarda bir kafede buluştular.

“Birkaç gün iş yerimden izin alabildim. Bu sürede ne yapabilirsek iyi olur Komiserim.  Bugün öğrendiklerim kesinlikle doğru yolda olduğumuzu gösteriyor.”

Bartu’nun çay bardağını kavrayan koca elinin içinden dumanlar yükselirken, Sedat Komiser’le her şeyi en ince ayrıntısına kadar konuşup planladılar. Antalya ve Ankara Emniyeti’nin elindeki veriler, Bartu’nun tespit ettikleri ve edecekleri, büyük bir operasyonun son noktasını koyacak gibi görünüyordu. Aylardır yapılan takip, bu önemli hamle ile büyük bir oto hırsızlık çetesinin sonu olacaktı.

Bartu, otele gidip duşunu alıp yemek için hazır olduğunda saat sekizdi ve Ela’yla sekizde buluşacaklardı. Çankaya’da lüks bir restorandan yer ayırtmıştı Bartu. Otelin dışında baş başa kalacakları muhteşem ambiyansı olan bir mekân tavsiyesi almıştı bir arkadaşından. Tanıdık gözlerden uzak… Sadece Ela ve Bartu…

Özellikle sözünü ettiği bu mekânda kestane çorbası içmesini önermişti arkadaşı, onu da deneyecekti.

Gün içindeki o paspal adamın yerinde yeller esiyordu şimdi. Lacivert takım elbisesinin içinde, arkadan bağladığı uzun kıvırcık saçları ve sakalları ile yine karizmatik görünüyordu. Lobide ceketinin dışına taşan beyaz gömleğinin kolundaki manşetini düzeltirken bir taraftan da Ela’nın gelmesini bekliyordu

Ela, beline kadar uzayan dümdüz saçları, ela gözleri ve yeşil elbisesiyle peri kızı gibi karşısına çıkana kadar her şey normaldi. En azından kalp atışları… Ela’yı gördüğü an gün içinde yaşadığı her şey sanki bir anda tüm hafızasından silindi, tüm yorgunluğu kayboldu Bartu’nun ve o anda nişanlısını da alıp dünyanın diğer ucunda bir yere, hiç kimsenin onları bulamayacağı bir yere kaçmak istedi. İki sevgili lobide nazikçe kucaklaşmışken otel kapısından içeri, önünde bavulunu taşıyan otel görevlisi ile Alpay Bey girdi.

Ela, bu akşam beklemediği Alpay Bey’i Bartu’nun omuzunun üzerinden gördüğünde gözlerine inanamadı. “Alpay Bey…” dedi. Şaşkınlıkla geri bir adım atan Ela’nın bu davranışına anlam veremeyen Bartu da kafasını çevirip Ela’nın baktığı yöne bakınca, Ela’nın tepkisinin nedenini anladı. Şimdi şaşırma sırası Bartu’ya geçmişti. Zira Alpay Bey’in geleceğini hiç bilmeyen bir tek o vardı.

Ela, şaşkınlığını çabuk atlattı. Doğrusu Alpay Bey’in gelmesi umurunda değildi, o, nişanlısıyla yemeğe çıkıyordu ve Alpay Bey de zaten kendisine, kapanış akşamında orda olacağını söylediği için bir karşılama hazırlaması gerekmiyordu. Hatta bilakis bu şekilde karşılaşmış oldukları için daha da memnun olmuştu. Belki şu anlamsız mesajlardan, Bartu’yu görünce vaz geçerdi, diye düşündü

Nişanlısının elinden tutarak, el ele yaklaştılar Alpay Bey’in yanına:

“ Bu akşam geleceğinizi bilmiyordum Alpay Bey. Bilsem, bir karşılama hazırlardık arkadaşlarla.” dedi kibarca Bartu’nun elini bırakmadan, boşta kalan sağ eliyle tokalaştı. Alpay Bey

“Rica ederim Ela Hanım hiç gerek yok karşılamaya. Ben zaten sessiz sedasız gelebilmek için böyle yaptım. Yarın sabah Ankara’da bazı işlerim vardı o nedenle erken geldim.” Sonra bilmiyormuş gibi Bartu’ya dönerek “Nişanlınız sanırım” dedi.

“Evet, tanıştırayım. Nişanlım Bartu. Alpay Bey…”

Bartu, elini uzattı isteksizce ve nezaketen “Memnun oldum…” dedi ağzının içinde yuvarladığı sözcüklerle. O da hazzetmiyordu tıpkı Ela gibi, bu antipatik adamdan.

“Ben de…” dedi Alpay bey aynı isteksiz tavırla ve “Demek siz de buradaydınız?” dedi imalı imalı.

“Evet, Alpay Bey, tıpkı sizin gibi benimde Ankara’da işlerim vardı. Denk geldi, bu sayede nişanlımla sadece akşamları da olsa görüşme fırsatımız oldu. Şimdi müsaadenizle geç kalıyoruz. Size iyi akşamlar…” dedi donuk ve gergin bir ses tonuyla.

Alpay Bey, Bartu onunla konuşurken bile Bartu’ya değil de Ela’ya bakıyordu. Bu muhteşem güzelliğe bakmaktan kendini alamıyordu.

“Keşke eşinizi de getirseydiniz. Tanışırdık hem.” dedi imalı bir şekilde Ela.

Alpay Bey, beklemediği yerden sınavda soru sorulan bir çocuk gibi önce bocaladı sonra hemen toparlayıp:

“ Eşim, iş seyahatlerime katılmaz…” dedi anlamsız bir ses tonuyla. Ama zeki adamdı Ela’nın bu cümleyle vermek istediği mesajı almış olmasına rağmen anlamamazlıktan gelerek odasına çıkmak için acele eden bir tavırla vedalaştı iki gençle.

Her ikisine de” iyi akşamlar” derken tokalaşmak için tuttuğu Ela’nın elini bırakmak istemez bir tavır içindeydi yine de…  Ela, patronunun elinden kibarca çekerek kurtardı elini. Nişanlısının eli elinde otelden çıkarken, bu iri kıyım adamın yanında bir kelebek gibi uçan bu güzelliği bir türlü yakıştıramaz bir tavırla baktı arkalarından Alpay Bey.

Lüks bir alışveriş merkezinin yakınındaki restorana geldiklerinde “ Bu gece sen ve benden başka bir şey konuşmayalım hayatım.” dedi sevgi dolu bir sesle Ela. Arabasını kapıdaki Valeye teslim eden Bartu güzel sevgilisinin elinden tutarak içeri girerken Ela’nın da dediği gibi her şeyi restoranın dışına bırakmıştı çoktan.

Kendilerine ayrılan masaya geldiklerinde harikulade dizayn edilmiş bir masa ile karşılaştılar. Bartu, özel bir ambiyans istediğini söylerken bile bu kadar güzel bir masa hayal edememişti. Kuğu gibi bembeyaz bir masa örtüsü üzerine serpiştirilen kırmızı gül yaprakları ile öpüşen beyaz inciler masadaki şamdan da ışıldayan mum ışıkları altında göz kamaştırıcı görünüyordu.

Üstelik masa, cam kenarında herkesten uzak sanki onlar için özel oluşturulmuş bir köşedeydi Karşılaştığı bu özel masa karşısında şaşkına dönen Ela, sevgiyle nişanlısının gözlerinin içine bakarken

“ Ne yaptın sen aşkım böyle?…Muhteşem bir masa bu… Bu sürprizlerin beni benden alıyor tıpkı senin gibi…”

“Senin kadar muhteşem olamasa da… “diyerek sandalyesini çekti Ela’nın oturması için. Nazikçe yerleşmesine yardım etti ve eğilip yanağına küçük bir öpücük kondurdu. “Bu parfümüne bayılıyorum…” diye fısıldadı kulağına… Sandal ağacının egzotik bitkilerle karıştığı bu koku, Ela’nın teninden efsunlanıp yayılıyordu etrafa.

Şef garson siparişler için menüyü getirdiğinde Bartu:

“Siz ne önerirsiniz bu akşam için bize?” diye sordu.

“Efendim başlangıçta Kestane çorbası öneririm. Hatta eğer hiç tatmadıysanız mutlaka öneririm. Ardından da ‘Damla Sakızlı Lagos Buğulama’ aşçımızın spesiyalitelerinden, muhteşem bir lezzettir.”

Bartu nezaketle Ela’ya döndü.

“Ben sana bırakıyorum hayatım…” dedi.

“Peki, o zaman aşkım, senin için de uygunsa ben, Şef’imizin tavsiyesine kulak vermek istiyorum” dedi Ela da.

Bartu bu seçimden hoşnut “Çok isabetli bir seçim sanıyorum.” dedi garsona dönerek.  “Zira bu menüyü, sizi bana tavsiye eden arkadaşım da önermişti.” dedi.

Şef, içecek siparişlerini de alıp nezaketle yanlarından ayrıldı. O sırada Ela’nın telefonuna bir mesaj geldi.

“ Söylemek istedim bu akşam nefes kesici  görünüyordunuz…”

Ela, mesajı görür görmez bir panik halinde Bartu’nun görmemesi için hemen telefonundan sildi. Bu ani hareketleri Bartu’yu da endişelendirmiş olmalı ki?

“Ne oldu hayatım, kötü bir şey yoktur inşallah!” dedi.

“Yok, yok ne olabilir ki? Hem bu gece o kadar güzel ki hiçbir şey bu büyüyü bozamaz.” dedi tebessüm etmeye çalışarak.

Ela, durumu belli etmemek, toparlamak için sakin tavırlar takınmaya çalışıyordu. Konuyu farklı konular açmaya çalışarak geçiştirdi. Ne de olsa Bartu’dan, Alpay Bey’in bu gereksiz ilgi ve alakasını saklaması gerekiyordu. Çünkü biliyordu ki Bartu, böyle bir konuda asla anlayış göstermez ve Alpay Bey’le kesin bir münakaşa içine girerdi.  Oysa Ela’nın şu anda hayatında bir karışıklığa yer yoktu ve bu işe gerçekten ihtiyacı vardı.  Yaşlı anne ve babasına da zaman zaman para göndererek onların daha rahat yaşamalarına imkân tanımak istiyordu. Kendisini onlara karşı borçlu hissediyordu. Dayanabildiği kadar bu davranışlara tahammül göstermek ve bu konudan uzak durabilmek için elinden geleni yapmak zorundaydı.  Bu nedenle tutabildiği kadar da Bartu’yu bu işin dışında tutmalıydı, bunu da çok iyi biliyordu.

Garson yemekleri getirdiğinde, Ela başarılı bir şekilde konuyu dağıtmayı başarmıştı. Artık farklı şeylerden konuşuyorlardı.

İştahla yediler yemeklerini. Özellikle Bartu, günün yıpratıcı ve yorucu saatlerinin ardından ne kadar acıktığını fark edip bir sipariş daha eklemişti listesine. Gün boyu gariban bir insan rolü sergilemek öyle kolay bir iş değildi. Rolü nedeniyle istediği gibi doğru dürüst yemek de yiyemiyordu. Bu koca vücut da açlığa o kadar alışık değildi tabii.

Karnı doyan Bartu, derin bir nefes alıp arkasına yaslanırken “Allah insanı açlıkla terbiye etmesin.” dedi. Sanki gözü açılmış, etrafını daha iyi algılar olmuştu.

Ela gülümseyerek hatta kıkırdayarak “ Amiiin…. Özellikle de seni hayatım.” dedi. Sonra her ikisi birden katıla katıla gülmeye başladı.

Gecenin ilerleyen saatlerinde, hemen tatlı siparişlerini verdikten sonra, V şeklindeki dekoltesi üzerinde zümrüdü andıran kocaman damla şeklindeki kolyenin üzerine, üzerinde küçük küçük taşları olan kalp şeklindeki altın kolyeyi takmak üzere ayağa kalktı Bartu. Ela, sevdiği adamın ne yaptığını, Bartu, cebinden kırmızı kadife kutuyu çıkardığında anlayabildi.

Ela şaşkındı. Hiç beklemediği bir anda aldığı boynundaki bu zarif hediyeye sağ elinin parmakları ile dokunurken:

“ Hayatım, bu gece gerçekten rüya gibi… Bana seninle geçirdiğim her saniye çok güzel, çok kıymetli ve çok özel. Ama sanki çok daha özel hissettim bu akşam kendimi… Ne güzel bir jest bu!… Çok ama çok teşekkür ederim.”

Ela, oturduğu yerden kalktı Bartu’nun yanına gidip sandalyesinin arkasından kollarını boynuna dolayarak eğildi yanağına küçük bir öpücük kondurdu. Kulağına fısıltıyla “ Seni çok seviyorum aşkım. Ömrümün sonuna kadar da seveceğim…” dedi.

Bartu, yüreğindeki alevi püskürtmek üzere çağlayan bir yanardağ gibi hissediyordu. İçinde coşan sevgiyi dizginleyememekten çekiniyordu bazen. Boynundaki Ela’nın ellerini tutup öptükten sonra “ iyi ki varsın, iyi ki yanımdasın bir tanem.” dedi.

“İyi ki sen de varsın hayatım.” diyen Ela, ardından masanın üzerinde duran küçük çantasını alarak makyajını tazelemek için müsaade istedi Bartu’dan.

Bartu, ayağa kalkarak yanından uzaklaşan bu muhteşem varlığı izledi. İçinden ne kadar şanslı bir adam olduğunu düşünüyordu.

Lavabonun üzerindeki tüm duvarı kaplayan aynanın karşısında rujunu tazelerken bir mesaj daha geldi Alpay’dan. Yarın sabah kahvaltıda görüşelim. Toplantı öncesi sizinle konuşmam gereken konular var. Aslında ben bu gece konuşabileceğimizi hayal etmiştim ama…” yazıyordu.

Ela, gittikçe sinirleniyordu bu ciddiyetsiz mesajlara. “İyi ki buradayken geldi mesaj” diye geçirdi içinden. Hemen “İş konularında konuşmak üzere sabah dokuzda kahvaltıda olacağım.” diye cevap yazdı ve gönderdi. Alpay Bey’in mesajı ile kendi gönderdiğini sildi telefonundan yine. Bartu’nun onun telefonunu karıştırmak gibi bir saygısızlığı olmayacağını bildiği halde yine de tedbiri elden bırakmak istemiyordu her zamanki gibi. Gerilen yüz hatlarını yumuşatarak aynada gülümseyen bir Ela’ya dönüştürerek kendini salona döndü yeniden.

Masaya otururken tatlıları gelmişti. Muhteşem bir müzik eşliğinde yedikleri tatlıdan sonra kalktılar. Bu son geceleriydi Ankara’da. Liseli âşıklar gibi arabayla şehir turu yapıp uzunca bir süre dolaştılar. Otele döndüklerinde, bir an önce evlenmeyi ve bir arada yaşamayı nasıl da çok istediklerini daha çok fark ettiler. Büyük bir aşkla seviyorlardı birbirlerini ve özlemleri her geçen gün giderek şiddetini artırarak yakıyordu yüreklerini. Saat hayli geç olmuştu ve gecenin ikisinde yatıp erkenden kalkmak zor olacaktı ama bu geceye değerdi…

Bartu, Ela’ya odasına kadar eşlik etti. Sevgi dolu, sıcacık bir öpücükle mühürlediler gecenin sonunu. O sırada her iki kalp birbiriyle yarışırcasına, çılgın bir aşkla gecenin sessizliğine çarpıyordu…

Bu kadar aşk dolu bir geceden sonra ertesi gün için alması gereken notlar olduğunu hatırlayan Bartu oflaya puflaya odasına gidiyordu ki not tuttuğu defteri arabada unuttuğunu fark ederek yeniden lobiye indi. Tam dışarı çıkarken arkadan gördüğü kısa boylu kıvırcık saçlı, takım elbiseli adam çok tanıdık göründü gözüne. Kendini bir kenara çekti… Mahmut olabilir miydi o?

“Yok canım, beni takip etmiş olamaz. Bir anlarsa benim kim olduğumu?!…”

Mahmut’u hiç takım elbiseli görmemişti… O yüzden emin olamadı, benzetmiş olabilirdi. Hemen panik yapmaması gerektiğinin farkındaydı. Peki, Mahmut’un bu otelde ne işi olabilirdi?… Mutlaka benzetmişti… “Gecenin bu vakti hayal görüyorum sanırım.” dedi kendi kendine.  Yoksa Mahmut, onu restoranda görüp tanıyıp takip mi etmişti otele kadar!? Olabilir miydi bu? Restoranda da o kadar bakmıştı etrafına ama…

Emin olmak istiyordu. Meraklı ve şüpheci kişiliği ona adamı takip etmesi gerektiğini söylüyordu. Öyle de yaptı. Otelin kapalı otoparkına kadar görünmeden takip etti onu. Hep arkasından gittiği için bir türlü yüzünü göremiyordu ama. Oto parktaki silindir sütunlu direklerden birinin arkasına saklandı ve bekledi. Arabayı görünce…

Şoför koltuğuna bakmaya artık ihtiyacı bile yoktu. Bu onun jeepiydi ama park yerinin ışığı da adamın yüzüne yansıdığında artık tam olarak emindi… Bu adam Mahmut’tu…

Yoksa deşifre mi olmuştu?

-29-

Aklın basına geldiğinde pişman olacağın bir işi sakın yapma

                                                                                               Mevlana

Bir rüya gördüm bu gece. Bedenim kocaman bir ağaca dönüşmüştü. Dallarım yeşermiş, yeşermiş ve o yeşeren kollarımda Sevi’yi tutarken bulmuştum kendimi…

Sanki onun hayat ağacı bendim; yağmurdan, güneşten, fırtınadan onu koruyup kollayan, sarıp sarmalayan da yalnızca ben olacaktım. Koca bir bozkırın ortasında, yemyeşil bir ağaç olan ben ve Sevi… Öylece duruyorduk. İnceden inceye esen rüzgârdan bile sakınıyordum onu. Evet, evet, hayat ağacıydım onun ben…” derken, bir fırtına koptu ansızın. Dallarım, yapraklarım sardı sarmaladı yine. Fırtına, hırsını alana kadar doğadan, kaldık öylece, sarmaş dolaş. Yalnız ama güçlü, yalnız ama eğilmez,  yalnız ama yapayalnızdım…. mıydım?… Değildim… Sevi de değildi. Ben vardım, o vardı… Biz vardık… Biz, ikimiz olunca yalnız değildik. Tek yürektik belki ama iki ayrı bedende atıyorduk. Kızım ve ben… Yalnızlığın büyülü çemberini kırmak üzere; ben bir ağaçtım, o bir fidan…

O, büyüyüp bir ağaç olana kadar koruyup kollamam gerekecekti onu. Dallarım, yapraklarım bir kalkan misali duracaktı etrafında. Ben olmasam, savrulup gidecekti o fırtınanın rüzgârında. Ama çok şükür vardım, yanındaydım, varlığına duacıydım…

Fırtınaya bıraktım kendimi sonra. Saçları rüzgârda savrulan, hayata kafa tutan bir kadın gibiydim. Köklerimden, dallarımın, yapraklarımın ucuna kadar hissettim varlığımı. Varlığımın sebebini düşündüm. Şükrettim varlığımı baki kılan Yaratan’ıma!… Fırtına, titretirken yüreğimi, bir baktım; Sevi hiçbir şeyden habersiz oturuyordu kovuğumda. Pırıltılı koca gözleri bakarken haşmetle yükselen dallarıma, umarsız ifadelerle meydan okuyor gibiydi fırtınaya. Anladım ki yuvarlak yüzünün ortasında sevgiden ve bana olan güveniden başka bir şey tanımadan bakan bir çift gözü kapatan siyah bukleler de etkilenmiyordu rüzgârdan. Öylesine rahat oturuyorduki oracıkta. Annesi vardı ya umurunda mı olurdu fırtına… Tutunacak bir dalı olması ne güzeldir insanın. Sevi, şimdi fırtınanın uğultusu ninni gibi kulaklarında, büzüldü, uyudu huzurla kuytusunda.

Sedef, şiddetli baş ağrısıyla gözlerini açtığında boynu tutulmuştu. Oturduğu saman sarısı koltuğun kenarına yasladığı başı, kim bilir kaç şekle girmişti uykunun kollarında. Yaşadığı gergin ve bedbin hayattan yorgun düşen bedeni, ilk kez bu kadar diri ve huzurluydu tutulan boynuna rağmen. Bir bir arındığını hissediyordu Kerem’le olan görüşmelerin ardından. Özellikle son seanslarda korkularıyla yüzleştiği anlar, kâbus gibi çöreklenmişken zihnine, hayal teknesindeki bu inanılmaz sükûn, kendisine bile şaşkınlık veriyordu.

Küçük beyaz bir kutuyu andıran oturma odasının duvarındaki saat, yine akreple yelkovanın kovalamacasına tanıklık ederken; vaktin çok geç, yeni günün ilk saatlerinin ise tükenmiş olduğunu fark etti Sedef. Kalkıp yatağına yöneldiğinde hâlâ uyumaya vakti olduğu için mutlu hissetti. Ama bu baş ağrısı… Etkili bir ilaç aldı. Rahat bir uyku istiyordu işe gitmeden önce. Şunun şurasında 3-4 saat uyuyacaktı zaten. Rüyalar âlemindeki yolculuğuna ağrısız devam etmek için pupa yelken çıkacaktı sefere. Pencerenin perdesini araladı, tutkunu olduğu deniz karşısındaydı.

O gece inanılmaz güzeldi mehtap, ruhunu yıkayan yağmurdan sonra, mutedil esen bir rüzgâr kadar durgundu hava.Fakat bu baş ağrısı… Ruhu, gecenin renginden sıyrılmış, denize sarılmıştı şimdi. Doğanın uyanışına kadar kapıdan ayrılmayan geceyi kurtarmak için bu bekleyişten, bir an önce teslim etmek niyetindeydi mehtaba düşlerini Sedef. Kesilmeyecekti bu ağrı. Bir ilaç daha aldı…

Göz kapaklarının ağırlığı altında ezilen düşler, şimdi bir bir çıkıyordu ortaya…

 

-30-

Ey Nefsim!

Seni Sen Yapan Benim,

Beni de Ben Yapan Sensin,

Ya Yola Gel Beraber Gidelim

Ya da Yoldan Çekil Ben Hakk’a Gideyim…

                                                                            Mevlana

Kerem, Mevlevihane’den çıkıp Chopper’ı ile evinin yoluna koyulmuşken, siyah kaskının altından ensesine uzanan bir karış saçını, rüzgârın okşayan ellerine bırakmış, kafasında bir yığın düşünce ile uçarcasına ilerliyordu. Mazide dolaşan zihni, aslında ona, ruhuna serpilen tohumların yeşermekte olduğunu hissettirmişti . Belki de annesinin rüyasında gördüğü meyvelerin ağaçlarıydı boy boy filizlenen yüreğinde…

Kaskını çıkartırken evrenin sesini işittiği semaları düşündü.  O ilahi varlık olan Allah’ın yarattıklarının sesini duymak ve bu sese cevap vermek için kendinden geçişlerini… Kâinatın oluşumunu, insanın âlemde dirilişini, Yüce Allah’a olan aşk ile harekete geçişini ve kulluğunu idrak edip “İnsan-ı Kamil”  olmaya doğru yönelişini…

Ruhundaki huzur, sükûn ve saadet bütün bedenini sarmıştı şimdi. Uzun zamandır hissetmediği kadar iyi hissediyordu kendini. İşlerinden, sıkıntılarından, rüyalarından azade bir kulun, hakikatte yok oluşu ve olgunluğa ermiş, kâmil bir insan olarak tekrar kulluğuna dönüşünün huzuru gibi… Bütün varlığa, bütün yaratılanlara yeni bir ruhla, sevgiyle hizmet için yeniden, eskisi gibi olma heyecanı… Uzun bir aradan sonra tekrar sema döneceğini düşünmek bile büyük bir coşku ile sarıp sarmalamıştı bedenini, zihnini. Zira birkaç aydır Ateşbaz Dede’ye verdiği sözü de tutamamış, gidememişti Konya’ya, semaya. Ama şimdi sema ona gelmişti o gidemese de.

Sema gecesine kadar hastalarının rutin terapileri dışında hiçbir şeye kafa yormak istemedi Kerem. Hatta Fuat’ı bile düşünmedi, rüyalarına uğratmadı. Şimdi tek bir düşüncesi vardı; insana hizmet ederek, çile çekip daha sonra Şems-i Tebrizî’nin dediği gibi Dost’u görmek ve onunla beraber olmak için Mukâbele yapabilmek.

Yedi yüz yıldır var olmanın en temel şartının dönmek olduğu evrende, güneşin, dünyanın, ayın, yıldızların, vücudumuzdaki kanın ve canlıların topraktan gelip toprağa döndüğü, bütün âlemin Allah aşkı ile döndüğü gibi dönmek… Kendi ile karşılaşıp, insanı tanımak sonra Allah’ı anlamak ve onunla baş başa kalıp yaradılışın hakiki sebebini görmek, kâinatın “aşk” olduğunu hissedebilmek, sonunda da sen’in, ben’im bitip her şeyin “O” olduğu, gerçek başlangıç noktasına ulaşabilmeyi düşünüyordu…

Tören gecesi, namaz vaktinden az önce semahaneye girerek yerde ters vaziyette yayılmış olan kırmızı renkli Şeyh postunu sol omuzuna koyup izin için Şeyh Efendi’ye giden Meydancı Dede, istediği izini “Eyvallah!” cevabıyla aldıktan sonra, diğer dervişlerin duyabileceği şekilde ve özel bir okunuşla “Abdeste, tennureye sâlâ!” diye seslendi. Sonra her zaman yaptığı gibi postu tekrar semahaneye götürüp yaydı.

İşitilen bu nidânın ardından ezan sesi duyuldu. Mukâbeleye katılacak olan herkes abdestini tazeledi, tennurelerini tersine katlanmış olarak koltuk altına aldı. Kıbleye doğru diz üstü oturup Mevlâna’nın ruhuna üç İhlas, bir Fatîha okudular. Ardından, tennurelerinin yakasını öpüp baştan aşağıya geçirdiler ve tersi yüz edip, elifî nemed bağladılar. Deste-gül giydiler. Semazenbaşı hırkasını giydi ve ardından hepsi hırkalarını omuzlarına koyarak Meydancı Dede’nin “Buyurun ya hû!” davetiyle, sağ ayaklarıyla ve eşiğe basmadan semahaneye girdiler. En son giren Kerem’di.

Kıdemlerine göre, ayakları mühürlenmiş olarak, sol el sağ omuzda, sağ el sol omuzda, yani niyaz vaziyetinde Şeyh’in gelişini beklediler. Şeyh, Meydancı Dede’yle beraber semahaneye girip, selam verdi, bir an saniyenin binde biri kadar küçücük bir an Kerem’le göz göze geldi ve selâmına sessizce cevap aldıktan sonra, hep beraber namaz kıldılar.

Derken Mevlevi müzisyenlerden kurulmuş olan sazlar ve ayinhanlar eşliğinde icraya başlandı. Nâ’t okunduktan sonra postnişin ile semazenler yerlerinde oturmaya devam ederken Kudümzen başının sağ taraftaki kudüme ağır, ağır vurması ile birlikte Mukâbele içinde kendisini göstermeye başladı.

Birinci selâmın ardından semazenler hırkalarını çıkardı. Böylece dünyadan tamamen vazgeçmiş oldular. Semazenbaşı, Şeyh Efendi’den Sema için izin aldı. Semazenbaşı’nın sağ ayağı ile verdiği işaretin ardından  (Gerçek varlığınızın dairesinde dönün, istidatınıza ve yaratılışınıza uyun. İtaat edip amelde bulunun.) demesi ile sema başladı.

Birinci selâmla semazen, Allah’ın kulu olduğunu idrak etti. Sonra Allah’ın kudretine hayranlık duydukları ikinci selam ardından üçüncü selam aklın aşka kurban oluşu, Allah’a kavuşması ve son olarak dördüncü selamla insanın manevi yolculuğunu tamamlaması ve yaratılış gayesi olan kulluğa dönüşü gerçekleşti. Dört selamın ardından semaya giren Şeyh, sağ eliyle hırkasının yakasını açtı, sol eliyle hırkasının iki ucunu tuttu. Bu, gönlünü herkese açtığının bir ifadesiydi.

Şeyh, semanın sonunda ney taksimiyle postuna çekildi. Böylece semazenler, benliklerini egolarına mağlup etmiş oldu…

İnsan kalbinin atış ritminde vücut bulan tasavvuf musikisi eşliğinde; nasıl ki bir topaç kendi ekseninde etrafına aldırış etmeksizin dönüyorsa, döndükçe semaya yükselen helikopterin pervanesi, geceleri gündüz, gündüzleri gece yapan dünyanın bir ritüeli gerçekleştirmesi misali dönmüştü tüm semazenler Kerem’le birlikte…

Onlar, yek ahenk dönerken, melekler de sessizce bu seremoniye, arşın etrafında dönerek eşlik etmişlerdi.

Facebooktan yorum yazın
Sosyal medyada paylaşın

5 Replies to “Askıda Terapi Var “Modern Zamanlar Dervişi” Bölüm 21-30”

  1. İnsan bazen günün meşakatinden sıyrılıp gönüle ve ruha hitap eden yazılarla oksijen almak istiyor.
    Tekrar yüreğinize ve kaleminize sağlık…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir