ASKIDA TERAPİ VAR “Modern Zamanlar Dervişi” Bölüm 1-10

 

 

ASKIDA TERAPİ VAR

 

“Modern Zamanlar Dervişi”

(ROMAN) 

 

HÜMEYRA KAYA

2018

 Sevgili babam Şükrü Ayaz’ın anısına…

 Başlarken…

 

Büyük bir aşkla başladım her romanım da olduğu gibi bu romanı yazmaya. Ama bir farkı vardı bunun diğerlerinden. Aşk’a âşık bir aşk erinin dizeleriyle başladım hem esere hem eserdeki her bölümün ilk cümlelerine…

Bu, bir Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî kitabı değil elbet.

Bu, benim hikâyem de değil…

Bu, hayatın içine dâhil edilmiş bir felsefenin ışığını izleyenlerin, benim kalemimden dökülen hikâyeleri.

Ruhlarımızı aydınlatan güneşin ışığında yıkanan ayın, kişiliklerimiz üzerindeki yansımalarını ve bu yansımaların izlerini taşıyan roman kahramanlarının hikâyeleri…

Sufi bir terapistin “seyr-i süluk”una dâhil olan insanların aşkıyla, heyecanıyla, kaygılarıyla çırpınışlarına,  arayışlarına eşlik edeceksiniz bu romanda.

Güneş olmasa, ayın karanlıkta kalacağına tanıklık edeceksiniz bu yolculukta. Sonra hayatlarımızdaki güzelliğin kaynağına vakıf olacaksınız belki yine, yeniden.

Her şeyin kaynağı; sevgiyi,  aşkı birçok surette göreceksiniz kim bilir belki de…

Mevlânâ’nın deyişiyle: “Bütün kâinat birbirine sevgi ile bağlanmış/Çünkü gönlün anlasın ki, hepsine yer varmış/Sevgisiz insandan dünya korkarmış.”

İlahî aşka giden yolculuğun başında ve hayatın her safhasında her şeyin insanı sevmekle mümkün olacağını bir kez daha anımsamak gerektiğine inanarak belki de sizleri bu düşünceme ortak kılmak istedim.

Gerçek sevgiyi yüreğinde hâlâ duyan ve hissedebilen insanlar için bu romanım.

Uzun ve meşakkatli yazma sürecinde desteklerini benden esirgemeyen aileme ve dostlarıma gönülden sevgi ve minnetle…

 

    Hümeyra KAYA

     2018   ANKARA

 -0-

Son kez olacak biliyorum,

İçimdeki ses, dışımda aldığım nefes,

Saçlarımı okşayan şu rüzgâr son kez dokunacak belki de zihnime, bedenime.

Ruhumun girdabına kapılmış düşünceler, son tezahürünü yaşayacak sessizce.

Beynimi kemiren sorular, arkamda dolaşan insanlar nihayet bulacak

Ve ben, derin bir uykunun kollarında huzuru ararken

Zaman duracak, duracak zaman…

Son kez olacak, her ne olacaksa, son kez olacak…

Kapkara bir gecenin tanıklığında, çocukluğunun ve gençliğinin kutsal mabedine bakıyordu şimdi.  Tavafını tamamladığına dair bir inançla üstü tozlu nice hikâyeler bırakıyordu ardında. Karanlıkta oynaşan münzevi yalnızlıklar cirit atıyordu etrafında. Genç adam şimdi bir bir, içinde sakladığı, çamura bulanmış kederleri kutsayıp, huzuru mahşerden önce günah çıkarıyordu.

Durdu. Derin bir iç geçirme sesi karıştı gecenin koynuna. İhtiyar babasını düşününce iki damla gözyaşı karıştı rüzgârın bağrına. Cılız bedeni, titreyen elleri ile yaşına aldırmaksızın akıntıya ters yönde kürek çekişini, çırpınışını düşledi anılarında. Ama yetmedi, uçurumun kenarındaki bu genç adama, yetmedi bu çırpınışlar.

Hayatın anlamsızlığına, boşluğuna, insanların acımasızlığına içindeki isyana, peşinden kovalayanlara ne babası ne şifacısı ne de kendi söz geçirememişti işte.

Yaşlı dut ağacının heybetli gövdesine yasladığı sırtını doğrultup mehtabın gölgesinde yüzünü çevirdi gövdeye. Ağaç bile gövdesinin zarar gördüğü yerlere reçinesini akıtmıştı onarmak için. Oysa o, hayatın son demlerini yaşayan bir genç olarak artık böyle bir çaba sarf etmenin gereğine kendisini ikna edememişti. Şimdi sadece son şarkıların, son şiirlerin, belki de son bir duanın vaktiydi.

Çabalamıştı aslında ama tam ikna olacakken, aklını çelmek için söz dinlemez düşünceler, varlıklar doluşmuştu zihnine. Ve işte peşini bırakmayan o varlıklar, en nihayetinde, başarılı olmuşlardı…

Son bir kez yükselmek, en yükseğe, zirveye çıkmak istedi. Elleri ve ayakları,  gecenin karanlığına aldırmaksızın onu, yaşlı dutun gövdesinde yukarı, en yukarı taşıyordu. O tırmandıkça bir ürperti doluyordu bedenine. Kanı çekiliyordu yaprakların. Gecenin kasvetini, gecenin hayrını uğursuz bir baykuş müjdeliyordu. “Hu huhu hu..”

          Her zamankinden daha uzun bir süre uyuyacağım. Siz isterseniz buna sonsuzluk deyin…

Taşın toprağa, toprağın taşa musallat olduğu, karanlıktan başka rengin hâkim olmadığı bir geceydi. Soğuk zeminde zirveyi de görmüş genç bir adamın dibe vurmuş bedeni vardı şimdi. Artık tek hâkim renk kara değildi…

-1-

Bize gözün değil, gönlün gördüğü yürek gerek.

şlerdeki tabir değil, gerçeğe vuslat gerek.

                                                                   Mevlana 

Bir masalın son yaprağı koptu takvimden… Güneş ışınlarının sirayet ettiği esmer teni, boncuk boncuk ağlarken, baş aşağı çevirdiği toprak testiden düşecek bir damla suya muhtaç, kurak toprak misali dudaklarının vuslata ermeyi hayal ettiği su, ab-ı hayat olsa gerekti.

Hararetle esen rüzgârın savurduğu kum taneciklerinin, bedenine teması ve bu bilinmez yerde kucaklaşan yer ve göğün alevine mazhar olmanın narıyla şimdi hem bedeni hem zihni yanıyordu.  İri yeşil gözlerine siper olan uzun siyah kirpiklerine doluşan kum taneciklerini temizledi önce elleriyle. Ama nafile…  Yine kısmak zorunda kaldı gözlerini. Zira anında doluşuyordu söz dinlemez tanecikler, etrafta olup biteni gizlemek istercesine, gözlerine.

Alnının ortasında toplanıp el ele veren ter damlacıkları, horon tepercesine ayak vururken bir bir, şakaklarından aşağı süzülen ama süzülürken de farklı bir makama geçen yağız bir efe gibi diz vuruyordu zeybeğin iki yana uzayan kollarında. Elinin tersiyle bir çırpıda alnından şakaklarına süren gösteriyi noktaladı Zülâl.

“Allah’ım, bu bir kâbus olmalı! Biri beni çimdiklese ve uyanıversem şimdi bu rüyadan.” dedi içinden. “Hem de şimdi, hemen, buracıkta!”

Çok değil, biraz ötede, sağ yanında, medrese mi dese, külliye mi, bilemediği bir yapı vardı bir tek bu ıssızlığın ortasında. Yalnızca orası Firdevs-i Âlâ gibi göz kamaştırıcı bir güzellikle ışıldıyordu karşısında. Acaba orada kimse var mıydı? Kûzesini (Testi) uzatsa, suyla doldururlar mıydı? Kendi için değildi bu çırpınışı, bedeninde taşıdığı canının cananı içindi elbet. Ruhuna damladığı o ilk günden itibaren, sebebi varlığını ona adamıştı, sadece ona. Çok yorgundu. Beyaz elbisesinin etekleri arasında yorgun bedenini taşımakta zorlanan cılız bacakları titriyordu, sendeledi. Ama düşmedi. Bedeni gittikçe daha çok yük oluyordu sanki bacaklarına. Elini beline dayadı, yürüdü sağ yanına doğru.

Hayal gibi görünen o yere yaklaşınca, asma yaprakları arasında olgunlaşmış üzümleri gördü, çağıldayan derenin sesini işitti. Gördüğünden daha heybetli, daha tılsımlı bir yere geldiğini fark etti. Biraz daha dikkat kesildi gözleri, biraz daha kulak kabarttı, dinledi etrafını. Ağaçlar, yeşil dilleri ve topraktan uzanan elleriyle bir sırrı ifşa ediyor gibiydi. Sanki kuşlar, Allah’ı zikrediyor, çağıldayan dere Allah’ı tespih ediyordu. Etrafında raks eden böcekler, kelebekler; zerreden göğe kadar Hak güneşinin aşkıyla şarap içip raks ediyorlardı. Şaşkındı gördükleri karşısında. Gözlerini ovuşturarak yürürken yeniden baktı etrafına. Bir ses işitti derinden:

“Suyun, toprağın, gönlün dile gelmesini, gönül ehli duyar yalnızca.”

Beyninin ona oynadığı bu oyunu algılamak, sorgulamak istercesine irkildi, durdu birden. Tam o sırada, ak pak tennurelerinin içinde her an semâya hazırmış gibi görünen, sikkeli iki adam gördü. Adamlar, onu bahçe kapsında karşıladılar: “Seni bekliyorduk, buyur içeri.” diyerek kemer şeklindeki taş kapının iki yanına çekildiler. İçeri girmesi için ellerini önlerine birleştirerek hafifçe eğildiler, yol verdiler.

Zülâl’in iri, yeşil gözleri, kocaman açılmıştı. “Beni mi bekliyordunuz?!!!…” dedi büyük bir şaşkınlıkla. Hayatında ilk defa gördüğü bu yere ve karşısına ilk kez çıkmış olan bu insanların suratına manasızca baktı.

“ Yok, ben gelmeyeyim efendiler. Şu kırık testime Allah rızası için bir su doldurup verin yeter.” Korku değildi hissettiği bu ürperti ama kendinin de anlam veremediği bir duyguya kapılmıştı bedeni. Hiç tanımadığı bu insanların kendisini bekliyor olduğunu söylemeleriydi belki de sadece bu hisse vesile. Durdu, düşündü. “Ben neredeyim, bu insanlar kim?…”

Tam testiyi vermek isterken iki adam kayboldu gözden. Telaşlandı. Tek derdi bir damla suydu. Avluda yürüdükçe merakı ve hayranlığı artıyordu cennet mekân bu yere. Çöllerdeki vahayı andıran bu bahçede, çıplak ayakları latif çimenler üzerinde ferahlıyor, etrafa dal budak sarmış geniş yapraklı, bol meyveli, ulu ağaçların altında sadece bedeni değil, ruhu da serinliyordu.

“Allah’ım ne muhteşem bir yer burası, yoksa ben öldüm de beni cennet bahçene mi kabul buyurdun? Elbet bir su veren bulunur, hele bir yapının içine gireyim .” diye geçirdi içinden. O sırada kubbeli taş binadan, kuş cıvıltıları arasında etrafa yayılan içli bir ney sesi işitti. Huzur doldu yüreği. Neyin, her bir deliğinden çıkan nale, damaklarını nemlendirmişti. Büyülenmiş gibi çakılı kaldı olduğu yere. Biraz sonra aksakallı, yeşil cübbeli, gönül ehli bir adam çıktı taş binadan. Elinde koca bir sini vardı. Üzeri meyve doluydu. Bir de testi duruyordu sininin üzerinde. Nur yüzlü adam yaklaşınca, fark etti kendi testisi olduğunu. “Ne vakit vermişti ki o testiyi adama?”

“Ağaçlardaki dallar yapraklar şükreder, ne güzel yer; ne ferah âlem diye

Bülbüller, yumuk goncanın etrafında, sen ne yiyorsan bize de ver, derler.”

“Meyvenin kabuğu hayvan yemidir.

İçi arayan, kabuğu sevmez.

Sevgiliyi arayan, onu tende değil tinde(ruhta) aramalıdır “ kızım.

Al bunları ama sakın yeme. Canına can katacak bu meyveler. Ama zamanı geldiğinde!”

Zülâl, uzanıp tepsiden meyveleri almak istediğinde meyvelerin henüz olgunlaşmamış olduğunu fark etti. Aksakallı adam bir de heybe verdi ona. “Al, meyveleri içine doldur bu heybenin…”  Onlar Kerem için. Onlar Kerem’le olgunlaşacak… Şunu asla unutma, olgunlaşmayan meyveye el uzanmaz. Yedi vakit bekleyeceksiniz. Vakti gelince ben ona söyleyeceğim meyvenin olgunlaşıp olgunlaşmadığını!”  Şimdi sana söylediklerimi yabana atmadan git bu hayal teknesinden ve doğacak oğluna Kerem adını ver. O çok hayırlı bir evlat, çok sâlih bir kul olacak, kıymetini bil. Vakti gelince ona da söyleyeceklerim var elbet. Adı Kerem onun, bunu böyle bil!”

“Adı Kerem… Adı Kerem!…”

“Zülaal… Zülâl… Uyan! Hadi canım, hadi…  Aç gözlerini!…”

Tüm benliğinde derinden gelen fakat giderek uzaklaşan “Onun adı Kerem…” sesi yankılanıyordu. Elinde asası, sırtını dönmüş giden aksakallı, heybetli bu yaşlı adamın arkasından bakarken, hâlâ aklında aynı soru vardı ‘Kimdi o?’ Kafasını, anksiyetesi tutmuş hastalar gibi -aslında adamı görmek için- gözlerini açmadan, bir o tarafa bir bu tarafa nafile çeviriyordu Zülâl. Zira adam, çoktan gitmişti. Zaten sonrasında hemen açmıştı gözlerini. Kocasının, şaşkın bir ifadeyle bakan siyah gözleriyle karşılaştığında, aynı anda yaşlı dervişin sesini de işitiyordu “Onun adı Kerem!”

Şimdi kendini gerçek ve düşün bıçak sırtı çizgisinde, dengesini kaybetmeden yürümeye çalışan sirk cambazı gibi hissediyordu. Hangi ses gerçek, hangisi düştü? Sureti, aslından daha yakın hissetti bir anda.  Düş mü gerçeğe karışmıştı, gerçek mi düşe?

Dünya, bir düş müydü insanlar için? Gözümüzü kapatıp, Yaratan’ın huzurunda yeni bir hayata kavuşunca, dünyada yaşadıklarımızın hepsi bir düş olarak mı belirecekti hafızamızda? Zülâl, hayatın bir rüya, ölümün ise uykudan uyanma hali olduğunu söyleyen sûfîleri de okumuştu gençlik yıllarında. İnsanın, uykuda iken rüyada görülen bir takım şeylerin varlığına inandığını, rüya esnasında onlardan şüphe etmeyip, uyanınca rüyada gördüklerinin hiçbirinin aslının olmadığını da biliyordu. Dünya hayatı, ahirete nispetle bir uyku hali sayılabilirdi. Öyleyse içinde bulunduğumuz hayat, rüyadan başka bir şey değildi, ölünce uyanacağız, dediklerini de çok iyi biliyordu çünkü.

Liseden sonra okula devam etmemişti, edememişti ama üniversite mezunlarına ders öğretecek kadar çok okumuş yetiştirmişti kendisini. Ailesinin durumu pekiyi olmadığı için erkek kardeşini okutabilmişlerdi ancak. Ama kardeşinin üniversitede okuduğu ders kitapları dâhil, eline geçen her tür kitabı istisnasız okumuştu.  Hatta o yıllarda ağabeyinin üniversite projelerini hazırlayıp ağabeyinin yapamadığı ödevleri bile yapmıştı. Zülâl, güzel olduğu kadar zekî bir kadındı.

İşte o yıllarda, babasının kitaplığındaki diğer kitapların yanı sıra dinî kaynakları da okumuştu. Bu sebeple hiç yabancı değildi sufî dedelere ve onların ulvî sözlerine. Babasıyla bir kez Şeb-i Arûs törenlerine gitmişti genç bir kızken. O gün semazenlerin raksına âşık olmuştu. Hatta içten içe ahd etmişti, bir gün şayet çocuğu olursa onun da semazen olması için elinden geleni yapacaktı. Bu sabah gördüğü bu rüya sanki ahde vefa istiyor gibiydi.

Kerem, annesinin etkisinden hiçbir zaman kurtulamadığı bu rüyayı ilk duyduğunda, henüz çocuktu. O zamanlar, çok anlam verememişti işittiklerine. Zamanla, beklemesi gereken yaşlı bir derviş olduğunu düşünmeye başladı. Her gece, rüyasına, annesinin anlattığı o aksakallı dedeyi konuk edebilme umuduyla başını koydu yastığa. Ama nafile… Yıllardır, arada bir de olsa, onun da rüyalarını süsleyen yeşillikler arasındaki kubbeli boş yapı hariç bu rüyayı anımsatacak hiçbir şey görmemişti gayb âleminde. Çocuklukta tanıştığı, üniversite yıllarında merak saldığı bu âlemin ve tasavvuf felsefesinin içine girdikçe, onu gittikçe daha derinlere çeken bir el olduğunu fark etmeksizin bir yol çizdi kendine. Can kuşunun, ten tuzağından kurtulup zihin defterinin aşk âlemine daldığı bu eşsiz sahrada dolaşmaya başladığı o günlerde;

İnce, uzun, çetrefilli ve uhrevî bir yolda yürüyordu artık.

-2-

İnsan, evrende, evren insanın içinde.

                                                                Mevlana

Kerem’in yüreği, bu sesi dinlerken her zaman olduğu gibi yine zamansız, lâmekân bir âleme akıyordu. Gün batımında, önünde uzanan ummana dalmış, yeşile çalan gözleriyle buluşan münzevi yüreği, şimdi kim bilir hangi sularda raks ediyordu. Her akşam olduğu gibi o akşam da yine; dudağında yarım kalan bitmemiş son sözcükler misali, bir rüyanın yolunu gözlüyordu neyin nefesinde.

Geniş alnına dökülen siyah dalgalar, ensesini saranlardan daha sık değildi aslında ama bazen sanki hiç güneş görmemiş yüzünü kapamak için yarışırcasına kalın yay gibi kaşlarını aşarak doluyorlardı hafif çekik gözlerinin önüne. Kenarlarına kalemle kontur çizilmiş gibi belli belirsiz bir tebessümün asılı kaldığı dudakları, haşarı çocuk görüntüsü altındaki ince, uzun, saf çehresiyle herkesten farklı, tuhaf, güven verici bir insan hissi uyandırıyordu etrafında. O konuşunca, sesindeki derinlik ve sükûnet çevresine huzur veriyordu. O konuşunca, herkes susuyor, onu dinliyordu. Üflediği neyin sesi gibi içli, buğulu ses tonu en fırtınalı yürekleri bile dinginleştiriyordu.

Aşkla bağlı olduğu mesleği, onun için biçilmiş bir kaftan gibi, belki de sırf bu yüzden, oturuyordu üzerine. Huzur veriyordu, güven veriyordu ve hepsinden önemlisi tüm hastalarının ruhuna temas edebildiği, onarabildiği için en derinde kanayan yaralara bile sihirli bir el değmişçesine merhem oluyordu.

Üzüm aroması, gizemli bir kokunun oluşturduğu tütsünün rayihası, odanın içine dalga dalga yayılıp etrafa sirayet ederken Kerem, mana âlemine yolculuğunun bir aracı olan neye üflemeye devam ediyordu. Belki de bu, her gün, onlarca hastasına uyguladığı terapilerin, kendisine özgü özel bir varyasyonuydu.

Çocukluğunda tanıştığı ama Galata Mevlevihane’sine gitmeye başladığı o soğuk kış günlerinde âşık olduğu bu ses, garip bir şekilde cezbetmiş, bağlamıştı onu kendine. Cümle kapısından girerken daha, bel hizasında düğümlenmiş o iki zincirin üstünden değil de altından geçmenin manasını bilmeden, yani kibir ve dik başlılığı engellediğini, nefsin terbiyesi hususunda atılan bir adım olduğunu bilmeden geçmişti o zincirlerin altından. Bahçeden yükselen ney sesinin cazibesine kapılmış meczup gibi yürüyor görünse de aslında yaşanan, seyr-i süluku’nun başladığı o ânın ölümsüzleştirdiği bir zamandı yalnızca.

Kerem birden, dudaklarını üflemekte olduğu neyden uzaklaştırdı. Ali Hulusi Dede Efendi ve onun sözleri geldi aklına. O gün… Neyzen Ali Hulusi Dede ile neyinin sesine âşık olduğu gün tanışmıştı.  Ne zaman ney üflese minnetle yâd ederdi ustasını. O, bir başka üflerdi neye. Onun üflediği neyin sesi, çocukken çok dinlediği sema törenlerindeki ney sesinden daha nalandı. O sebeple Kerem, daha ilk tanıştıkları gün, neyinin sesinin nasıl bu kadar etkileyici olduğunu sorduğunda, Dede Efendi ona Mevlana’nın dizeleriyle yanıt vermiş ve:

“ Neyi dinle ki neler söylüyor, Allah’ın gizli sırlarını tekellüm ediyor. Yüzü sararmış, içi boşalmış, başı kesilmiş ve neyzenin nefesine terkedilmiş olduğu halde dilsiz, kelamımız Huda, Huda diyor.” demiş ve eklemişti:

“Bak evlat, ney ile insan-ı kâmil, birbirine çok benzer. Çünkü ney, yetiştiği kamışlıktan kesilip ayrılmış, göğsüne ateşten delikler açılmış başına, ayağına, boğumları arasına madenî halkalar hatta teller takılarak, koparıldığı yerdeki rutubetten mahrum bırakılmıştır. Bu yüzden ney, kupkuru ve sapsarı kesilmiştir. Üstelik içerisi tamamıyla boştur, ancak neyzenin nefesi ile dolar. Kendi başına kalırsa ne sesi çıkar ne sedası. Vazifesi, neyzenin dudakları ile parmaklarına alet, onun istediği nağmelerin zuhuruna vasıta olmaktır. Ney, bildiğimiz neydir. Mecazen ise insan-ı kâmildir. Lakin her ikisinde de ortak olan cazibe vatan hasretidir.”

Konya’dan İstanbul’a taşındığı üniversite yıllarından beri bu üç odalı, üç katlı evde oturuyordu Kerem. Boğaz’a nazır bu evin birinci katını, mezun olduktan sonra terapileri için ofis, üst katlarını da yaşam alanı/evi olarak düzenlemişti kendisine. Mesleğinin ilk yıllarında kiracı olduğu bu evi o kadar çok sevmişti ki mesleğinin beşinci yılında satın almıştı. Zira bu mekân ona sonsuz bir huzur veriyordu.

Yorucu bir günün sonunda yine iyi gelmişti bu ney seansı. Kafasını kaldırdı, duvardaki saate baktı. Yedi olmak üzereydi. Kalktı, buzdolabını açtı. Neredeyse yiyecek hiçbir şey kalmamıştı. Yakında bir alışveriş merkezi vardı, gidip bir şeyler almasının iyi olacağını düşündü. Merdivenlerden indi, ofisin pencerelerini kontrol etti ve kapıyı kapatıp, küçük kamelyanın önünden yürüyerek asma yapraklarının arasından evin arka bahçesine geçti. Üstü çinko tente ile örtülmüş küçük ahşap garajın kapısını açtı. Duvarda asılı duran kaskı başına takıp montunun fermuarını çekti. Siyah, parmaksız deri eldivenlerini giydiğinde, arkadaşlarının değişiyle yine Modern Zamanlar Dervişi’ne dönüşmüştü.

Chopper motosikletini alışveriş merkezinin parkına bırakıp markete doğru yürürken üniversite yıllarından tanıdığı ve sık görüşmeseler de her karşılaştıklarında daha dün ayrılmışçasına taze kalan dostluklarından hiç taviz vermedikleri eski dostuyla karşılaştı.

Tuna eski dostunu görmekten duyduğu memnuniyetle “Ooo dostum, seni buralarda görmek ne güzel!” dedi.

“Ben buradayım da asıl sen kayboldun. Yoksun ortalarda epeydir. Biliyor musun, aynı karabatak gibisin. Bir görünüp bir kayboluyorsun.”

İki arkadaş ayaküstü birbiriyle şakalaşarak sohbet ederken Tuna’nın dalyan gibi ince uzun bedeninin yanındaki çıtı pıtı, narin yapılı kız arkadaşı öylece durmuş onları izliyordu. Neden sonra Tuna hatırlayarak “Ya affedersin Sedef ‘çiğim. Sizi tanıştırmadım. Bu adamı görünce hep böyle oluyorum. Kerem… Benim sevmekten hiç vazgeçmeyeceğim dostum, kardeşim.” Sonra Kerem’e dönerek “ Sedef, çok değer verdiğim, iş arkadaşım.”

Kerem, gözlerinin önüne doluşan dalgalı siyah saçlarını sol eliyle geri atarken sağ elini Sedef’e uzatarak: “Memnun oldum Sedef Hanım. Kusurumuza bakmayın lütfen.” diyerek mahcubiyetini dile getirdi. “Biz, bir araya gelince Edi’yle Büdü gibiyizdir. Birbirimizle uğraşmayı da üniversite yıllarından beri çok severiz. Bir anda etrafımızda olanları unutur, kendi boyutumuza geçeriz.” diye toparladı durumu.

Tuna, Kerem’in çocuk ruhunu canlandıran yapısı ile Kerem’in kendini yanında en rahat hissettiği arkadaşı, hiç olmayan kardeşi gibiydi. O yüzden ne kadar uzun süre görüşmemiş de olsalar hep kaldıkları yerden devam edebiliyorlardı yaşantılarına.

Kahverengi, beline kadar uzayan saçlarını tepeden bir atkuyruğu ile toplamış bu çıtı pıtı genç hanım da elini uzatıp tanışmaktan duyduğu memnuniyeti ifade ederken cam gibi parlayan yeşil gözlerini fark etmemek imkânsızdı. Belli ki işleri bitmiş çıkıyorlarken karşılaşmışlardı ama buna rağmen Tuna,

“Vaktin varsa bir çay içelim mi ?” dedi.

“Senin için her zaman var, bilirsin.” diye gülümseyen Kerem “Ama Sedef Hanım’la programınızı bölmüş olmuyorsam tabii…” diyerek nezaketi de elden bırakmadı. İki arkadaş, üniversite yıllarından gelen alışkanlıkla omuz omuza kenetlenen kollarıyla eski günlerdeki gibi şakalaşırken Sedef, kibar bir tavırla, mırıltı halinde “ Rica ederim, ne demek…” dedi. Pek sakin, içe kapanık bir kıza benziyordu. Sorarsan söylüyor, sormazsan sesi bile çıkmıyordu. Başta Tuna yanında Kerem ve onun yanında Sedef, boy sırasına dizilmişçesine Daltonlar misali yürürken Tuna, Sedef’e dönerek:

“ Bak Sedefçiğim, Kerem bir psikolog. Ama o, öyle bildiğin psikologlara benzemez.” Tuna, Kerem’i anlatmaya çalıştığı sırada bir kafeye oturmuşlardı bile.

“Bir psikolog olarak özellikle terapilerinde sadece tıbbi tedaviler uygulamadığı, mistik yöntemlerle doğaüstü, ruhani güçlerle de tedaviler yaptığı için biz ona derviş diyoruz kendi aramızda. Ama öyle eski zamanlardan çıkıp gelmiş de günümüze monte olmuş türden. Yani modern zamanlar dervişi…”

“Aaa çok enteresan. Çok merak ettim nasıl çalıştığınızı?” dedi, ince dudaklarının arasından sızan cümlelerle, yine çekingen bir tavırla.

“Yok, Sedef Hanım bunlar abartıyor öyle doğaüstü güçlerim filan yok benim. Sadece hayat felsefem biraz farklı olduğundan öyle diyorlar. Doğu ve batı kültürlerini, tıbbı ve alternatif tıbbı harmanlamayı seviyorum. Bu da onlara çok farklı geliyor sanırım. Bazen aklın kavrayamayacağı gerçekleri mistik yollarla yorumluyorum gibi düşünün.”

Tuna, Karadeniz insanına has bir çeviklikle söze karıştı hemen:

“Bakma sen ona, tevazu gösteriyor yine. Türkiye’nin dört bir yanından insanlar geliyor ona tedaviye. Hatta bazen o da günlerce, gecelerce kayboluveriyor ortadan. Hâlâ bana bile söylemiş değil nerelere gidiyor, kimlerle görüşüyor… Bana eski dost filan diyor ama onun asıl sırdaşı, dışarı park ettiği o demir yığını!” Tuna, bu sözleri söylerken göz ucuyla da Kerem’i takip ediyordu. Zira biliyordu ki arkadaşı, motosikletine laf söylenmesine çok içerliyor hatta zaman zaman ona bu yüzden kızıyordu bile.

Kerem, Tuna’nın bal rengi gözlerindeki muzip bakışı tanıdığı için hiç ses çıkarmadan başını sallayarak hafifçe tebessüm etti. Kızacak gibi yaptı ama kızmadı. Bu defa hafif bir tebessümle ucuz atlatmıştı Tuna. Kerem, tüm bu şakalaşmalar yaşanırken göz ucuyla Sedef’i izliyordu. Onun çekingen tavırlarını, buğulu bakışlarını, her an ağlamaya hazırmışçasına bekleyen ifadesi altında ezilen ruhunu hissetti yüreğinde. Sonra Tuna’nın hareketli, konuşkan hatta geveze denilebilecek kişiliğinin aksine, durgun suların bağrına saklanmış bir inci tanesine benzeyen Sedef’i süzdü. Gülümseyen gözlerinin altında, bir sıkıntısı var gibiydi. Gülümsemesinin altına gizlediği garip olduğu kadar karamsar bir enerji algılıyordu onda. Durdu, biraz sessizce bekledi. Sonra yardıma ihtiyacı olan bir geminin S.O.S sinyallerini almışçasına:

“Sedef Hanım, bir gün ofisime de beklerim. Belki bir terapi su serper yüreğinize. Yanlış anlamayın, ben de her akşam kendime de terapi yapıyorum. Her insanın günlük sıkıntıları vardır hayatta. Bu seanslar insana İyi gelir, sizi rahatlatır.” Gülümseyerek “Hem, sizin için de ‘askıda bir terapi’ miz olur her zaman merak etmeyin.” dedi.

Tuna “ Ooo Sedef’ciğim, bir bilsen gerçekten ne kadar şanslısın. Kerem’den bir seans ayarlamak…  Öyle böyle değil, çok zordur, çok. Hiç boş vakti yoktur onun. Bence kıymetini bil ve bu fırsatı sakın kaçırma derim.” dedi gülümseyerek. Bu spontan gelen teklife, içten içe memnun da olmuştu. Kumraldan sarıya çalan asker kesimi saçlarının üzerinde duran güneş gözlüğünü alıp gömleğinin yaka cebine yerleştirirken ince, uzun, kemikli yüzüne sevecen bir ifade yayılmıştı. Onunla ilk kez karşılaşan insanda, işletme mezunu bir genç değil de askeriyede görev yapan bir pilot izlenimi bırakan karizmasının aksine, doğal yapısına sirayet eden sevecenlikle tebessüm ediyordu yine.

Aslında Sedef de memnun olmuştu olmasına ama “Askıda terapi”yi anlayamamıştı. Ne demek istemişti ki Kerem bu ifadeyle?

O yüzden, şaşkın bir ifadeyle “ Askıda terapi?… Cahilliğimi mazur görün ama terapinin askıda olanını daha önce hiç duymamıştım.”

Kerem, açıklamak için oturduğu yerden doğrulurken Tuna, hızlı bir girişle lafı Kerem’in ağzından aldı.

“Bak Sedef ‘çiğim, işte bu da az önce sana bahsettiğim, Kerem’e has uygulamalardan biri! Başka hiçbir yerde rastlayamazsın bu böyle bir terapiye. Benim arkadaşımın gönlü zengin, kalbi yumuşak. İhtiyacı olanın yanında her daim…”

Kerem, büyük bir tevazuuyla “ Abartma istersen yine Tuna.” dedi kibarca. Sonra arkadaşının abartmadan anlatamayacağı düşüncesiyle sözü, uzatmasına fırsat vermeden devraldı. Askıda ekmek ya da kahve, uygulamasını duymuşsunuzdur herhalde Sedef Hanım. Bunu da onun başka bir versiyonu gibi düşünün. Sorunu, sıkıntısı olan, stresten yorgun düşen, zihnini bedenini rahatlatmak isteyen ama bunun için maddi imkânı olmayanlarla, eş, dost ve yakınlarımız için uyguladığım bir yöntem bu.

Bazen, durumu iyi olan hastalarım gelip bir seansa iki seans parası ödeyerek “Biri askıya!..” derler. Böylece bir hayır işlemenin huzurunu da terapinin sonunda kendi hanelerine yazarak, daha büyük bir rahatlamayla çıkarlar ofisten. Sekreterim bunları ayrı not alır. Kimi zaman üniversite öğrencileri, kimi zaman eşinden para alamayan hanımlar ya da geçim sıkıntısı çeken beyler gelir sorar. ‘Askıda terapi var mı?’ diye. Varsa onu kullanırlar yoksa benim her zaman askımda böyle insanlar için kendi haneme ayırdığım sınırsız terapilerim olur. Amaç,  insanlara yardımcı olabilmek…”

Tuna, dayanamayarak yine söze karıştı “Nasıl duymazsın Sedef ’çiğim! Adam, daha mesleğinin ilk yıllarında “Askıda Terapi Var” başlığıyla birçok gazeteye sürmanşet oldu. Hatta yurt dışında basılan bazı gazeteler bile röportaja geldi, ilginç buldukları için. Zira böyle meşakkatli bir hizmeti ücretsiz yapan bir terapist görülmemiştir daha. ”

“Eveeet… Sanki böyle bir şey hatırlıyorum hayal meyal.” dedi Sedef.

Tuna, o sırada elindeki akıllı telefonun ekranında bahsettiği haberi bulmaya çalışıyordu ki:

“Hah… Bak, işte… !” diyerek tirajı yüksek ulusal gazetelerden birinin internet sayfasında yer alan, geçmiş tarihli haberi gösterdi Sedef’e.

“Askıda ekmek, askıda kahveden sonra askıda terapi var uygulamasıyla, psikolojik desteğe ihtiyacı olan insanlara karşılıksız uzanan yardım eli… Genç terapist Kerem Tahir, üniversite yıllarında aklına koyduğu uygulamayı hayata geçirdi. Şimdi, terapistin muayenehanesine akın akın gelen hastalar, şifa bulmak için genç terapistin kapısında sıra bekliyor.”  Yazının devamında Keremle yapılmış uzun bir mülakat ve bolca fotoğraf yer alıyordu.

“Çok enteresan… Bir o kadar da takdire şayan bir durum, Kerem Bey…” derken övgü sözlerinden pek hazzetmeyen Kerem, lafı değiştirdi. Konuştukları konuya kaldığı yerden hiçbir şey yokmuş gibi devam etti.

“Bunlar gelip geçici hevesler tabii. Bu fani dünyada, nefsini terbiye etmek ve özündeki birliğe ulaşabilmeyi başarmak daha önemlidir Sedef Hanım. Kimi hastalarım kişisel ihtiraslarından tamamen sıyrılmak, mutlak bir birlik halinde tüm insanları kucaklamak ve kâmil bir insan olmak ister. Bu, aslında farklı bir boyuta geçme isteği gibi zor bir sürecin beklentisidir. Evet, öyle kolay olmasa da onlara yardımcı olmayı da kendime vazife addederim. Zira hâlihazırda; ne kadar sosyalmiş gibi görünen insanlar olsak da zamanında ilkel insan olan biz Âdemoğullarının, kâmil insan olma yolunda, almamız gereken daha çoook mesafemizin olduğu inancındayım.”

Sedef, Kerem’i büyük bir ilgi ve hayranlıkla dinliyordu. Sesindeki o kutsanmış buğu onu da diğer insanlar gibi hemen cezbetmiş, etkisi altına almıştı. Bu ulvî düşünce karşısında duyduğu hayranlığı gizlemeden “Ne kadar güzel  ne kadar naif bir düşünce!…” dedi. Kendisini, Kerem’e gittikçe daha yakın hissetmenin rahatlığıyla konuşuyordu şimdi.

“Teşekkür ederim Sedef Hanım. Ama asıl, bu düşünceleri ruhumuza üfleyene şükretmek gerek…

Bir düşünsenize, evren, gerçekten de mükemmel bir şekilde yaratılmış ve büyük bir nizamla hareketini sürdürmeye devam ediyor. Tabii evrendeki her yıldızın, her varlığın ve her cismin bu büyük ve ilahî plan içerisinde bir yaradılış gayesi ve vazifesi olduğunu unutmadan düşünmek gerek. İnsanoğlu, her dönem, evreni ve buradaki yaşama amacını anlamanın peşinden koşmuştur.

Kâinatı, dünyayı ve en mühimi insanı, yani kendisini anlamaya çalışmıştır insan. Bizler de naçizane böyle bir döngünün içinde, bizi yetiştiren insanlardan aldığımız feyzle, diğer insanlara hizmet verme görevimizi yerine getirmeye çalışıyoruz. Keşke daha fazlasını yapabilsek.

Yemek, içmek, nefes almak gibi sıradan olduğunu düşünüp önemsemediğimiz şeyler gibi ruh sağlığımız da çok önemlidir. Aslında toplumda gördüğümüz; şiddet, vahşet, intihar, hoşgörüsüzlük haberleri hep bu durumun ciddiyetinin farkında olunmaması yüzündendir.

Ama bugün ne hasta olanlar bu rahatsızlıklarının farkında ne de farkında olanlar bunun kabulünde ne yazık ki. Oysa nasıl ki üşütüp öksürüyorsak, ateşlenip havale geçirebiliyorsak, yoğun iş ve stres yüzünden depresyona girebiliyor, psikolojik bunalım geçirebiliyoruz. Bunlar, diğer fiziksel rahatsızlıklarımız gibi olağan rahatsızlıklardır. Ama tedavi edilmediği takdirde müzminleşebilir, ciddi sorunlara neden olabilirler.

Hz. Mevlana ‘İnsan, büyük bir şeydir ve içinde her şey yazılıdır. Fakat karanlıklar ve perdeler bırakmaz ki insan, içindeki o ilmi okuyabilsin. Bu perdeler ve karanlıklar; bu dünyadaki türlü türlü meşguliyetler, insanın, dünya işlerinde aldığı çeşitli tedbirler, gönlün sonsuz arzularıdır.’ der. İşte ben de elimden geldiğince insanların içinde olan kendi gerçekliklerini bulma yolunda, onlara yardımcı olmaya çabalıyorum.”

Sedef, Kerem’in tevazuundan, bilgeliğinden, derinliğinden, içtenliğinden o kadar etkilenmişti ki bu sohbet hiç bitmesin istiyordu. O konuştukça, huzur buluyor, ruhunun derinliğinde kopan fırtınalar duruluyordu sanki.

“Ne kadar güzel anlattınız Kerem Bey. Çok doğru söylüyorsunuz, toplumumuz hâlâ psikologlara deli doktoru gözüyle bakıyor ne yazık ki. O yüzden de gitmeye çekiniyorlar, gidenlere de farklı bir gözle bakıyorlar.”

Sedef, bunları söylerken ilk randevusu için geri saymaya başlamıştı bile çoktan…

Tuna, bu sohbet sırasında kendini dışlanmış gibi hissederek söze karışmak istedi. Biraz iğneleyici biraz da müstehzi bir ifadeyle yerinden doğrulur gibi yaparak: “İyi o zaman, bana müsaade, ben kalkayım…” dedi. Sedef ve Kerem, Tuna’yı sohbetin dışında bıraktıklarını işte o anda fark ettiler.

 

-3-

Her zorluğun sonunda doğan bir ışık vardır.

Eğer elleriniz diken yaralarıyla kan revan içinde kaldıysa;

Güle dokunmanıza çok az kalmış demektir.

                                                                          Mevlana

Saman renginden bir iki ton daha koyu saçlarını tepesinde kuş yuvası misali bir topuzla tutturan Sedef, ay parçasına benzeyen yüzü gibi aydınlık bir ses ve kendinden umulmayacak bir canlılıkla “Askıda terapi var mı?” diye seslendi. Önce, çekingen bir tavırla kapı aralığından kafasını uzattı odaya, sonra burnuna gelen sandal ağacı ve limon karışımı kokunun da etkisiyle ufak tefek, zayıf bedenini yavaşça sürükleyerek giriverdi içeri. Huzur veren sadece bu koku değildi. Odayı kaplayan ney sesi de büyüleyici atmosferin bir parçası gibi görünüyordu.

Kerem’in asistanı Elif, siyah çerçeveli, koca gözlüklerinin ardında parıldayan gözlerle “Hoş geldiniz!” dedi. “Askımız hiç boş kalmaz bizim. Kaydınızı alayım uygun bir zaman için randevu vereyim. İsminizi rica etsem?” Elif’in sözleri, ney sesinin derinliğinde kaybolurken Sedef, Elif’in arkasında asılı duran vav harfini inceliyordu. Sarı, altın yaldızlı çerçevenin içerisinde yazan bu harfin altında

“Edep’tir Vav.

Huşudur, huzurdur,  hudu’dur.

Birliktir, dirliktir.

Sevgidir, sevdadır, AŞK’tır.

Vuslatın ta ortasıdır.

Söylendiğinde buse gönderir.

Rüyanda gör; ihtiyacın giderilir.”

yazıyordu.  Diğer duvarda Sokrates’in “Aşk, insan ruhunun İlahî güzelliğe duyduğu açlıktır.” yazıyordu.  Bir diğer köşede ahşap sehpanın üzerinde ışıklı bir fanusun içinde göz kamaştıran bir semazen figürü vardı.  Koca bir Mevlana tablosu da asılıydı duvarda. Rahat koltuklar, sırasını bekleyen insanlar… Çok canlıymış gibi görünen gözlerinin içinde belli belirsiz hissedilen solgun ışık, neredeyse hissedilmeyecek kadar azalmış, ruhu aydınlanmıştı bu odada. Elif, bir süre etrafını hayranlıkla süzen Sedef’i bekledi ve sonra yeniden seslendi.

“Hanımefendi, isminizi rica edebilir miyim?”

Bu kez duydu kendisine hitabeden sesi. “ Affedersiniz, bir an kendimden geçtim. İsmim, Sedef… Sedef Birhan.” Biraz da kendisini kaybetmekten utanarak söylemişti adını. Al al olan yanaklarını fark eden Elif:

“Teşekkür ederim Sedef Hanım. Dert etmeyin, buraya ilk kez gelen herkes benzeri tepkiler verir. Sizin için de uygunsa Kerem Bey’in son terapisi saat 18.00’de. Sizi de, eğer gelebilirseniz 19.00’da alalım?”

Hiç düşünmeden “ Tabii… Tabi gelirim.” dedi Sedef.

Tam o sırada Kerem, içerdeki hastasını yolcu etmek üzere çıktı odasından. Karşısında Sedef’i görünce çok şaşırmadı. Biliyordu geleceğini, hissetmişti. Gayet doğal bir ifadeyle “ Hoş geldiniz Sedef Hanım.” dedi sonra dönüp Elif’e “ Sedef Hanım’la saat kaçta görüşebileceğiz?” diye sordu.  Aldığı cevabın ardından “ Peki o zaman, saat 19’da görüşmek üzere dedi Kerem.  Kusura bakmazsan sıradaki hastamı bekletmek istemiyorum.” diyerek hastasıyla bürosuna girdi.

Aydınlık bir odaydı. Güneş ışığı sağlı sollu ahşap çerçeveli iki pencereden içeri dolarken, hastasının konsantresi bozulmasın diye ardında bulunan yere kadar uzanan koca pencerenin storlarını yavaşça yarıladı Kerem. Çiçek bahçesi ferahlığında koyu renk geniş ahşap masanın önündeki renkli koltuklardan birine oturdu önce Ela.

“Hiç değişmemiş, hâlâ aynı… Huzur veriyor bu oda bana Kerem Bey. Hatırladınız beni değil mi?”

Şöyle bir etrafa göz gezdirdi… Masayla takım konsolun üzerinde sağlı sollu duran aile fotoğrafı, küçük semazen figürü ve tam ortada koca bir cam çanağın içine serpiştirilmiş akik, aquamarin, aragonit, aytaşı, kehribar kuvars ve adını hatırlamakta güçlük çektiği daha bir sürü renkli taşın ortasında, mavi- mor karışımı kocaman bir ametist taşı kurulmuş yatıyordu. Doğadaki mucizevî akışın şifalı birer temsilcisi olduklarına çağlar boyunca inanıla gelmiş bu taşlara insanlar, etrafa yaydıkları enerji ile birçok derde deva olmaları nedeniyle hep sahip olmak istemişti.

Yıllar önce ilk gelişinde de bu taşlar Ela’nın dikkatini çekmişti. O zaman Kerem ona taşların oluşum hikâyesini uzun uzun anlatmış ve “Oluşum ve gelişimlerini milyonlarca yılda tamamlayan bu değerli taşlar, sürekli olarak içlerine, güçlü elektromanyetik enerji de depolarlar. İşte insanları şifalandıran şey, taşların içindeki mineral yapılarıyla bir araya gelmiş olan bu elektromanyetik güçtür.” demişti genç Ela’ya. Bir de:

“ Marifet nedir bilir misin?” diye sormuş, sonra Mevlana’nın bir dizesiyle hemen kendisi yanıtlamıştı sorduğu soruyu.

“Marifet, taşlara bakan gözlerin çiçekleri görmesidir!” demişti.

Kapı ve pencerenin olmadığı tek duvar, tekli koltukların arkasında, masanın karşısında duran duvardı. Orada da hastaların uzanabileceği çok rahat görünen nefti yeşil tek kollu, uzunca bir koltuk vardı. Önünde de Kerem’in oturduğu aynı renkte tek parça berjer koltuk.

“Evet, tabii hatırladım Ela Hanım.” Önünde duran bilgisayarında 9- 10 sene öncesine ait kayıtların yer aldığı dosya açıktı. Daha üniversite öğrencisiyken gelmişti ilk kez Ela. O zamanlar, ekonomik durumu pek müsait olmadığı için askıdan ziyaretlerle şifa bulmuştu. Fakir bir ailede yetişmiş çok zeki bir kızdı. Boğaziçi Üniversitesini burslu kazandığı için ailesine yük olmadan okuyabilmişti üniversiteyi. Demek durumu hayli düzelmişti ki bugün kayıt yaptırırken” Bir de askıya!” diyebilmişti.

“Hayli zaman geçmiş görüşmeyeli. Ama kazandığınız özgüvenden hiç taviz vermediğinizi hissediyorum bugün mutlulukla. Ve içimden bir ses, bambaşka bir sebeple bugün burada olduğunuzu söylüyor bana. Mevlana Hazretleri’nin söylemiyle “ Kalp deniz, dil kıyıdır. Denizde ne varsa, kıyıya o vurur. Bunca zamandır kıyıya vuranlar birikmiş olmalı.”

Ela, bu uzun hikâyeye nereden başlayacağını bilemedi. Ama artık içinde kopan fırtınaları dizginleyememenin verdiği yorgunlukla en baştan başlaması gerektiğini bilerek düşürdü omuzlarını Kerem’in karşısında. Gözaltlarında hafif makyajın kapatamadığı koyu halkalar, bebeksi beyaz tenine kontrast oluşturuyordu. Hâlâ çok güzeldi. Hatta okul yıllarındaki o çocuksu ifade neredeyse aynen duruyordu. Aslında, o da hayatı boyunca hep mücadele etmek için doğmuş güçlü karakterli insanlardandı. Ve Kerem de Ela’nın bu dünyada en güvendiği kişilerden birisiydi. Öğrencilik yıllarında dolmuştu bu his yüreğine. Çünkü onun yanında içine, bilemediği tarifsiz bir huzur doluyordu.

Bir anlık sessizliği bozan Kerem “İstersen koltuğa geçelim, uzan, daha rahat anlatırsın…” dedi.

Ela, ikiletmedi bu sözü. Ayağa kalktığında Kerem, hastasının eskisine göre daha zayıflamış olduğunu fark etti. İnce uzun siluetin derininde kopan fırtınaları şimdi o da hissediyordu. Koltuğa, ensesinde topladığı uzun sarı saçlarındaki tokayı çıkararak uzandı. Tokanın, uzanırken başını rahatsız ettiğini daha önce tecrübe etmiş olmanın verdiği bir pratiklikti bu. İsmiyle müsemma ela gözlerinin içindeki buğu, içindekileri eskisinden daha fazla gizliyordu. Koltuğa uzandı, önce gözlerinin rengini ve düşüncelerini bir araya toplamak istercesine boş boş tavana baktı. En başından başlamak için kapattı gözlerini ve bir bir dile geldi yaşadıkları.

 

-4-

İnsanları tanımak için tüm gücünüzü verin ama

tüm sevginizi vermeyin.

Onları tanımaya başladıkça verdiğiniz sevgiye acıyacaksınız.

                                                                                                  Mevlana

Marmara’nın maviliğinde martı çığlıklarının rüzgâra karıştığı; sokakta yürüyen insan seslerinin, motor seslerine hapsolduğu, trafiğin keşmekeşliğinden sıyrılan bir iş günü sonunda önünde bir bardak demli çaya eşlik eden simitle oturduğu çay bahçesinde gazetenin iş ilanları sayfasını dikkatle inceleyen Ela’nın gözüne bir ilan ilişti. Heyecanla elindeki çay bardağını çarparak bıraktı masaya. Tüm özellikleri tutuyordu. Üstelik dolgun maaş ve mükemmel imkânlar vaat ediyordu firma. Kocaman bir daire içine aldı elindeki kalemle ilanı. Vakit ilerlemişti. Akşam, özgeçmişini ve istenen diğer belgeleri düzenlerse, yarın başvurabilirdi Ant Otomotiv’e. Gördüğü terapilerin etkisiyle özgüven tazeleyen Ela, eski içe kapanık, suskun kabuğunu kırmış, aldığı eğitim ile harmanladığı 6-7 yıllık tecrübesinin meyvelerini toplayabileceğini düşünüyordu.

“Alırlar mı acaba beni?” diye geçirdi içinden. Neden olmasındı? Peki ya adamların kendi tanıdıkları, ya da bir yakınlarının tanıdığı filan girer miydi acaba devreye? Hepsi mümkündü bu zamanda. “Hamili kart yakinimdir!” dönemi hiç bitmedi bu ülkede diye geçirdi içinden. Ama olsun, “Başvurursam kaybedecek bir şeyim yok nasılsa!” diye düşündü sonra. İçini bir mutluluk kapladı. Bu maaşla hem evlilik hazırlıklarını rahat yapabilir hem de ailesine yardımcı olabilirdi. Soğumuş çayından bir yudum almak üzereyken geldi Bartu yanına…

“Demek bensiz çay simit ha?…” dedi gülümseyerek.

“Çok acıkmıştım hayatım, seni bekleyemedim kusura bakma. Ama al bak senin simidini ayırdım, burada.” diyerek kâğıda sarılı simidi uzattı nişanlısına. İki çay söylediler…

***

İnsan Kaynakları Müdürü Ekrem Bey’in karşısında otururken, elinde tuttuğu mavi dosyayı uzatarak “İstediğiniz tüm bilgiler bu dosyada, buyurun…” dedi. Siyah takım elbisesi, beyaz bluzunun içerisinde yüzüne takındığı ciddiyet bile onun sevimli ifadesini ciddileştirmeye yetemiyordu. Kendinden emin, hoş alımlı bir o kadar da sempatik tavırları, çocuksu ruhunun yanında ayrı bir çekicilik katıyordu ona. Ela renkli gözlerinin üzerine sürdüğü yeşil far ve kalem, gözlerini olduğundan da büyük gösteriyordu, tıpkı Japon çizgi romanı manga karakterleri gibi.

Etkileyici özgeçmişiyle birleşen bu görüntüsü insan kaynakları müdürünün de dikkatini çekmişti. Bir pazarlama müdüründe görmek istedikleri tüm özellikler sanki Ela’da toplanmıştı. Epeyce soru sorduktan sonra, beğeni dolu bakışları altında Ela’yı kapıya kadar geçirirken “ En kısa zamanda size bilgi vereceğim.” diyerek yolcu etti onu.

Siyah takım elbisenin altına giydiği, siyah ince topuklu ayakkabılar zaten uzun olan boyunu daha da uzun göstermişti Ela’nın.

“Haber bekliyor olacağım.” diyerek vedalaştı Ekrem Bey’le. Nedense bir anda çok yakın görmüştü Ekrem Bey’i kendine. İçi ısınmıştı, babacan tavırlı iri yarı, kır saçlı, gençliğinde yakışıklı olduğu anlaşılan bu adama. “Ne iyi niyetli, güler yüzlü bir insan !” diye geçirdi içinden.

“Alo, Bartu hayatım, görüşmeden şimdi çıktım. Bana göre çok iyi geçti ama bilemem adamların düşüncesini tabii. İçimden bir his, sanki bu iş olacak diyor.” derken, sesindeki heyecan dolu cıvıltı kilometrelerce uzakta, telefonun diğer ucunda olan nişanlısına aynı sıcaklıkta ulaşıyordu.

“Umarım canım… Umarım her şey dilediğin gibi… Dilediğimiz gibi olur. Sonucu öğrenir öğrenmez ilk bana haber ver, tamam mı?”

Ela anlamıştı, Bartu sadece önemli bir haber üzerinde çalışırken telefon konuşmalarını böyle kısa keserdi. Demek ki yine bir olay olmuştu ya da iyi bir haber yakalamıştı. İstanbul’dan Antalya’ya döndükten sonra saatlerce görüşmüşlerdi telefonda. Bartu, fazla izni olmadığı için Ela’nın iş görüşmesini gerçekleştireceği günü bekleyememişti. Ama aklı ve yüreği hep nişanlısındaydı.

O gece dualar etti Ela, bu işi çok istiyordu. Üstelik konuşurken bir süre sonra Antalya Şubesine geçebileceğini öğrendiğinde daha çok sevindi. Çünkü Bartu, Antalya’da çalışıyordu. Evlenince Antalya’ya yerleşeceklerdi. Belki de işe kabul edilir edilmez evlenebilirlerdi. Bu iş, kendisi için biçilmiş bir kaftan gibi göründü gözüne. Düşüncesi bile gözlerinin içini aydınlattı. Geçmiş yıllarda aldığı terapilerin sonucu olsa gerek; kendine güveni tamdı. Başarılı olup iyi yerlere gelmekten başka da bir hayali yoktu, Bartu’yla evlenmek dışında tabii. Böylesine büyük, uluslararası pazarda söz sahibi, tanınmış bir firmada üst düzey bir görev alabilmek, sadece rüyalarında görebileceği bir şeyken, gerçeğe mi dönüşecekti? “Olur muydu acaba?”

Halen çalışmakta olduğu işte de mutluydu ama çok küçük bir firmada çok çalışmasına rağmen, sıradan bir maaşla yürütüyordu görevini. İki işi kıyaslamak bile mümkün değildi. Bekleyip görecekti neler olacağını. Bir an önce haber gelmesini dileyerek yattı yatağına.

Gözlerini açtığında Kerem duruyordu karşısında. Boğazı kurumuştu anlatmaktan. Ela, uzandığı koltuktan doğrularak Kerem’e “Uzun bir hikâye diye demiş miydim bilemiyorum ama başından itibaren anlatmazsam eksik anlatmışım gibi hissedeceğim. Ne olur kusuruma bakmayın.”

Kerem, “ Yoo rica ederim siz rahat olun. Benim işim bu. Sizi dinlemek. Tabii ki yaşadıklarınızın tamamını dinlemek isterim Ela Hanım. Aksi takdirde doğru bir yaklaşımda bulunamamaktan korkarım.

Ama şu ana kadar anlattıklarınız üzerinden birkaç cümle ile size söyleyebileceğim; insanları iyi tanımanız gerekir. Zira acele verilen kararlar sonradan pişmanlığa dönüşebilir. Her insanı fena deyip hemen kötüleyemeyeceğiniz gibi her insanı yine iyi deyip de övmeyin. Unutmayın tercih ediliyorsanız eğer, bu sizin başarınızdır, size sunulan bir başarı değildir.

‘Başarı bir seyahattir, hedef değil. Mutluluk, giden yolun üzerindedir, yolun sonunda değil. Yolun sonunda olsa, ona varıldığında yol bitmiş ve vakit de geçmiş olurdu. Mutlu olmanın zamanı bugündür, yarın değil.’ diyor Mevlana

Sizinle yarın devam edelim mi?”

Tüm müşterilerine yaptığı gibi büronun dışına kadar Ela’ya da eşlik etti. Saate baktı, Sedef’in gelmesine yaklaşık bir saat vardı. Yoğun bir gün olmuştu. Ruhen rahatlama ihtiyacı hissetti. Asistanı Elif’e çıkabileceğini söyledi. Sedef’i kendisi karşılayıp yolcu edebilirdi. Daha fazla işyerinde tutmak istemedi kızcağızı. Ne de olsa mesaisi bitmişti. Onun da evi, sorumlulukları vardı. Annesi evde onu beklerdi ya da belki özel bir randevusu vardı. Kim bilebilir? Sonuçta bekâr, genç bir kadındı Elif de.

Odasına döndüğünde hoparlörden yayılan neyin sesini işitti. Ahşap masanın ardında duran koyu kahve deri koltuğa oturdu, sırtını yasladı. Gözlerini kapatıp bedenini ve ruhunu o içli sese teslim etti.

Tam o sırada derinden bir ses işitti “Kim benliğinden kurtulursa bütün benlikler onun olur. Kendisine dost olmayan, herkese dost kesilir. Nakışsız ayna olur, tüm nakışlar onda seyredilir…” Sanki Mevlana zaman zaman gelip ona vahyediyordu. Gözlerini kapattığı vakitlerde gördüğü hayaller, duyduğu sesler hiç ürkütmüyordu onu, aksine, daha çok kulak kabartıp dersini öğrenen çocuk gibi hissettiriyordu.

Gözlerinin perdelerini ışığa kapattığı vakit, savrulduğu o kısacık sürede; notaların hüznü ile suyun katıksız berraklığında, akan derenin şırıltısında, asma bahçelerinde ağır adımlarla dolaştı. Kimse yoktu görünürde. Her zamanki gibi bir siluet gördü uzaklarda, çölün ortasında ama hepsi o kadar. Ne kadar istese de yaklaşamıyordu o siluete, kimdir, nedir, ne ister, ne yer ne içer bilemiyordu. Seslendi:

“Mecnun değilim dost; lakin çağırırsan çöllere gelirim!”

Derinden işitilen ses:

“ Haydi, sen şimdi su olduğunu düşün ve kendini su gibi hisset. Su gibi özel, su gibi güzel, su gibi berrak, su gibi yaralı, su gibi yaşam kaynağı ve su gibi bitmez tükenmez olduğunu anımsa. Ama yine su gibi küçük bir bardağın içine sığdır ki kendini insanların damarlarına girebilmeyi öğren. Yaşam ver, vazgeçilmez ol.”

Kapı tıkırtısıyla gözlerini açtığında hâlâ son işittiği sözler çınlıyordu kulaklarında. Su gibi olmak…

“Kimse yok muuu?…Kerem Bey… Elif Hanım!…”

Apar topar sıyrıldı hayal denizinden ve korunaklı adasına çıktı hemen. Kalktı, hızlı adımlarla odasının kapısına yöneldi. Kapıyı açıp:

“ Affedin Sedef Hanım. Geç olduğu için, Elif Hanım’a müsaade etmiştim. Benim de yorgun bedenime yenik düşen gözlerim, kapanmış bir an… Kusura bakmayın ne olur…”

“Rica ederim Kerem Bey ne demek. Hiç sorun değil. Siz benim için böyle bir zaman aralığı oluşturup beni kabul ettiniz ya… Asıl siz benim kusuruma bakmayın. Bu saatte de sizi çalışmak zorunda bıraktığım için.”

“Estağfurullah. Seve seve… Buyurun, sizi böyle alayım.” derken ofisinin ahşap kapısını ardına kadar açmıştı. Kapının tam karşısında yere kadar uzanan koca pencereden Boğaz’a nazır Marmara’nın oynaşan dalgaları görünüyordu. Hafifçe esen rüzgârın sarhoşluğunda raks eden denizkızlarını görmek maharet istiyordu belki ama yine de suyun kendine has alegorisini hissetmek mümkündü.

Her ilk gelen kişi hayranlığında süzdü Sedef etrafı. “Tuna az bile anlatmış.” dedi sessizce mırıldanarak. Sonra gözleri camdan dışarı kaydı “ Annemi yemek masasından vals yapmak için kaldıran babamın, kollarında raks eden o kadın gibi görünüyor deniz.”

“Çok enteresan bir betimleme” dedi Kerem “ Daha önce yüzlerce kişi izlemiştir denizi bu pencereden ama böyle bir tasvir işitmedim hiç kimseden.”

Kerem, Sedef’in dudaklarından kırık dökük notalarla dile gelen sözleri dinleyebilmek için arkadan duyulan ney sesini kapattı hemen.

Buğulanan bir çift gözün hüznünde boğulan genç kadın oracıkta duran koltuğa ilişti yavaşça. Melodisiyle mırıldanarak:

“Sensiz yaşanmazmış

Başka aşk yasakmış

Bunları bilmeyen

Bir ömür inan ki pişmanmış

 

Sensiz yaşanmazmış

Sevenler unutmazmış

Sevilenler vefasızmış

İnsanlar geç anlarmış.”

Elinin sırtıyla sildi gözlerinden süzülen damlacıkları. “Kusura bakmayın ne olur. Neden bilmiyorum ama birden duygularım depreşti. Küçücük bir evde büyüdüm ben. Deniz kenarında kışın uğuldayan rüzgârın, yazın oynaşıp sevişen dalgaların ne anlattıklarını anlamak için çabalayan küçük bir kız çocuğuydum o zamanlar. Annemle babamın, hiç bitip tükenmeyen sevgilerinin sarhoşu oldum yıllarca. Sonra…”  Birden sustu ve yüzündeki melankoli anlamsız bir biçimde kaskatı taş kesti…

Kerem, yavaşça terapi koltuğuna uzanmasını sağladı Sedef’in. Birden başlamışlardı seansa. Hiçbir girizgâha ihtiyaç duymaksızın Sedef, hipnoza girmişçesine anlatıyordu şimdi Kerem’in sormak istediklerini. Ama onun içinde kopan fırtınayı çoktan hissetmişti Kerem. Hem de Tuna’nın yanında sükûnla oturan o küçük kadınla tanıştığı gün.

Sedef, sanki boş bir bakışla süzdüğü ama belki de göremediği Kerem’e:

“ Shakespeare’in o ünlü sonesini bilir misiniz bilmem. Hani  -Oh bu aşk ilkbaharı, şimdi güneşin tüm güzelliklerini gösteren ve giderek kara bir bulutun her şeyi alıp gittiği bir nisan gününün belli belirsiz zaferine benziyor… – diye devam eden.” Sonra sorduğu soruya cevap istemeyen bir tavırla anlatmaya devam etti. Denizin üzerindeki kara bir bulut aldı gerçekten de.” dudağının kenarında acıyla karışık buruk bir tebessüm vardı belli belirsiz. Sonra birden değişti yüzündeki ifade. Sedef’in hızla değişen mimiklerinde sanki mim sanatı izler gibiydi Kerem:

Küçük bir tebessüm aydınlatırken yüzünü “Sensiz Yaşanmazmış ’la ben de yanak yanağa dans ettim sevdiğimle elbet.” dedi.

Sanki Kerem’in hafızasındaki kıvrımlarda dolaşıp onun sormak istediği soruları görüp cevap veriyormuş gibi bir tavrı vardı. Aslında farkında olmadan, Kerem’in sormak için ağzını açıp sormaya fırsat bulamadan kursağında kalan sorularına da bir bir cevap veriyordu.

“Benim için de şiirler yazıldı en hakikisinden. Asker yolu da bekledim, şiir defterimin arasında gül yaprakları da kuruttum. Hoyratça harcadım belki de duygularımı. Katil damgası vurdum kalbimin zindanlarına hapsettiğim sevgilere. Hem kırdım hem kırıldım. Yanlış da anlaşıldım ne kadar anlatmak istesem de doğrusunu. Fırsat bulamayan sözcüklerin sükûnunda kaldı sımsıcak gerçekler.” sonra sözcükler, aralanan dudaklarında yarım kaldı.

Sedef şimdi, tedirgin, hipnoz hali bir uykunun kollarında cebelleşiyordu. Ruhundaki med-cezir yüzünün her zerresinden okunuyordu. Ama o bilinmezlik yok mu o bilinmezlik! İşte insanı, o ürpertiyordu. Önünü göremeden yürürken uçurumun kıyısında mı, atlas halılarda mı seyreylediğini bilememek… Yorgun bir yaşamın ayak izlerini, bu gencecik yaşta ardında bırakarak ilerlemek…

Koltukta uzanmış yatarken sımsıkı kapattığı gözlerini araladı yeniden Sedef.

Kerem, bunu fırsat bilerek sordu sessizce “ Biliyor musunuz Sedef, Tolstoy çiftinin ilişkileri de çok uzun ömürlü bir birliktelikmiş. Hastalıklı bir alışkanlık da denilebilir belki. Aşk, sizce de tutkulu alışkanlıklardan vaz geçememek midir yoksa saplantılı bir kölelik mi?”

“Burada köle olarak nitelediğiniz tutkulu aşkın sahibi ise evet. Evet, bir tür köleliktir, önünü arkasını düşünmeden adamaktır belki de kendini karşındaki insana. Ama sevginin dozu aynı değilse iki taraf da birbirinin kölesi olmuyorsa tek taraflı bir aşksa söz konusu olan… İşte o zaman acırım aşığın aşkına.”

“Aslında yanlış düşünüyorsunuz. Kâinatın yaratılış sebebi aşktır. Allah’ın bilinmeyi istemesi aşktır ve bu da özün özüdür. Bu aşkta Allah, asıl sevgilidir. Nasıl ki O’nun mutlak güzelliği kâinata güzellik vermiş, her bir güzellik de ondan bir işaret taşır olmuş.

Mademki yalnızca var olan O’dur, o halde O’nun dışında bir aşk da yoktur. Başka bir ifadeyle aslında seven de sevilen de aynıdır. Aşkta, belirli bir aşk objesi tanımayan, gerçek aşktır.”

Kerem’in bu yorumu, Sedef’i yarı baygın uyku halinden çıkardı birden. Hiç böyle düşünmemişti aşkı. Yaşadıklarından sonra hep bir melankoli içinde, acınası bir tablo canlandırmıştı gözünde, gönlünde.

“İsterseniz burada ara verelim, zaman hayli ilerledi. Bir başka gün devam edelim. Sanıyorum siz de çok yoruldunuz Sedef Hanım!”

-5-

Sen benim;

Bugünüme şükür ve yarınıma dua edişim,

Azla yetinişim, çoğa göz dikmeyişimsin,

Ve kapanmayan avuç içimsin…

                                                                   Mevlana

Ela, yeşil koltuğa başını yaslayıp anlatmaya başladığında, zaman ve mekân değişiyor, sanki Keremle birlikte aynı hikâyenin içinde bir pencerenin ardından film izler gibi her şeye tanık oluyorlardı.

Çalan telefonun sesiyle uyandı Ela. Gözlerini ovuştururken başucunda duran gümüş renkli dijital saate takıldı bakışları. Saat, sabahın onunu gösteriyordu. Telefon ısrarla çalmaya devam ederken Bartu’nun ısrarcı aramalarına alıştığı için aceleci davranmadı. Ne olacaktı sanki bir daha arasın. Mademki onu güzellik uykusundan uyandırmıştı! Beyaz, tek çekmeceli komodinin üzerinde duran koca ekranlı telefonuna uzandığında, nişanlısının gülen gözleri ile ışıldayan fotoğrafını göremeyince ekranda, apar topar telefonunu eline aldı. Neyse ki Ekrem Bey de yazmıyordu.

O sırada arama sesi kesilen telefonun üzerinde, şimdi iki cevapsız çağrı görünüyordu. Daha erken bir saate arıyorsa sadece birkaç kere çaldırması gerektiğini bilen Bartu ile o tanımadığı numara vardı ekranda. Önce, merak ettiği için, kayıtsızca o numarayı geri aradı. Yine reklam, bankaların arama merkezleri filandır diye de lakayt bir tavır takınmıştı. “Sabah sabah böyle ısrarla aradıklarına göre…” diye söyleniyordu ki tam, ahizenin öbür ucunda “Alo!” diyen sesi tanıdı ve yataktan fırlayıp esas duruşa geçti fark etmeden.

“Ben Ekrem, Ela Hanım. Günaydın, nasılsınız?… Umarım rahatsız etmemişimdir sizi?”

Ela, Ekrem Bey, şirket numarası yerine özel numarasından aradığı için numarayı tanıyamamıştı. Ama şimdi neredeyse hazır ola geçmiş bir vaziyette dinliyordu orta yaşlı insan kaynakları müdürünü. Özür diledi, numarayı tanımadığı için açmadığını ancak neden sonra içinden bir sesin geri araması gerektiğini söylediği için aradığını anlattı uzun uzun. Bunları anlatırken çok fazla zaman harcadığını düşünüyor, Ekrem Bey’in kendisine ne söyleyeceğini de merak ediyordu.

“Ela Hanım, bugün şirketimizin üst düzey yönetim kurulu toplantısı vardı. Orada yönetim kurulu başkanımız ve üyelerine sizden bahsettim. Öz geçmişinizi verdim. Çok ilgilendiler. Sizin gibi genç ve enerji dolu bir insanı tanımak istediklerini söylediler. En kısa zamanda görüşmek istedikleri için ofisime geçmeden, kendi özel numaramdan arıyorum. Numarayı tanımamış olmanız çok normal.”

Telefonu hemen kulağından uzaklaştırıp derin bir nefes alıp veren Ela, bu beklemediği sözler karşısında heyecanını profesyonelce gizleyen bir ses tonuyla:

“ Teşekkür ederim Ekrem Bey. Bu konuda nasıl bir yol izlemem gerekecek?” Kerem’in öğrettiği gibi kendinden emin, karşısındakine içinde kopan fırtınaları hissettirmeyen, güçlü bir sesle konuşuyordu. Heyecanını gizlemek için yüz yüze olsa da uygulayacağı farklı taktikleri de vardı. Ne etkili olmuştu o terapiler… İyi ki tanışmıştı Kerem’le o zamanlar.

“ Şu anda Genel Müdürümüz Alpay Bey’in sekreterinin sizi aramasını bekleyin. O, uygun bir saatte görüşme ayarlayacak size.”

Ela’nın kalbi, yuvasından ilk kez uçan bir kuş gibi heyecanla çarpıyordu. Bir adım daha yaklaşmış hissetti kendini hayalindeki işe. Hemen telefona sarılıp nişanlısına, sevdiği adama haber vermek, henüz sonuçlanmamış olsa da heyecanını onunla paylaşmak istedi.

“Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor…”

Bartu’yu çok özlediğini fark etti. Daha bir hafta önce beraberlerdi ama Ela, ayrıldıkları andan itibaren kalbinin inceden inceye sızlamaya başladığını hissediyordu. Üniversite yıllarından itibaren devam eden bu sevgi, gün geçtikçe hasretin yakan kollarında eriyor, bir an önce vuslatına ermeyi bekliyordu.

Neredeydi yine acaba? Her defasında sevdiği adamın, başını bir derde sokmasından korkuyordu. Zira Bartu, haksızlığın olduğu her yerde, adalet savaşçısı gibi kol geziyordu. Birilerinin arı kovanına, çomak sokmayı seviyor, sonra onların yaptıklarını hazırladığı özel haberlerle teşhir ediyordu. Bu sebeple seveni olduğu kadar sevmeyeni de çok oluyordu.

Sert mizaçlı bir adamdı Bartu ama Ela’nın yanına gelince bambaşka biri oluveriyordu. Düşüncelerinin aksine, duygularını fazla aşikâr edemeyen bir insandı. Ela’nın iki katı iri yarı cüssesinin içinde, gönül evinde hissettiklerini dışa sızdıramasa da etrafı zırhla sarılı bir kalbi vardı. Ela, zırhın içindeki o yüreği ve saklı duyguları bilmese, Bartu’ya kapris bile yapabilirdi. Ama şu bir gerçekti ki sevgi dolu, o sımsıcak kalbi; kapkara gözlerin derinliğine erebilen Ela’dan başka hiç kimse bu kadar iyi bilemezdi.

Bartu bu yüzden, kendi durumunu tarif için “Bir bakış insanı aşkından emin eder/ Âşıklar gözleriyle yemin eder…” derdi hep. Omuzlarına kadar uzayan koyu kestane asi dalgalı saçlarını, bazen sıkılıp kestirmek istese de, Ela çok seviyor diye kestiremiyordu. “Ben seni böyle tanıdım, böyle sevdim olmaz, kestiremezsin…” diyordu başka da bir şey demeyip konuyu kapatıveriyordu çünkü sevdiği kız. Bu iri yarı, kaslı, kuvvetli adam, sadece Ela’nın yanında söz dinler bir tavırla sakin ve sevecen olabiliyordu.

Anne ve babasını küçük yaşlarda kaybeden Bartu, hayatın zorlukları ile tek başına mücadele edebilmek için belki de bu çelik zırh,ı yıllarca evvel örmüştü etrafına. Belki de ayakları yere, bu sebeple sağlam basıyordu. Dirayetli yapısı, heybetli vücudundan değil acımasız hayatın zorluklarından mütevellitti. Hep yalnız başına mücadele ederek tanımıştı insanları. Dışa dönük son sevgi kıvılcımlarını, yanında büyüdüğü anneannesi ile üniversite yıllarında gömmüştü toprağa. O zamanlarda da yanında yalnızca Ela vardı şimdi de. Bu yüzden her zaman, insanları tanıyıp samimi olana kadar taş gibi katı dururdu. Etrafındaki insanlar onun, keskin bakışları, gür sesi karşısında çekinerek konuşurlardı.

Ela, Bartu’yu aradığı sırada Bartu, bütün Antalya’yı saran bir hırsızlık olayının kâğıt üzerinde izini sürmekteydi. Antalya polisi ile sıkı bir işbirliği içinde, birçok olayın aydınlığa kavuşmasında etkin rol oynayan Bartu, bulduğu ipuçlarını birbirine ekliyordu eklemesine ama bu sefer öyle çetrefilli bir işin içine girmişlerdi ki işin içinden öyle kolay çıkabilecekmiş gibi görünmüyorlardı.

Hayatta en sevdiği insanı, ihmal etme pahasına, titizlikle sürdürüyordu çalışmalarını. Tuttuğunu koparan, gözü kara yapısı, başladığı her işi olumlu ya da olumsuz başarıyla tamamlamasını sağlıyordu. İşte yine, gazetedeki bürosunda yeni bir haber peşindeydi ve darmadağınık masasının üzerinde kendinden geçmiş çalışıyordu. O sebeple onca yoğunluğun telaşından hayli zaman sonra fark etti telefonundaki çağrıyı. Gazete, fotoğraf, gazete kupürleri ve A4 kâğıtları arasından çıkarıp aldığı telefonunda yanıp sönen uyarı ışığının altındaki ekranda “AŞKIM” yazıyordu. O da biliyordu sevdiği kızı ne çok ihmal ettiğini. İçten içe, nişanlısının ona ihtiyaç duyduğu anlarda yanında olamadığı için çok üzülüyordu. Telefonunu eline alıp hemen aradı Ela’yı. Ama kulağındaki ses, meşgul tonunda çalıyordu.

Bartu, o sırada Ela’yı düşündü. Onu tanıdığı güne şükretti. Yoğun iş temposunun arasına eski günlerin hayallerini serpiştirdi. Hemen yüzündeki gergin ifade yumuşadı, kara gözleri parladı. Bir lastikle arkadan bağladığı saçlarındaki sıkı lastiği çözdü önce. Sonra birkaç gündür tıraş olmadığı için yüzünü kaplayan kirli sakallarını sıvazlar gibi iri parmaklarını gezdirdi çenesinde. Yorgun zihnini dinlendirmek için her zaman yaptığı gibi yine sırtını yasladığı büro tipi sandalyesinde gözlerini kapattı. Kendini mazinin derininde ilk günkü heyecanın içinde buldu.

Ela’nın üniversiteye başladığı seneydi. Bartu, Gazetecilik üçüncü sınıfta okuyordu. Ve onu ilk gördüğü gün kafasına koymuştu bu güzel kızla tanışmayı. Kendisini çok yakışıklı bulmasa da farklı bir aurası, çekiciliği olan karizmatik bir adam olduğunu biliyordu. Her zamanki gibi tuttuğunu koparan bir tip olmanın verdiği bir özgüvenle hedefine odaklanmıştı. O çok meraklı, araştırmacı kimliği ile önce Ela’nın kim olduğunu, hangi sınıfta okuduğunu, en yakın arkadaşlarını öğrenmiş; sonra, onlar üzerinden bir program yaparak sanki tesadüfî bir karşılaşma gibi bir tanışma ayarlamıştı. Tanıştıkları gün daha çok vurulmuştu Ela’nın gözündeki pırıltıya. Kendisine bile çok geç itiraf etse de içindeki çocuğu hiç büyütmeyen, o çekingen tavırlı kıza, aslında o gün âşık olmuştu. Ve Ela’yı tanıdıkça ona olan hayranlığı, sevgisi daha da artmıştı. İçinden Mevlana’nın eşi için söylediği dizelerden birkaçını geçirdi, her zamanki duasını eder gibi…

“Sen benim;

Bugünüme şükür ve

yarınıma dua edişim,

Azla yetinişim,

çoğa göz dikmeyişimsin,

Ve kapanmayan avuç içimsin…”

Ela, o sırada Alpay Bey’in sekreteri Sinem Hanım’la görüşüyordu. TRT spikeri gibi tane tane konuşan berrak bir sesi vardı Sinem Hanım’ın. Sekreter hanımın konuşmasındaki ciddiyeti ısıtan o sıcak ve samimi sözlerinin ardından ertesi gün genel merkezde yapılacak mülakat için randevulaştılar. Bu görüşmede her şey açıklık kazanacaktı. Çünkü Ela, Yönetim Kurulu Başkanı Alpay Bey ve yönetim kurulu üyeleri ile tanışacaktı. Her ne kadar sadece basit bir tanışma gibi görünse de, görücüye çıkacak genç bir kız gibi heyecanlanmıştı bu yüzden. Al al olan yanakları, yüreğindeki çarpıntının tercümanı oluyordu. Oysa askıda terapi aldığı dönemlerde, bu işin üstesinden gelmeyi çok iyi öğrenmişti.

Kerem’le tanışana kadar tam anlamıyla bu konuda sosyal bir fobisi olduğunu çok iyi hatırlıyordu. Aşırı derecede özgüven yoksunu bir kızdı. Fakir bir ailede yetişmenin, içe kapanık kişiliği ile özdeşleşmesinin bir sonucuydu bu. Yabancılarla tanışmaktan, tanımadıklarının yanında konuşmaktan, hareket etmekten bile rahatsızlık duyuyordu o zamanlar.

En çok da yanlış bir şey yapacak, söyleyecekmiş gibi insanların onunla alay edeceğini, onu yadırgayacağını, aşağılayacağını, herkesin içinde rezil olacağını düşünüp panik oluyordu. Konuşurken herkes ona bakıyormuş gibi hissederek yüzü kızarıyor, yapacağı en küçük hatanın büyüklüğü altında ezileceğini düşünüyordu.

Bilinçaltına temas eden Kerem, orada gördüklerini adeta sihirli bir dokunuşla tedavi etmişti. Ela, şimdi o günleri düşündüğünde, aslında var olan ama bedeninin bir yerlerine hapsettiği özgüvenine kavuşmuştu. Kendinin ve yeteneklerinin farkında olan tevazu sahibi genç bir kadındı artık. Yıllar geçmişti üzerinden ama hatırlamak iyi gelmişti. Özellikle bu kadar önemli bir iş görüşmesinden önce anımsaması rahatlatmıştı onu.

Gardırobunu açtı hangi takım elbisesini giymeliydi? Sonra buruk bir tebessüm belirdi yüzünde. Zaten iki tane takım elbisesi vardı. Ekrem Bey’le görüşmeye giderken de giydiği siyah takımı daha uygundu elbet. Diğerinin biraz rengi de solmuştu. Yeni bir siyah takımı alma sebebi de bu değil miydi?

Evet, aslında fena kazanmıyordu ama yaşlı anne ve babasını da bakması gerektiği için yetmiyordu maaşı. O da temkinli harcıyordu hep. Biri varken, gerekmediği sürece ikinci kıyafeti almıyordu mesela. Askıdaki takımı aldı eline, evirdi çevirdi. Belki sadece bir ütü gerekebilirdi. Onu da akşam yaparım diye düşündü. İşi düşününce ister istemez yine zihnini ve bedenini bir heyecan kapladı.

 -6-

Nefsin, üzüm ve hurma gibi şeylerin sarhoşu oldukça

Ruhunun üzüm salkımını görebilir misin ki?

                                                                                       Mevlana

Bir ses “Bir yerin kesildiyse orayı sarabilirsin ama iltihaplanmış apandisitini kendin alamazsın.” dedi, sanki karşılıklı sohbet ediyorlarmışçasına, sonra devam etti. Derinden, ahir zamandan sesleniyor gibiydi. Sesin sahibini aradı gözleri… Ses var, görüntü yoktu ama. O ürkütücü sessizlikte, ulu bir çınarın rüzgâra kapılan yaprakları hışırdar gibi bir homurtu duydu. Gök kubbede kelimeler, dalga dalga zuhur etti. Sonra tek tek indiler semadan arza.

Kerem hâlâ “Kendimize ufak tefek değişiklikler yapabiliriz belki ama elimizden bir el tutmadan, temelden köklü bir iç dönüşümü yaşamak mümkün değildir. Nefsimizi ve gösterdiği direnci, açık seçik göremeyiz. Kendimiz için birçok şey yapabiliriz ancak manevi dönüşümün öyle mertebeleri vardır ki kendi başımıza, altından kalkmanın imkânı yoktur.” diyen, sahipsiz bir sese kulak verir gibiydi; arkasını döndüğünde annesi elinde bir heybeyle zuhur etti karşısında. Bu emaneti teslim etme vaktidir oğul. İçindeki hurmalar olgunlaştı, seni bekler.

Kerem, elini uzatıp heybeyi annesinin elinden aldı, bir ses işitmişti daha heybeye bakmadan, dönüp sesin geldiği yöne baktı yeniden, hâlâ kimse görünmüyordu. Sonra, bu heybeyi ona kimin verdiğini, neden kendisine bu meyveleri verdiğini öğrenmek için annesine sormak istedi. Döndü, annesi de yoktu!

Elinde bir heybe ile kalakaldı olduğu yerde. Gözlerini kıstı, sanki uzakta yeşillikler arasında bir yapı gördü. Neresiydi orası?

***

Kerem, gözlerini açtığında sabah olduğunu fark etti. Güneş ışınları tüm ihtişamıyla, camdan içeri dolarken, gece, penceresini kapatmadan uyuduğunu fark etti. İşte yine bu yüzden erken uyanmıştı. Gördüğü rüyanın en ehemmiyetli yerinde uyandığı için önce pencereye, sonra kendine kızdı. Uyanmasaydı, belki de bu hurmaların anlamını öğrenebilecekti. Uyanmasaydı, belki annesi olanı biteni anlatabilecekti. Uyanmasaydı… Durdu, düşündü. Daha böyle, bir sayfalık merak listesi hazırlayabilirdi. Bir anlamı olmalıydı bu rüyanın ama.

Çocukluğunda annesinden dinlediği rüyayı hatırladı, hani o zamanlar çok kulak asmadığı, öylesine dinlediği rüyayı düşündü. Yoksa bu bir işaret miydi? Gerçekten annesinin gördüğü rüyanın devamı mıydı bu? İnanmak istemedi önce. Yok, olamazdı. Ne bu, bir film miydi yıllar sonrası devamı çekilen?

“Olmaz öyle şey!” dedi kendi kendine. Bu, olsa olsa bilinçaltının ona oynadığı bir oyun olabilirdi. Bir yerlerde gizli kalmış düşüncelerin gün yüzüne çıkması gibi… Annesinin anlattıklarından hiç etkilenmemiş gibi görünse de aslında bu belki de ne kadar çok etkilenmiş olduğunun bir göstergesiydi. Onca insana uyguladığı terapilerden birine şimdi kendisinin ihtiyacı varmış gibi hisseti.

Kalktı telefona sarıldı:

“Anacığım, nasılsın?”

“Hayrola oğlum, sabah sabah… Rüyanda beni mi gördün?”

“Nerden bildin? Gerçekten de seni gördüm. Arayıp bir hayır duanı alayım dedim.”

“Allah razı olsun oğlum. Her daim dualarım seninle biliyorsun. Bak, baban da yanımda selam söylüyor. Sen iyisin değil mi canımın cananı? ” annesi ,sanki bu telefonu bekliyormuş gibiydi.

“İyiyim anacığım, iyiyim de sana bir sorum olacak şu yıllar öncesi gördüğün…”

“…rüyayla ilgili” demeye kalmadan:

“Aldın demek emanetini!” dedi. Zülal’in böyle söylerken sesi titriyordu. Ona da malum olmuştu işte “Dün gece, yıllar önce boynuma astığım heybeyi çıkardım başımdan aşırarak. Sana verdim. Demek vakti gelmiş ha? Aynı gece sana da malum oldu demek. Şükürler olsun Yaradan’ıma. Nasıl bir yük kalktı omuzlarımdan bilemezsin oğlum.”

Kerem, donup kaldı o an telefonda. İnanılır gibi değildi. Nasıl yani, ikisi aynı anda aynı rüyanın parçalarını mı görmüşlerdi?

Zülal, “Ey Yüce Allah’ım, hikmetinden sual olunmaz bilirim.” derken yanağından süzülen gözyaşlarına mani olamıyordu.

“Anne, gerçekten böyle mi gördün ?”

“Nasıl, olgunlaşmış mı meyvelerin?” dedi titreyen sesini, boğazında düğümlenen kelimeleri dikkate almaksızın.

“Evet, hurmalar… Olgunlaşmış hurmalar vardı sanırım heybede. Diğerlerini görmedim henüz.” Ama Kerem de onda sesindeki şaşkınlığı gizleyemiyordu.

“Hepsinin vakti var oğlum, sabırlı ol. Çıktığın bu yolculuk, uzun ve çetrefilli… Ama mürşidin sana yol gösterecek, bekle, acele etme. Hadi şimdi Allah’a emanet ol.” dedi. Çünkü daha konuşacak takati kalmamıştı. O yüzden kapadı telefonu. Zülâl’in sesinde, yıllardır taşıdığı yükün ağırlığından kurtulmuş, hafiflemiş bir insanın varlığı hissediliyordu şimdi. Büyük bir sis kalktı o anda yüreğinden. Ödevini yaptığını öğretmenine göstermek isteyen bir çocuğun heyecanı ile kocasına dönerek:

“Kalk bey, Mevlana Hazretlerini ziyaret etmeliyim. Giyin de beraber gidelim.” dedi. Eee kolay değildi yaklaşık 38 senelik bir yükü hakkıyla taşıyıp sahibine teslim etmiş olmanın rahatlığıydı bu.

Annesinin duyup duymadığının farkında bile olmadan “Sen de… Siz de Allah’a emanet olun!” diyebildi Kerem telefonu kaparken. Şaşkınlığından kurtulması zaman alacaktı biraz ama Seyfi Dede düştü o sırada aklına. Galata Mevlevihane’sinin en yaşlı, en saygın dedelerindendi. Nam-ı diğer “Rüya Dede” derlerdi. Mevlevihane’deki dervişlerin rüyalarını yorumlar, yol olur, ışık olurdu onlara. Kerem, özellikle Rüya Dede’yi tanıdıktan sonra, manevi telkinin önemli unsurlarından birinin rüyalar olduğunu daha iyi anlamıştı. Ama acaba kendi rüyası da onların ki gibi sahih ve yoruma değer bir rüya mıydı?

Bunu anlamanın bir tek yolu vardı, o da bu rüyaları Rüya Dede’ye anlatmak… Elindeki tabletten o günkü programına baktı. Sabah saatlerinde bir süre boş vaktinin olduğunu fark etti. Acele etmeliydi. Kahvaltısını yapıp hemen çıkarsa ilk hastası gelene kadar yetişebilecekti.

***

Hızlı adımlarla semahanenin cümle kapısından girmiş, orayı aşıp orta avluya varmıştı. Mermer döşemeli yoldan geçip semahane binasına geldiğinde deli gibi çarpan kalbinin sesini zihninde hissetti. Acele ettiği için mi heyecanlandığı için mi bilinmez kalbi, beyninde atıyor gibiydi. Üç katlı binanın alt katında, derviş odalarının bulunduğu yerde otururdu hep Seyfi Dede. Bilirdi ki hiçbir saat yanı boş kalmazdı. Çoğu zaman dervişlerin rüyalarını dinler, onlara ulaştıkları manevi mertebeleri ve bunun devamını sağlamak için nelerin önemli olduğunu anlatırdı. Odadan içeri girdiğinde uzunca bir divanın üzerinde oturan Dede’yi tam da düşündüğü gibi buldu.

“Sabah şerifleriniz hayır olsun Seyfi Dede…” sükûnla bir köşede durup gül kokulu odada beklemeye başladı. Çok sade döşeli olan mekâna hâkim renk yeşildi. Yerdeki rahle ve seccade dışında küçük bir sehpanın üzerinde duran kandil ve duvardaki hat levhalar göze çarpıyordu.

Dede: “Hayırlı sabahlar oğul, geç otur şöyle.” demekle yetinmiş ve karşısında oturan dervişle konuşmaya kaldığı yerden devam etmişti. Bir süre sonra saygıyla yerinden kalkan derviş, Dede’ye arkasını dönmeden, geri geri yürümek suretiyle odadan çıktı.

Odaya sağır bir sükûn hâkim oldu birden. Dede, bir süre gözlerini kapatıp ağzını oynatarak bir şeyler mırıldandı. Belli ki dua okuyordu. Kerem, öylece hareketsiz bekledi. Sık sık uğradığı bu Mevlevihane’de, yüzüne aşina olduğunu düşündüğü Dede ile birkaç kez konuşma fırsatı olmuştu ama ilk kez bir rüya anlatmak için karşısına oturacaktı. Dede’nin okuması bitince gözlerini açtı “ Gel bakalım şöyle karşıma evlat.” diyerek az önce odadan ayrılan dervişin kalktığı minderi işaret etti.

Kerem, işaret edilen yere geçip saygıyla oturdu.

“Anlat bakalım evlat ne gördün rüyanda?” Herkes rüya anlatmaya geldiği için sorgusuz sualsiz “Anlat…” diyordu Dede. Biliyordu ki rüya gören hemen herkes, merak edip rüyasının ne anlama geldiğini öğrenmek için birilerine sorma ihtiyacı hissediyordu. Sabah sabah geldiğine göre başka bir müşkülü olmasa gerekti Kerem’in.

Kerem, en başından başlayarak annesinin, o doğmadan önce gördüğü rüyayı, ardından ara ara kendi gördüğü belirsiz rüyaları ve son olarak da yine aynı gece hem annesinin hem kendisinin aynı saatlerde gördüğü rüyaları uzun uzun anlattı Seyfi Dede’ye. Sonra sustu. Derin bir sessizlik oldu odada. Hani bir değil, birden çok kız çocuğu doğmuştur bu sessizlik süresinde.

Ama Kerem ürktü bu sessizlikten. Zira çok iyi biliyordu ki tabircinin susması pek hayra dalalet sayılmazdı. Hayra yorumlanması güç olan rüya hakkında sükût etmek, hayır zuhura gelmesini Cenab-ı Hak’tan niyaz etmek manasına geliyordu. Dede, derin bir iç çekti. Sonra:

“Vallahua’le mubissavâb -Doğrusunu en iyi Allah bilir.- ”  diyerek söze başlayınca Kerem’in içi rahatladı. Konuşmayacak zannetmiş ve derin bir teessüre kapılmıştı çünkü.

“Bak evladım, görmüş olduğun rüya bu dünya âleminde çıktığın yolculuğun asıl şimdi başlamış olduğuna işarettir. Hakk’ın varlığına doğru çıkacağın bu yolculukta kalbinin, ruhunun, nefsinin eğitilmesi gerekir. Sen, Rabbinin senin için çizmiş olduğu bu yola şimdi gerçekten adım atmışsın. Lakin bu yol, tek başına gidilebilecek kadar kolay ve rahat bir yol değildir. İnsanın önünde; şeytan, nefis ve dünya gibi üç büyük engel vardır. Manevi terbiyenin merkezinde ise mürşit vardır. Vakit, senin de mürşidini bulma vaktidir. Zira sen bu dünyaya, daha doğmadan seçilip gönderilmişsin.

Bilesin ki bu âlemde bütün adlar, sıfatlar, semboller yalnız tek bir amaca hizmet eder: Tek yaratıcının doyumsuz güzelliğini ve ancak aşkla kavranabilecek yüceliğini vurgular.

Hurma, ilahî hakikatler, marifetler, mevhibeler, manevi haller, ilahi sıfatların tecellisidir. Güzel ahlâk ve ilhamdır. Tek çekirdekli bir meyve olması hasebiyle çekirdeğinin ince ve uzun olduğunu da düşünürsen ebcet değeri bir olması tevhidi, vahdeti ya da âlemdeki birlik sırrını işaret eder. Şimdi git tefekkür et ve mürşidini ara. Görmüş olduğunuz rüyalar hayırlı rüyalardır. Anacığına da bunu böyle söyle.” dedi.

-7-

Eğer tamamıyla zorluklara daldınsa, daralıp kaldınsa,

Sabret,

Çünkü sabır genişliğin anahtarıdır.

                                                                                       Mevlana

Sedef, çalışma masasının karşısında kapının yanında duran askıdan ceketini almış giyinirken, yine mesai saatini aşmış olduğunu fark etti. Kerem’le olan randevusunu da iptal etmek zorunda kalmıştı bu yüzden. Oysa gitmeyi ne çok istiyordu. Onun yanında kendisini çok iyi hissetmişti. En son annesi ve babası hayattayken, çocukluk yıllarında hissettiği huzuru, tadı damağında kalarak tatmıştı.

Bilgisayarını kontrol etti, kapatmıştı. Artık çıkabilirdi ofisten. Herkes çıkmıştı ondan başka kimse kalmamıştı zaten.

“Bıktım bu işlerden, düzensizlikten, monotonluktan…” diye söylendi yüksek sesle. Sonra emin olmak için endişeyle etrafına bakındı, kimse yoktu. Artık olsaydı da fark etmezdi zaten. Saatine baktı, sekize geliyordu. “Köle miyim neyim anlamıyorum ki… Çalışmak zorunda olmayacağım günler de gelecek elbet. Kendine bak, evlen, hayatı paylaşacağım derken bir de kocana bak! Üstüne bir de evladının sorumluluğu… Oh ne âlâ” Neyse ki hem sorumsuz, bir o kadar da sevgisiz o adamdan zor da olsa kurtulmuştu. Bunu düşününce bir nebze de olsa rahatladı.

Oysa esnek çalışma saatleri olduğunu düşündüğü bu işi çok farklı hayâl etmişti en başında. Geç gelip erken çıkmak olmasa da beklentisi, küçük kızına daha fazla zaman ayırabilmek umuduydu belki de içinde barındırdığı ama bu kadar dengesiz bir çalışma saatinin olacağını hiç düşünememişti. Çünkü bu iş yerinde her zaman böyle geç saatlere kadar çalışmak zorunda kalıyordu. Randevular sarkıyor, müşteriler uzun kalıyor, yazışmaların yetişmesi gerekebiliyordu. Yönetici asistanı olmak kolay bir iş gibi görünse de çok yorucu bir işti. Sedef, aslında normal olarak çok sakin ve anlayışlı bir mizaca sahip olduğu halde şu sıralar zaman zaman takındığı agresif tavırlara kendisi de anlam veremiyordu. Yöneticisi Şevket Bey’e bile çıkışmış sonra özür dilemişti bir keresinde. Neyse ki uzun süredir çalıştığı bu iş yerinde herkes onu çok iyi tanıyordu. Şevket Bey’in ona, o günkü sert tavrının ardından, biraz dinlenmesi gerektiğini söylemesi, Sedef’i tedirgin etmişti. Ama aslında adamın doğru söylediğinin farkındaydı. Kızını ve kendisini bakabilmek için paraya ihtiyacı vardı ve özel bir iş yerinde çalışırken alacağı izinlerin hoş karşılanmayacağı düşüncesiyle son iki yıldır neredeyse hiç izin kullanmamıştı. Bu devirde iş bulmak da çok zordu çünkü.

Bazen pazar günleri en yakın iş arkadaşı Tuna’yla buluşup bir şeyler içip dertleşiyorlardı ya işte tüm eğlencesi buydu. Sırf bu yüzden, pazar günlerini iple çektiği oluyordu. Belki de Tuna, bu iş yerinin ona kazandırdığı en büyük hediyeydi. Bu müşfik tavırlı, iyi yürekli adama içini çok rahat dökebiliyordu. İşte o günler öyle hafifliyor, öyle hafifliyordu ki… Böyle iyi bir dostu olduğu için şükrediyordu. En azından hayatta dostluğuna güvendiği bir insanın olması, ona güç veriyordu.

“Hayat biter, iş bitmez!… Boş veer Sedef…” dedi kendi kendine ve ofisin kapısını çekerek çıktı dışarı. Oksijeni tükenmiş bir ortamdan ayrılarak baharın yürek okşayan havasını teneffüs etmek iyi geldi bir anda. Beynine oksijen gitmiş, uyuşan zihni kendine gelmiş gibiydi. Metro istasyonuna doğru yürürken yavaş yavaş iş yerlerini kapatan insanların telaşına tanıklık ediyordu. Hafifçe esen rüzgâr ufak tefek bedenine temas edip dağınık saçlarını uçururken bir çocuk olup, uçurtmasının kuyruğuna asılmayı ve gökyüzünde havalanmayı  hayal etti. Mesai bitiminde çıkmış olsaydı işten servisle gideceği için evinin önünde inebilecekti. Şimdi metroya kadar yürümesi ve metrodan inince de evine ulaşmak için kısa bir mesafe de olsa yürümesi gerekiyordu.

Cadde de yorgun, gergin hızlı adımlarla yürürken Kerem’le olan randevusunu düşündü. “Mademki var olan yalnızca O’dur, o halde onun dışında bir aşk da yoktur. Yani seven de sevilen de aslında birdir.” Bu konuşmanın devamını çok merak ediyordu. Yoğun bir sevgi ortamında büyüdüğü halde artık sevgiye inancını yitirmiş, sevgiden ümidini kesmiş bir insan olarak ilgisini çok çeken bu konuşmanın devamını heyecanla bekliyordu. Bir kez daha sinirlendi, bu kez işi bittiği halde gevezelik yapıp bir türlü oturduğu yerden kalkmak bilmeyen müşteriyeydi kızgınlığı. Kızı Sevi’yi düşündü sonra. Yüreğinde annesinin ve babasının ona yaşattığı sevgi denizini ona sunamamış olmanın burukluğunu hissetti. Otuzlu yaşların taze soluğu üzerindeyken bile hâlâ duyduğu özlem, çocukluk günlerinin hazzınaydı. Ona tüm sevgisini de verse, bir babanın verebileceği sevgiyi veremeyeceğini biliyordu. Bunu kendinden biliyordu. Annesinin ve babasının sevgisi ayrı ayrıydı yüreğinde. Özünde tek büyük bir sevginin sonucu da olsa bu, her sevgi ayrı bir boşluğu dolduruyordu kalbinin derinliğinde. Üstelik en kötüsü de son günlerde, kızına yeterince sevgisini hissettirecek vakit de ayıramıyordu. Bunları düşününce içinde yeniden bir huzursuzluk başladı. Güçlü bir fırtınadan arta kalan viraneye dönmüş yüreği, sığınacak liman ararken, yaralarını örtbas edecek tampon bölgede, kızını da koruması gerekiyordu. Bu kadar yara almışken hayattan, yaralarını saklamak ve hiçbir şey yokmuş gibi devam etmek bu kadar zorken, nasıl başaracaktı bunu? İşte bunun cevabını kendisine hiç veremiyordu belki de hiçbir zaman da veremeyecekti.

Pazar günleri hariç, haftanın her günü çalıştığını düşününce, kendisine kalan tek bir günde, kendi yorgun ruhunu ve bedenini mi dinlendireceğini yoksa kızıyla mı zaman geçirmesi gerektiği noktasında düştüğü çaresizliğin sonucuydu belki de bu depresif halinin sebebi.

Metroya binip, bir yere oturduktan sonra başını cama yasladı ve gözlerini kapadı. Kerem’in ofisinde dinlediği ney sesinden o kadar etkilenmişti ki cep telefonuna indirdiği neyin içli sesini dinlemek üzere kulaklarına kulaklıklarını taktı.

-8-

İnsanlar, uğrunda çaba gösterdikleri her şeye ulaşırlar.

Ey bahtlı kişi,

Kuru duayı bırak. Ağaç mı istiyorsun, tohum ekmelisin!

                                                                                       Mevlana

Kerem, diğer hastalarındaki seansların aksine sadece Ela’yı dinliyordu ve daha uzun bir süre de dinleyecek gibi görünüyordu. Ela ise her gelişinde yaşadıklarını daha büyük bir heyecanla anlatıyordu. Sözün sırası Kerem’e gelene kadar Ela anlatmaya devam edecekti. Ela, kaldığı yerden anlatmaya başladığında, Bin Bir Gece Masallarındaki Şehrazat gibi hissetti kendisini. Her seans ayrı bir hikâye olmasa da, aynı hikâyenin devamını anlatıyordu.

Bu iş için başvurduğu günden beri ruhunda büyüttüğü tüm endişeler ve korkular toparlanıp gitmişti. Ortaköy sahilinde, yalnızlığının elinden tutmuş yürürken, o sırada rüzgâr da boş durmuyor, Ela’nın uzun sarı saçlarını, bir bayrak gibi dalgalandırıyordu. Narin bedeni, rüzgâra teslim olmuş, ince uzun bacakları kuş gibi hafiflemiş olan bedenini taşımıyor, uçuruyordu şimdi. Denizin sesini dinlemeyi, rüzgârın üflediği iyot kokusunu solumayı, martıların çılgın çığlıklarına ruhunu ve bedenini teslim etmeyi çok seviyordu.

Ela, Ant Otomotiv Plaza’dan çıkmış yürüyerek sahile ulaşmıştı. Şaşkındı… Mutlu muydu? Evet, ama… Bilemediği bir “Acaba?” vardı yüreğinin bir köşesinde. Hiç kimseyi aramamıştı daha. Sindirmeye çalıştığı bu sonuç, hissettiği duygular, önünde ardına kadar açılan inanılmaz geniş bir kapının ürpertisiydi. Belki de sevinç çığlıkları atıyor olmak yerine, düşünceli yürümesine sebep birden bire bu kadar çok imkâna kavuşuyor olmasıyla alakalıydı. Ani bir hamleyle yürümekten vaz geçip denize karşı yerleştirilmiş, kıyıdaki ahşap banklardan birine oturdu.

Görüşme bitmiş, işe kabul edilmişti. Artık Ant Otomotiv’in pazarlama müdiresiydi. Alpay Bey ve yönetim kurulu üyelerinin sordukları soruları ustalıkla, kendinden emin ve bir o kadar sevecen ifadelerle cevaplamıştı ki başta Alpay Bey olmak üzere herkes çok beğenmişti Ela’yı. Ne genç olması ne sektördeki tecrübesinin on yılın altında olması sorun olmuştu. Hatta üyelerden biri sonunda onu tebrik ederken “Akıl yaşta değil baştadır.” Sözünün altını bir kez daha çizmemize vesile oldunuz Ela Hanım. Teşekkür ederiz. Sizinle çalışmak büyük bir zevk olacak.” demişti.

Oturduğu bankta o anları defalarca geçirdi zihninden…

Bir kadın olarak otomotiv sektöründe çalışmayı neden istediği sorusunun cevabında ondan etkilenmeye başladıklarını hissetmişti. Gözlerini kapadı, o ana geri döndü:

“Önemli olan iki konu var aslında bu sorunun içinde Alpay Bey. İlki, kadınların iş hayatına katılımlarının, olması gerekenden düşük olması hususu… Türkiye’de kadının, istihdama katılım oranı yüzde otuz seviyesinde, bu Avrupa için çok düşük bir rakam. Türkiye’de hâlâ kadınların hayatını kolaylaştıracak, iş – aile hayatlarını dengeleyecek, esnek çalışmalarını sağlayacak programlar mevcut değil. Bu konudaki duyarlılık gün geçtikçe artıyor ama Türkiye olarak daha çok yolumuz var. Bu yolda bir adım da sizin gibi gelişmiş, büyük bir firmanın da atıyor olması aslında çok önemli.

Üstelik otomotiv sektöründe kadın çalışanların diğer sektörlere göre daha düşük olması, toplumun biz kadınlara atfettiği rollerden bizlere sadece bir miras, başka bir şey değil. Bunu da yıkmak gerek kanaatindeyim. Evet, düşününce otomotiv eskiden, erkekleri ilgilendiren bir konu olarak algılanıyordu. Oysaki bugün araç satın alma kararlarının arkasında kadınların rolünün yüksek olduğunu görüyoruz. Hatta bizzat araç satın alan kadınların sayısı da göz ardı edilemeyecek kadar arttı. Dolayısıyla, toplumun bize biçtiği eski roller, bugün büyük bir hızla geçerliliğini yitiriyor. Günümüzde otomotiv sektöründe çalışan çok başarılı kadınlar var. Eminim bunu sizler, benden daha iyi biliyorsunuzdur.

Yönetim kurulu üyelerinden biri:

“Şöyle mi düşünüyorsunuz: Bir iş için en uygun iki kişi arasından şirketler, kadın olanı seçmeli.”

“ Bir iş ortamının başarısı için çok renklilik ve aynı zamanda çeşitlilik önemlidir. Şirketler cinsiyet, din, ırk ayrımı gözetmeksizin eşit bir yaklaşımla seçimlerini yapmalı diye düşünüyorum. Ama kadın oranın az olduğu şirketlerde, kadın alımına öncelik verilmesi insan kaynağı açısından daha sağlıklı olabilir kanaatindeyim.”

“Size teklif edilen pozisyona bir erkek alırsak sizden farklı ne yapabilir sizce?”

“Başka bir kadın neyi daha farklı yaparsa, başka bir erkek de onu benden farklı yapabilir. Kadın erkek konusunda söyleyebileceğim son şey belki kadınların iş hayatında daha çok yer almalarının sürdürülebilir ekonomik kalkınma açısından olmazsa olmaz bir şart olduğudur.”

Ela, görüşmenin devamında özel hayatıyla ilgili, içten ve samimi cevaplar vermiş özellikle mümkünse Antalya Şubesine gitmeyi istediğinden, nişanlısından bahsetmiş ve bunun olabilirliğine dair tüyolar almıştı. Ama vurucu darbe en sonundaydı. Zira sözleşme önüne konulduğunda alacağı maaşı ve ona teklif edilen avantajları gördüğünde gözleri fal taşı gibi açılmış okuduklarına inanamamıştı.

Çok yüksek bir maaş, şahsına tahsis edilen bir araba, sınırsız benzin alabilme özgürlüğü, lüks bir semtte ücretsiz olarak oturacağı dayalı döşeli bir daire, her tür şirket faaliyetinde kullanmak üzere hatırı sayılır limitte kredi kartı ve her ay ücretsiz alışveriş yapabileceği giyim mağazaları…

Ela’nınki, bu kadar çok imkân sunan bir şirketin, bunun karşılığında kendisinden ekstra neler talep edebileceği korkusuydu. Ürkmesi, belki de çok sevinememesi de bu yüzdendi.

Bir an çocukluğunun Ramazan Bayramlarında buldu kendini. Kapı kapı dolaşıp şeker toplarlardı arkadaşlarıyla. Yine bir bayram dolaşırlarken, mahalleye yeni taşınan komşularının çocuğu Mahir de katılmak istemişti onlara. Ela, “Gelsin ne olacak ki!” dese de arkadaşları, Mahir’i gruba dâhil etmek istememişti ama. Mahir bu sebeple yalnız kalmıştı. Bütün mahalleyi dolaşıp el öpüp bayramlaştıktan sonra, arkadaşlarının kapısının önündeki taşlıkta topladıkları şekerleri, harçlıkları saymak için tüm çocuklar toplaşmışlardı.

Mahirse, karşı evin taş merdivenine oturmuş onları izliyordu o sırada. Derken Ela’nın eteğine topladığı şekerler yere saçıldı birden. Mahir, elinde siyah bir naylon poşetle koşarak yardım etmek için yanına geldi. “Şekerlerini buna koyabilirsin.” dedi. Ela “Ne iyi çocuk” diye geçirdi içinden. Birlikte yere saçılan şekerleri torbaya doldurdular. Ancak sonra ne olduysa, Mahir birden, elinde siyah şeker dolu naylon poşetle kaçmaya başladı. Ela ve arkadaşları peşinden koşsa da yakalayamadılar Mahir’i.  O bayramdan sonra ne Mahir’i gören oldu ne de Ela birilerine bir daha güvendi.

İşte şimdi yine nedense önüne sunulan bu imkânları, tıpkı o siyah poşette kaybolan şekerler misali, elinden alınacakmış gibi hissetti. Ya da belki de o siyah poşetin karşılığında kaybettiği şekerlere benzetti durumunu.

Çantasını açıp görüşme esnasında sessize aldığı telefonunu çıkardı. Bartu bugün görüşeceğini biliyordu ve haber bekliyordu, arayan o olmalıydı. Tam tahmin ettiği gibi birikmiş cevapsız aramaların büyük bir çoğunluğu ona aitti. Bu kadar uzun sürecek bir mülakat olmasını kimse beklemiyordu. Ela ona sunulan bu abartılı imkânları göz önüne aldığında böyle uzun mülakatın sebebini şimdi çok iyi anlayabiliyordu. Ama hâlâ kendine gelememişti. İnanmıyordu böyle bir işe kabul edildiğine. Telefonun ucundaki Bartu’ya da bu haberi verirken aynı düşünceleri ve duyguları koruyordu. Bu habere en az onun kadar sevinmişti Bartu. Ama Ela’nın huzursuzluğunu da hissedebilmişti.

“ Seni rahatsız eden başka bir şey yok değil mi canım?”

“Yok hayatım, ne olabilir ki? Sadece şaşkınım, belki de bu işi alabileceğime kendim bile inanmazken kabul edilmiş olmamla alakalı olabilir.”

“Senden iyisini mi bulacaklar. Hem zekisin, hem güzel hem tatlısın hem sert!”

Ela “Teşekkür ederim hayatım, bunu bir iltifat olarak kabul ediyorum…” dedi gülümseyerek. Konuştukça sanki daha çok kabulleniyordu işi. “Seninle konuşmak çok iyi geldi. Keşke burada olabilsen… “ dedi buruk bir ses tonuyla. Bir şeyler yapmaya çalışacağım. En azından taşınacağın günü bana haber ver, belki sana yardım edebilmek için bir iki gün izin alabilirim.

-9-

Aklım her gün tövbe eder.

Nefsim her an tövbemi bozar.

Arada kalmış bîçareyim,

İyi ki senin kapın var.

                                                                                       Mevlana

Kerem, o günkü terapilerini tamamlayınca, oyalanmadan Galata Mevlevihane’sine gitmek üzere kadim dostu Chopper’ına atlamış yola koyulmuştu. Rüya Dede, sabah yaptığı yorumun ardından, o akşam yapılacak sohbete davet etmişti genç adamı. Bu, bilinçli bir çağrıydı ve davete icabet gerekirdi. Bu sebeple Kerem, aynı gün içinde ikinci kez yola koyulmuştu Mevlevihane’ye gitmek üzere.

Semahanenin cümle kapısından girdiğinde bu kez hava kararmak üzereydi. Mevlevihane’nin bahçesi ışıklandırılmıştı. Bulutların kümelenmeye başladığı gökyüzü, semadan rahmet yağdırmaya hazırlanırken Kerem, orta avluyu aşıp mermer döşeli yoldan geçip Semahane binasına geldiğinde beklediği kalabalığı göremedi. “Allah Allah!…” dedi içinden. “Acaba bu akşam değil miydi Dede’nin bahsettiği sohbet?” Aydınlatmanın azaldığı iç mekân biraz daha loştu. Yürüdü, alt kata indi. Dedeyi bulup ona soracaktı. Yanlış geldiyse, artık yapacak bir şey yoktu zaten. Derken yürüdüğü dar, ıssız koridorda bir kapı açıldı ve bir derviş “Buraya gelin lütfen, Şeyhimiz sizi bekliyor .”dedi.

Demek toplantı oradaydı. Peki ama neden herkes onu bekliyordu? Yoksa Dede mi söylemişti geleceğini? Açılan oda kapısından içeri girdiğinde Şeyh Hazretlerinden başka kimsenin olmadığını görünce şaşkınlığını saklayamadı. Beyaz tenini okşayan yeşile meyleden gözlerinin içinde bir merak ifadesi belirdi. Herkes neredeydi?!

“Gel bakalım Kerem Tahir, otur şöyle. Senin düşünü ben de düşledim, önce bunu bil isterim.” Bu sözleri dinlerken delici bakışlarının altındaki kudret ve merhamet işledi Kerem’in yüreğinin derinliklerine. Heybetli cüssesi, ciddi duruşu, bas bariton sesiyle ilahi bir duruş sergileyen Şeyh Efendi, çok sakindi.

“ Biliyorum, sen bugün burada kalabalık bir grup bekliyordun ama bizim toplantımız seninle. Tasavvuf yolu Allah’la kul arasına giren her tür perdeyi kaldırmayı hedefler. Amaç bir engel gibi değil de Allah’ın bir parçası gibi davranmaktır.

Gerçekler değişmez, değişen sadece insanlardır. İnsanlar, gerçeği sahiplenerek, diğer insanlardan gizlemeye çalışsalar bile gerçekler sahiplenilemez.

Dervişlik, sadece oturup zikirle meşgul olmak demek değildir, başkalarına hizmet ve yardım etmektir. Gerçek bir derviş olmak, düşeni kaldırmak, acı çekenin gözyaşını silmek, dostsuz kalıp mahzun olanı, yetimi sevmek ve başını okşamak demektir.

Her insanın farklı bir yetisi vardır. Kimi elleriyle, kimi diliyle, kimi yüreğiyle, kimi duasıyla kimi parasıyla (… ) yardım eder. Ama zor olan; o yolu bulmak ve tercih yapmaktır.”

Şeyh, bir süre durdu, düşündü… Gözlerini kapattı, huşuyla ileri geri sallandı, sanki manevi âleme bir dalıp çıktı. Sonra:

“ Sen, zaten mesleğin gereği insanlara yardım ediyorsun. Yolun belli senin. Rüyanda sana verilen görev bu yolda layıkıyla yürümen içindir.”

Kerem, nihayet sükûtunu bozdu. Saygıda kusur etmek istemeyen ağır hareketleri, cımbızla seçer gibi ifade ettiği sözleri, yanlış anlaşılmaya meydan vermek istemeyen bakışlar altında, bir çırpıda döküverdi dudaklarından.

“Ama Şeyh Hazretleri, ben zaten bu rüyayı görene kadar da işim vasıtasıyla bu yolun gereklerine icabet ediyordum. Bu rüyayı görmüş olmam, davranışlarımda bir değişiklik sağlamayacak ki bana. Ben yine elimden geldiğince hastalarımın dertlerine deva, yollarına yoldaş olmaya çalışacağım. Başka ne yapmam gerekiyor bu hususta?”

“Bunu sana zaman gösterecek evlat. Zira mürşitler aşkın sakisi, dervişler de kadehidir. Aşk ise asıl şaraptır. Kadehler, yani talipler, sakinin eliyle doldurulurlar. Fakat bu kestirme yoldur. Çünkü aşk, insana başka vesilelerle de sunulabilir. O yüzden işe önce sevmekle başla evlat. Yaratılanları Yaradan’dan ötürü sev. Yunus der ki:

Dervişim diyene

Bu yolda âr hiç olmaz

Derviş olanın gönlü

Çok geniştir, dar olmaz

 

Derviş gönülsüz olur

Sövene dilsiz olur

Dövene elsiz olur

Kimseden bizar olmaz

Senin meselene gelince, ruh ile nefis arasında bir savaş vardır. Bu savaş hayat boyu devam edecektir. Olay, kimin kimi eğiteceği, kimin, kimin efendisi olacağı meselesidir. Eğer ruh efendin olursa, gerçeği kucaklayan kâmil, iman sahibi biri olursun. Eğer nefsin ruhuna hükmederse gerçeği inkâr edenlerden olursun. İşte bu noktada mürşidin sana yol gösterecek.”

Kerem, ilahi bir aydınlığın ışığında parlayan kahverengi gözlerdeki şevkle uzun beyaz sakallarını sıvazlayan Şeyin sözlerini büyük bir dikkatle dinliyordu. Sonra

“Peki o halde, bu durumda, dervişlerin şeyhlerine karşı duydukları sevgi nasıl bir sevgidir? Aslında o da bir tür dünyevi sevgi değil midir?”

“Bir dervişle mürşidi arasındaki ilişkiyi anlayabilmek için sadece bu dünyaya bakmak yetmez evlat, öteki dünyayı da göz önünde bulundurmak gerekir. Günü geldiğinde, birçoğumuzun Hak terazisinde günahlarıyla sevapları teraziye konur ve amellerimiz tartılır. Günahlarımız ağır bastığında, en yakınlarınıza, sevaplarını paylaşıp paylaşamayacaklarını sorarsınız. Zaten kendi hesaplarının içinde kaybolmuş olan yakınlarınız ‘ Ben kendi günahlarımda kayboldum’ derken mürşidiniz ya da derviş kardeşiniz ‘ Benim bütün iyi amellerimi al, senin cennete girmen bana kâfidir.’ der.

Bunun üzerine ilahi adalet devreye girer. Zira o, böylesi bir cömertliği ödülsüz bırakmayacaktır. Dervişi, mürşidiyle birlikte cennete sokacaktır.  İşte bizler, böyle el ele birbirimizi hiç bırakmadan, Allah’ın inayeti ile cennete gireceğimizi düşünüyoruz evladım.

Dolayısıyla, sorunun cevabı için hayır, diyeceğim. Bir mürşidin dervişine olan aşkı dünyevi sayılmaz. Bu dünya bir köprüdür üzerinden geçtiğimiz. Bizler, hem bu dünyada hem de gerçek dünyadaki köprülerden geçerken aşağı düşmemek için birbirimizin elinden tutmak için bir aradayız. ”

Saat hayli ilerlemişti ve Kerem, öğrenecek daha çok şey olduğunun farkındaydı. Tasavvuf öylesine derin bir deryaydı ki bu zamana kadarki öğrendiklerini toplasa, fark etti ki bir damlasına vakıf olabilmişti ancak. O ana kadar bu konuda kendini hayli yol almış hissederken birden kendini yeryüzünde yürüyen bir karınca kadar küçük hissetti.

Şeyh: “ Şimdi kalk evine git evlat ve tefekkür et. Unutma, büyük sûfî mürşitleri çeşitli meslekler icra etmişlerdir. Ancak bütün büyük mürşitler, Allah yolunda koşarken dünyevi görevlerini de yerine getirmeyi başarmışlardır. Ellerini dünyadaki görevlerinle, kalbini Allah ile meşgul et. Ve yardım et!”

-10-

Aşkın hikâyesini, durmaksızın feryat eden bülbüle değil.

Sessiz sedasız can veren pervanelere sor.

Sev de gel evladım, sev de gel…

                                                                                       Mevlana

Sedef kendisini, odanın içinde çok hafif de olsa işitilebilen ney sesi eşliğinde, nefti yeşil koltuğa uzanmış, oynaşan deniz dalgalarını hayal ederken buldu. Bir yandan huzur veren üzüm kokulu tütsünün buğusu, bir yandan engin maviliklerin akıl almaz sonsuzu vardı benliğinde. Fark etti ki, bu duyguya sadece Kerem’in terapi seanslarında sahip olabiliyordu.

“Kaldığımız yerden mi devam etmek istersiniz Sedef Hanım yoksa…”

“Evet, evet Kerem Bey, aklım o günden beri sizin söylediklerinize takılı kaldı. Aşktan bahsediyorduk… Öyle güzel şeyler anlatıyordunuz ki… Biraz daha bahseder misiniz aşktan?”

“ Aşkı kelimelerle tarif etmek çok zordur Sedef Hanım. Bu, hiç bal görmemiş, tatmamış birine balın tadını tarif etmek gibi bir şey olsa gerek. Aşk namına her ne tadarsanız ve bu hangi şekil ve derecede olursa olsun, ancak ilahi aşkın ufak bir cüzü olabilir.  Kadın ve erkek arasındaki aşk da ilahi aşkın bir parçasıdır aslında. Bu dünyevi aşkın önünde bir perde olduğundan, gerçek sevgiliyi göremeyiz suretine âşık olduğumuzu düşünürüz.

Siz Sedef Hanım, bu sureti görebildiniz mi?”

Derin bir iç çekti Sedef… Değişik suretlerde defalarca gördüğü şeydi aslında aşk. Ama aslını görememenin verdiği eziklikle mi sonu hep hüsran olmuştu acaba diye düşünmekten alamadı kendini. Önce anne, baba sonra sevgili sonra evlat… Bunların hepsi bir aşk cüzü idi demek! Birer suretti, aslının ardına saklanan… Gözlerini kapadı bir suretin aşkına yandı…

Üniversitenin birinci yılına döndü… İstanbul’dan Eskişehir’e gitmişti bir çırpıda…

“Sedef, şu yan masada oturan çocuğu tanıyor musun?”

“Hangisini?”

“Sağ tarafta. Hani bahriyeli gibi olan siyah saçlı, esmer tenli, cüsseli…”

“Yooo… İlk kez görüyorum. Neden sordun ki?”

“Farkında değil misin sürekli sana bakıyor.”

“Yok canım, sana öyle geliyordur Aylin’ciğim… Neden bana baksın ki? Ya da birine benzetmiştir belki.”

“Ya inanmıyorum sana Sedef ne kadar safsın! Çocuk, resmen seni süzüyor. Gör bak,  iki güne kalmaz bu çocuk seninle tanışmak için yanına gelecek. Söyledi dersin.”

“Offf Aylin, başka işin mi yok senin yaa…”

Bu konuşmanın üzerinden birkaç gün geçmemişti ki…

“Merhaba Sarp ben, tanışabilir miyiz?” diyerek yalnız başına okul kantininde arkadaşını beklemekte olan Sedef’e, elini tokalaşmak için uzatmış bekliyordu. Sedef, başını çevirip kendisiyle tanışmak için elini uzatan gencin yüzüne baktığında bir kez daha Aylin’in haklı çıkıyor olmasına mı yoksa bu yakışıklı gencin kendisiyle tanışmak istemesine mi şaşırsın bilemedi.

“Merhaba, ben de Sedef.” derken bile bir heyecan dalgası yaşadı içten içe ama yüzüne de yansıdı.  Buğday teninde kızardığı çok belli olmayan yanakları, sanki heyecandan o anda alev aldı. İçe kapanık, utangaç çekingen tavrıyla kantin masasının kenarına sinmiş küçük bir serçeyi andırıyordu bu haliyle.

“Oturabilir miyim?” diyerek aldığı müsaadeyle Sedef’in yanında boş duran sandalyeyi çekerek oturdu Sarp. Keskin bir erkek parfümü kokusu yayıldı aynı anda masaya. Bir an başı döndü Sedef’in…

Kerem, söze karıştı Sedef’i daldığı âlemden çekmek istercesine. “Nasıl birisi bu Sarp?”

“Söylediğim gibi, uzun boylu,  esmer tenli, yeşil gözlü atletik yapılı çok da neşeli bir insandı. Hemen insanlarla tanışıp kaynaşıyor, kendini bulunduğu toplumda anında sevdirebiliyordu. Hani şeytan tüyü var denilen tiplerden… Yoksa bu kadar çabuk birine âşık olacağımı düşünmezdim.”

“Peki, neden Sedef Hanım? Siz, aşkı tanıyan, aşkı arayan biri değil miydiniz? Neden çabuk âşık olmayacağınızı düşünüyordunuz? Ben olsam tam aksine hemen âşık olabilecek biri gibi düşünürdüm sizi…”

“Belki de siz haklısınız Kerem Bey. Ama yoğun bir aşka tanıklık ettikten sonra böyle bir aşkı bulmanın zorluğunu da biliyordum sanırım. Çok kolay bulamam diyordum. Aslında sonunu düşününce… Haksız da sayılmazdım bu kararımda…”

“Peki, biz o kadar sona gelmeden önce arada yaşananlara da bir bakalım dilerseniz.”

“Peki… İlk zamanlar bu konuşkanlığı girişkenliği beni çok etkilemişti Sarp’ın. Eskişehir’de gezip dolaşmadığımız bir yer kalmamıştı öğrencilik yıllarımızda. Deliler gibi gezip eğleniyorduk. Bu arada ders çalışmakta da zorlanıyordum. Çoğu zaman ders çalışmak için zor kaçıyordum Sarp’tan.’

“O çalışmıyor muydu?”

“Çalışıyordu ama beden eğitimi bölümü olduğu için kültür dersleri daha azdı bize göre. Onun kültür dersleri sınavı olduğu günlerde, onu zorla kütüphaneye götürüyordum. Yakışıklı olduğu kadar pratik zekâlıydı da. Çabuk kavrıyordu okuduklarını.”

Sonra duraksadı Sedef. Yüzünde garip bir ifade belirdi. Utandı, kendi kusuruymuş gibi… Ses tonu biraz azaldı.

“Bu kadar güzel anlatırken mükemmel biri gibi düşündüğünüz bu kişiyi ilahlaştırmış olmayayım gözünüzde. Bir kusuru vardı bunu hiç dert edinmedim. Sorun olarak bile görmedim. Ne vardı, herkes alkol kullanıyordu arkadaşlarım arasında…”

Sesi titremeye, gözleri dolmaya başladı Sedef’in. “Bağımlı olduğunu anlayamadım… Evet, beni gerçekten seviyordu. Birlikteyken çok iyi davranıyordu. Zaman zaman terslemeleri de oluyordu ama arkadaşlarımla konuştuğumda her erkeğin böyle ters yanlarının olabileceği sonucuna varıyorduk.

Sonra… Sonra önemsemedim bu konuyu. Her insanın duvarları vardır. Bu duvarların da gedikleri… Sıradan beraberliklerde insan, aklının bir kısım kapılarını kapalı tutuyor sanıyorum. Kapının ardındaki gizli dünyasını kimsenin görmesini istemiyor. Ben de kapının arkasını görememişim…”

Kerem, çok hassas bir noktada olduklarının farkındaydı. Sakinliğini koruyor sabırla onun anlatmasını bekliyordu. Sedef, verdiği küçük aralarda daldığı derinlikten çıkıp nefes alıp sonra yeniden dalan balık adamlar gibi soluklanıp başlıyordu anlatmaya…

“Okulun son yılında ailemle tanıştırdım. Çok hoş karşılamadılar, sevemediler Sarp’ı. Nedenini anlamadım ama sevdirmeye de çalışmadım nedense. Aslında sevdiğim insanların birbirini sevmesi benim için önemliydi ama içimden gelmedi zorlamak. Evlenmek istememi tasvip etmeseler de aşka saygılarının sonsuz olduğunu çok iyi biliyordum. Zaten onlar da fikirlerini söyleyip sessiz kalmayı tercih ettiler. Aşka âşık insanlardı hem annem hem kardeşim çünkü… Zira babam ve annem…” duraksadı cam gibi parlayan gözlerine yağmur damlaları dolmuş gibiydi. Yutkundu. Ağlamamak için yukarı aşağı baktı. Gözlerini ovuşturdu ve “Annem ve babam, doyasıya, sadakatle yaşamışlardı aşklarını yıllarca…”

Sonra derin bir sessizlik oldu. Ne Kerem sordu ne Sedef söyledi. Derinden bir ney sesi işitiliyordu sadece, içli, hüzünlü…

İnsan, kederli bulunduğu anlarda, derdini dökmek, sohbet etmek için bir arkadaş arar ya eğer o arkadaş insan halinden anlayan biri ise konuşanın derdini iyice anlar. Onun anlayıp da elemine iştirak etmesi, kederli kişi için bir tür tesellidir. İşte neyin sesi, tıpkı elemine ortak olan bu arkadaş misali iyi gelmişti Sedef’in ruhuna.

Sonra Kerem:

“ Bilir misin Hayyam ne demiş Sedef Hanım?

Bir yürek ki yanmaz, yürek denir mi ona,

Sevmek haram, yüreğinde ateş olmayana,

Bir gününü sevgisiz geçirdinse yazık,

En boş geçen günün o gündür, inan bana…”

“Şairler bir başka… Onların, o naif insanların o kadar büyük yürekleri var ki… Kim bilir, belki de dünyanın en sonsuz, en zarif, en latif sevgisini kucaklayabilecek kadar büyüktür yürekleri. Ama yüreğin neden yandığı da önemli değil mi Kerem Bey? Başlangıçta sevdaya yanan yüreğin yangını, rüzgârdan yön değiştirirse, asıl felaket o zaman değil midir?

İşte ben hem sütliman aşklara tanıklık ettim hem de hırçın dalgalara yenik düşen aşklara… Güvensizliğim, âşık olamayacağım korkusu belki de sonradan edindiğim bir şey.  Aşkın ilahi hali hariç, sanırım her türlüsü zuhur etti bu bedende Kerem Bey. Önce her küçük kız gibi babasına âşık bir kızdım. Sonra gençlik aşkı, beyaz atlı prens ve sonra ama belki de en kıymetlisi: Evlat aşkı… Ama sanırım en olması gerekenden mahrum kalmış bu yürek.”

Kerem “ Hayır, Sedef Hanım.  Bence olması gerektiği şekilde yaşamışsınız. Bunu size, çok sevdiğim bir hikâyeyle özetleyeyim isterseniz.

Bir gün bir genç, Mevlana’nın kapısına gelip;

”Beni müritliğe kabul buyurun efendim” diyerek niyazda bulunmuş…

Mevlana gence bakmış ve:

”Hiç âşık oldunuz mu evladım?” diye sormuş.

Genç, şaşkın bir halde ne diyeceğini bilememiş tabii.

Mevlana, müritliğe kabul edilmesi için önce bir kulu sevmiş olması gerektiği söylemiş ve genci geri göndermiş.

Genç, ne yapacağını bilemez bir hal içinde ertesi gün tekrar tekkenin kapısını çalmış ve isteğini yinelemiş.

Mevlana sorusunda ısrarlı genci tekrar geri göndermiş.

Üçüncü gün genç dayanamamış ve Mevlana’ya bu isteğinin hikmetini sormuş.

Mevlana mütebessim bir çehreyle müride dönmüş ve:

”Bir kulu dahi sevmekten aciz olan, nasıl yüceler yücesi ALLAH’A âşık olmaya yol bulsun?

Bir kulun ateşine yanmamış gönül, yüceler yücesinin aşkını nasıl bilsin de yansın?

Sev de gel evladım, sev de gel !…” demiş ve genci geri göndermiş.

Sohbet uzadıkça uzuyordu. Sedef bu hikâyeden sonra Kerem’in ne demek istediğini daha iyi anlamıştı. Aklına gelen sorular vardı ama zaman daralıyordu. Elif, o sırada Kerem’in bir sonraki randevusunun beklediğini haber vermek zorunda olduğu için böldü konuşmayı. Sedef, ruhunu dinlendirdiği bu huzur dolu mekândan haftaya görüşmek üzere ayrıldı.

                                                                                                       (16.03.2018’de yeni bölümleriyle devam edecek!)

                                                                                                                 

Facebooktan yorum yazın
Sosyal medyada paylaşın

8 Replies to “ASKIDA TERAPİ VAR “Modern Zamanlar Dervişi” Bölüm 1-10”

  1. Ne güzel anlatmışsınız Hümeyra Hanım.Büyük bir zevkle okudum romanınızın ilk on bölümünü.Hatta keşke devamını da yayınlamış olsaydınız.Eski Arkası Yarınlar gibi bir hafta beklemek zorunda kalacağız.

  2. Konusu merak uyandırıcı , okumaya başlayınca içine giriyorsunuz . Tasvirler etkileyici, bence güzel bir çalışma , devamını merak ediyorum

  3. Tasvirler ne kadar etkileyici ve düşündürücü..özellikle çok iyi bir giriş,hatta bazı paragrafları tekrar okudum.İç içe geçmiş zamane hayat hikayelerinin ilerleyişi sırasında mesnevi sentezlemeler bende az şekerli kahve tadı bıraktı. Kaleminize sağlık devamını bekliyoruz.

  4. Sevgili Hümeyra,
    Çok akıcı yazmışsınız sizi kutluyorum. Doğduğum Ordu Keçiköy’de kapı komşum olan rahmetl babanız Şükrü Ağabeyime romanınızı itaf etmiş olmanız benim için ayrı bir supriz oldu. Daha nice güzel eserler vermeniz dileğiyle seni candan kutlarım.
    Melih Olgun Arslan

  5. Hayırlı olsun. Kalemine yüreğine sağlık.
    Romanın başında anlatı yeteneğini okura güçlü bir şekilde hissettiriyorsun.
    Tebrik ederim. İlgiyle takip edeceğiz.
    Prof. Dr. Erkan Perşembe

  6. Tüm dostlarının, ama en çok da KTÜ’lülerin gururusun sevgili Hümeyra Kaya…
    Kalemin hiç susmasın, serüvenin edebiyat dünyasının doruğuna kadar sürsün…
    Savaş İlmak

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir