Askıda Terapi Var ” Modern Zamanlar Dervişi” Bölüm 11-20

-11-

Kim diyorsa ki benim her şeyim tamdır,

Bilin ki o insan gerçekte hamdır…

                                                                                                                                                      Mevlana

İlkler hep zordur.  En iyi olmaya çalışmanın gizli yükünü taşırlar içlerinde. Bir tutam tedirginlik, çokça merak ve sınırsız arzu… Boşa atmamak, doluyu tutmamak biraz kendinden biraz karşıdan olmak gibidir.

Kısacası hep zordur kabul ettirmek bir ilki, yaşadığımız çırpınışı. Saftır, durudur, zordur ama yine de insancadır, umut doludur.

İşte Ela, öyle bir güne başladı. O sabah, bir dizi seminer ve eğitim için kolları sıvamıştı; savaş meydanına çıkacak bir er kadar mert ama ürkek bir güvercin kadar da heyecanlıydı. Bartu’yla gece boyunca konuşmuşlardı. Bu sebeple, gecenin güne kavuşacağı alacakaranlıkta teslim olmuştu bedeni uykuya.

Telefonun, o sevimsizce bipleyen dijital tonu duyulduğunda, Ela’ya yataktan kalkmak, kollarından ayrılmak istemediği sevgiliye veda etmek kadar zor geldi. Ama büyük gündü o gün ve hemen kalkması gerekiyordu.

Şık bir kırmızı bluz ve siyah zeminli kırmızı, beyaz desenleri olan volanlı bir etek giydi üzerine. Yine aynı siyah takım elbiseyi giymek istemiyordu çünkü. Bu kıyafet ona çok yakışıyordu. Siyah topuklu ayakkabıları ve kol altı çantasıyla kombin yaptığı kıyafeti ve göz alıcı makyajıyla şimdi daha çok etkileyici görünüyordu. Aynadaki yansımasına baktığında kendi de çok mutlu olmuştu. Düz sarı saçlarının yüzüne inmesini engelleyen güneş gözlüklerini gözüne taktığında, bunu fırsat bilerek alnına düşen perçemleri elleriyle düzeltti ve otobüs durağına doğru yola koyuldu. Bu, Ela’nın son otobüs yolculuğu olabilirdi. Zira şirket yöneticileri ona, o gün, arabasının anahtarlarını da teslim alacağını söylemişti.

Ant Otomotiv Plaza’nın önüne geldiğinde devasa yapıya şöyle bir daha baktı ve böyle bir şirketin parçası olmaktan mutlu olduğunu hissetti.

”Ben, yeni Pazarlama Müdürü Ela…” dedi güvenlikten geçerken.

Biri kadın diğeri erkek görevli nezaketle “Buyurun Ela Hanım, geleceğinizin bilgisi verilmişti. Yeni göreviniz hayırlı olsun.” dedi.

Ela’yı, Pazarlama Müdürü olarak tanınıyor olmak daha da motive etti. Aidiyet hissi perçinlendi. Gerçekten de bazen küçücük bir ayrıntı gibi görünen şeyler, insanlar üzerinde umulmadık bir olumlu etki bırakabiliyordu.

Asansör onuncu katı gösterdiğinde açılan kapıdan çıkarak “Pazarlama Müdürü” yazan kapıya yöneldi. Sekreteri İrem Hanım onu, zoraki gülümsemeye çalışan bir edayla karşıladı. İrem’in yüzünde biraz gergin bir ifade vardı sanki. Bu hissiyatın sebebi nasıl bir müdürle tanışacağını bilmiyor olmanın gerginliği olsa gerekti. Genellikle kadın müdürlerle çalışmanın daha zor olacağı intibaının bir neticesi de olabilirdi bu durum.

“Ela Hanım, değil mi?” diye sordu önce emin olmak için sonra “Ben sekreteriniz İrem” dedi.

İrem, orta boylu, hafif kilolu, siyah saçlı, çekik gözlü, buğday tenli, donuk yüzlü bir kızdı. Ela’nın yanında, boy olarak çok kısa kalsa da yaş olarak çok yakındı ona. En fazla birkaç yaş küçüktü Ela’dan, o kadar.

“Çok memnun oldum İrem Hanım… İyi birer çalışma arkadaşı olacağımıza inanıyorum. Sanırım benim gibi yeni değilsiniz burada?”

“Hayır, Ela Hanım, ben yaklaşık üç senedir bu şirkette çalışıyorum.”

Ela, nedense biraz tedirgin olarak, sekreter odasından kendi odasına geçti. Yüzünü, muhteşem bir manzaraya karşı fevkalade zevkli dizayn edilmiş bir mekân aydınlattı. Çalışma masasının karşısında bir kısmı koca pencerelerin önüne denk düşen toplantı masasının üzerinde kocaman bir saksı çiçek duruyordu. Süslü bir ambalaj ve üzerine iliştirilmiş küçük bir zarf ve onun da üzerinde asılı duran bir nazar boncuğu vardı.

“Bunu kim gönderdi İrem Hanım?” dedi.

“Bilmiyorum… Biraz önce, çiçekçi genç getirdi, masanıza bırakıp gitti. Hiçbir şey söylemedi.”

Bartu’nun bu kadar ince fikirli olacağına daha önce hiç tanıklık etmeyen Ela, merakla çiçeğin üzerinde duran zarfı alıp açtı.

 

                                                                           Yeni işinizde, başarılı olmanız temennisiyle…

 

                                                                                               Alpay Ant

                                                                            Ant Otomotiv Yönetim Kurulu Başkanı

 

Hem sevindi ama hem de üzüldü. Patronundan gelen böyle güzel bir dilekle işe başlamak çok hoştu tabii ama Bartu’nun böyle bir şey düşünmemiş olması, küçük de olsa bir hayal kırıklığı yaşatmıştı ona… Evet, biliyordu çok yoğun çalışıyordu ama kendisini düşünen bir nişanlısının olduğunu hissetmek iyi gelebilirdi bu heyecanına.

Teşekkür etti İrem’e ve masasına oturup etrafı incelemeye başladı. En güzel olan, Boğaz manzaralı, neredeyse bir duvarı boydan boya kaplayan pencereydi. Çok severdi böyle aydınlık mekânları. Aslında çocukluğunun geçtiği izbe, küçük, karanlık evleri düşününce, nedenini anlamak çok zor değildi. Gerçi o küçük karanlık odalı evlere dair, anne ve babasıyla hep çok mutlu anıları vardı ama yine de sevmezdi işte… Masasının karşısında duvara monte edilmiş büyük LED ekran TV ve onun hemen altında duran maun rengi toplantı masası yerdeki şık kahve tonlu halı ve masasının hemen önünde duran bej deri oturma grubuyla, geniş odayı daraltmayacak şekilde klasik ve şık tasarlanmıştı. Gözü çiçeğe takıldı. Patronunun ne kadar kibar bir adam olduğunu düşündü. O sırada elindeki gümüş tepsinin üzerinde bir bardak çayla içeri çaycı Ali Efendi geldi.

“Günaydın, Müdüre Hanım. Sabah kahvenizi nasıl yapmamı emredersiniz?”

Ela, çaycının yüzüne gülümseyerek baktı.

“Günaydın… Adım Ela, sizinki?” Elini uzattı. Ali Efendi şaşırmıştı. Böyle tevazu sahibi bir müdürle daha önce hiç karşılaşmamıştı. Tepsiyi masaya koyup elini üzerindeki beyaz önlüğe tekrar kurulayıp uzattı, Ela’nın havada bekleyen elini tutarak tokalaştı.

“Benim adım Ali. Müşerref oldum Müdire Hanım.” Bu orta yaşlı, ufak tefek hafif tombul, zeytin gözlü, bıyıklı, Anadolu efendisi kılıklı sempatik adam, gözüne çok cana yakın görünmüştü.

Gülümseyerek “Ben, sade bir Türk kahvesi rica edeyim o zaman Ali Bey…” dedi.

Ali Efendi “Hay hay Müdire Hanım.” diyerek odadan çıkarken cüsseli bir adamla burun buruna geldi. Sekreter Hanım’ı, haber vermemesi yönünde zorla ikna eden adam, Ali Efendiye de işaret parmağını dudaklarına götürerek “sus” işareti yaptı. Cüssesinden ve sert hatlı çehresinden umulmayan bir tebessümle göz kırptı ve dalgın bakışlarla pencereden dışarıyı süzmekte olan Ela’nın odasına, elinde koca bir buket papatya ile pat diye giriverdi.

Papatya buketinin ardında duran geniş kaslı omuzların üzerindeki yüzü göremese de, Ela’nın bu cüsseyi tanımaması mümkün değildi. Yerinden nasıl fırladığını bilemedi. Sevdiği adamın boynuna kollarını dolayıp “Sen nerden çıktın?! Hoş geldin! “ derken şaşkınlığını tarif edecek cümle bulamadı. Bir an içindeki yalnızlık, boşluk dağıldı ve uçtu.

En sevdiği çiçeklerdi, papatyalar. Hemen açık olan kapıdan seslendi:  “İrem Hanım…”

Sekreteri “Buyurun Ela Hanım.” dereken oda kapısından bakıyordu.

“Rica etsem, şu güzel çiçekleri vazoya koydurur musunuz?”

İrem  “Tabii…” diyerek, çiçekleri Ela’nın elinden aldı.

“İtiraf ediyorum, sabah masada duran bu çiçeği gördüğümde senden geldiğini düşünerek çok sevinmiştim. Sonra, patronumdan geldiğini fark ettim. Aslında ondan gelmesine de üzülmedim belki ama ne bileyim, içim burkuldu. Nedense senden gelmiş olmasını istedim. Seni istedim yanımda. Demek çok içten istemişim. Allah, bana hemen seni gönderdi.”

Bartu, Ela’nın işte bu içten konuşmasını, çocuksu tavrını, bu doğallığını seviyordu. O konuşurken, yüreğine, belki de Ela’nın ela gözlerindeki bu pırıltı işliyordu. Hatta bazen Ela’yı ne kadar çok sevdiğini ve bunu Ela’ya bile tam olarak anlatamadığını düşündükçe üzülüyordu. Ama yapısı böyleydi. Yüreğinin kapılarını kendine bile açmakta zorlanıyorken duygularını dışa nasıl yansıtabilirdi ki?

“Eee…” dedi Bartu gülümseyerek“ Bugünkü planınız nedir Ela Hanım?”

Ela, misilleme yapar gibi aynı alaycı tavırla cevap verdi “Evimin anahtarlarını alacağım. Şirketi gezeceğim, şirketin işleyişle ilgili genel bir brifing alacağım. Yarından itibaren de önce bir haftalık sonra iki haftalık seminerlere katılacağım Bartu Bey. Sizin programınız nedir, nişanlınıza ne kadar zaman ayırabileceksiniz?”

Tam o sırada İrem, papatya buketinin içinde olduğu koca bir kristal vazoyla, oda kapısını tıklatarak içeri girdi.

“Muhteşem görünüyorlar Ela Hanım, değil mi? Nereye koymamı istersiniz?” Ela’nın sekreteri, Ela’yı tanıdıkça seviyordu onu sanki. İlk karşılaşmada yüzüne hâkim olan o soğuk ifade, hafifçe erimeye başlamıştı bile.

Ela, çalışma masasının önünde duran oturma grubunu ortasındaki cam sehpayı işaret ederek “Haklısınız İrem Hanım. En sevdiğim çiçekler papatyalardır. Şuraya koyabilirsiniz. Teşekkür ederim.” dedi.

O sırada Ali Efendi, elinde bir fincan kahve ile gelince:

“Ali Efendi, misafirimiz var.” dedikten sonra Bartu’ya dönerek

“Kahve? İçersin değil mi hayatım?”

“Olur, bir orta alabilirim.” dedi Ali Efendi’ye dönerek. Ali Efendi, hızlı bir şekilde Bartu’nun kahvesini de Ela’nın ki bitmeden yetiştirdi.

Alpay Bey, personeli, Ela’ya yardım etmeleri hususunda talimatlandırmıştı. Bartu ve Ela sohbet ederken genç bir delikanlı geldi odaya.

“Ela Hanım, buyurun, bunlar anahtarlarınız. Arabanız dışarıda parkta, müsaitseniz arabanızı göstermek isterim.”

Ela, heyecanla “Tabii…” dedi. Bir anda yaşadığı bu hızlı gelişmelerin sarhoşluğundan ayılamamış gibi hissederek ama bunu etrafındakilere hissettirmemeye çalışarak.

“Benim adım Can, Alpay Bey’in asistanıyım. Size yeni evinizi göstermem konusunda da talimat aldım. Arzu ederseniz size, arabayla yeni evinizi gösterebilirim.”

Ela yine sadece “Tabii… Tabii…” diyebildi. Bartu’nun da yanında olmasından büyük bir huzur duyarak kabul etti. Bu kadar yeniliği tek başına yaşamak zor gelecekti. Kendisini, hayatında ilk defa ikramiye kazanmış gibi şanslı hissediyordu.

Ela, şaşkınlığından sıyrılıp karşısında oturmakta olan Bartu’yu tanıştırdı sonra Can Beyle “Affedersiniz Can Bey, bir şey içer miydiniz sormamışım?”

“Teşekkür ederim Ela Hanım. Daha sonra bir gün mutlaka bir kahvenizi içmek için rahatsız ederim sizi. Ama siz de uygun görürseniz önce araba ve ev işinizi halledelim. Alpay Bey, bugün evinize yerleşmeniz konusunda ne gerekiyorsa yapılmasını, bir aksiliğe mahal verilmemesini istedi. İsterseniz önce bu işlerinizi tamamlayalım. Malum, ev işi çok kolay olmayacaktır.”

“Doğru, çok haklısınız ama bir gün de ben evimi nasıl boşaltıp taşınırım bilemedim şimdi.”

“ Size tahsis edilen ev dayalı döşeli bir ev. Kendi evinizden sadece kişisel eşyalarınızı almanız sanırım yeterli olacaktır. Diğer eşyalarınızı ne yapmak isterseniz o şekilde sizden sonra toparlatıp istediğiniz yere göndertiriz. Siz hiç merak etmeyin.”

Ela’nın dikkatini, çalışanların hep gençler arasından seçilmiş olması çekti. Sadece en üst düzeydeki yetkililer olgun insanlardı. Can Bey de, üzerindeki gece mavisi takım elbise içinde bembeyaz gömleği ve lacivert kravatı, uzun boyu ve fit görüntüsüyle çok şık görünüyordu. Gerçi şirket elemanlarının hepsi aynı şekilde şık ve bakımlılardı ama yakışıklı olmak, Allah vergisi bir şeydi. Bartu, bu genç adamın kurnaz, zeki gri bakışlarını, daha onun sinekkaydı, bebeksi yüzüne ilk baktığı anda hissetmişti ama sonra böylesi büyük bir firmanın genel müdürünün asistanı olmak da bunu gerektirir zaten diye geçirmişti içinden.

Ela, çantasını aldı, Bartu’yla birlikte Can’ın arkasından asansöre bindi. Otoparkta kırmızı bir spor araba Ela’yı bekliyordu. Can, anahtarları Ela’ya uzatarak “Buyurun Ela Hanım, hayırlı olsun arabanız.” dedi. Sonra kendi siyah arabasına yönelerek, beni takip ederseniz size evinize kadar eşlik etmek istiyorum” dedi. Bu esnada ne Ela ne de Bartu konuşuyordu. İkisi de şaşkındı. Bartu sadece:

“Ben de seni takip ediyor olacağım hayatım.” dedi.  Kendi 4×4 heybetli arazi arabasına yöneldi.

Üç araba art arda ilerleyerek beş on dakika sonra lüks dairelerin yer aldığı bir siteye geldiler. Özel güvenlik kapıyı açtı ve içeri girdiler.

A Blok 9. kata çıktıklarında Ela, Can’dan aldığı anahtarla evin kapısını açtı. Daha ilk adımda muhteşem bir eve girdiğini anlamıştı. Salona açılan dış kapıdan girer girmez yüzüne çarpan aydınlık, sanki ruhuna sığınak olacak sıcak bir hava estirmişti.

Krem rengi deri koltuk takımı, şık bir kitaplık orta ve köşe masları ve koca bir LED ekran TV televizyon ünitesinin üzerinde Ela’yı bekliyordu.

Tıpkı iş yerindeki gibi yere kadar inen koca camın önünde mermer döşeli koca bir balkon duruyordu. Bambu bir oturma grubunun masasıyla birlikte yer aldığı balkonun diğer köşesinde de yeşil yumuşak minderleri olan sallanan bir koltuk vardı.

Ela, Bartu’yla evin diğer odalarını gezerken Can, telefonla patronuna bilgi veriyordu. Biraz sonra elindeki telefonu Ela’ya uzatarak “Alpay Bey, sizinle görüşmek istedi.”  dedi.

“Günaydın Ela Hanım. Nasılsınız?”

“Günaydın Alpay Bey… Çok teşekkür ederim. Hangisi için etsem bu teşekkürü bilemedim. Çiçekler, ev, araba… Her şey inanılmaz, hepsi çok güzel! Hâlâ çok şaşkınım.”

“Rica ederim. Siz daha iyilerine layıksınız. Güle güle kullanın. Bugün ve yarın yerleşme işlerinizi tamamlayın çarşamba günü görüşelim. İlk seminerinizi ayarladık ayrıntıları konuşmamız gerekecek.”

“Tabii ne demek, siz nasıl uygun görürseniz. Tekrar teşekkür ederim Alpay Bey.”

Can, Ela’ya cebinden çıkarttığı kartvizitini uzatarak “Telefon numaralarım burada yazılı Ela Hanım.” dedi.

Sonra “Taşınma konusunda ya da başka konularda ihtiyaç duyduğunuz her konuda her an arayabilirsiniz. Şimdi bana müsaade” diyerek hem Ela hem de Bartu’yla tokalaşıp ayrıldı evden. Tam kapıdan çıkarken geri dönüp “ Az kalsın unutuyordum, evinizin yedek anahtarları, buyurun.” diyerek Ela’ya evin yedek anahtarlarını da teslim etti.

Can, evden ayrıldıktan sonra Bartu, huzursuzlandığını belli etmemeye çalışarak:

“ Canım, hayırlı olsun tekrar. Doğrusu çok şaşırdım, bu nasıl bir şirket ki çalışanlarına bu kadar imkân sunuyor?”

Koltuklara oturmuş konuşurlarken Ela: “İşte şimdi beni anladın mı? Kendimi neden tedirgin hissettiğimi?! Ki ben bu kadarını da beklemiyordum. Hâlâ rüyada gibiyim. Hayatım boyunca görmediğim, belki de göremeyeceğim bir lüks yaşantı bu. Evet, çok ciddi ve sorumluluk gerektiren bir iş, farkındayım ama sunulan bu kadar imkânın ardından benden istenilen performansı umarım gösterebilirim. Sanırım tedirginliğimi artık daha iyi anlamışsındır. Böyle, her şeyin tam olması ve yolunda gitmesi… Ne bileyim bilirsin, böyle şeyler her zaman ürkütür beni…”

Bartu, Ela’nın iki elini avuçlarının içine alıp gözlerinin içine bakarak “Sen içini ferah tut, ben hep yanında olacağım senin. Gittiği yere kadar!” dedi. Bartu, sevdiği kadının gergin bedeninin elektriğini almak istercesine Ela’nın başını, göğsüne yasladı. O koca ellerinden umulmadık bir naiflikle, ellerini okşarcasına, Ela’nın saçlarının arasında dolaştırdı. Şimdi tek gayesi ona güç vermek, destek olmaktı. Bazı şeyler, onu da tedirgin etse bile anlamak için zaman tanımak istiyordu. Ellerini Ela’nın başından omuzlarına indirdi Bartu. Onu göğsünden uzaklaştırıp gözlerine baktı. Bir süre kaldı öylece. Binlerce cümle kurmak geçti o anda içinden aşkına dair, kuramadı. Sonra belki de tüm bu düşüncelerinin özeti mahiyetinde, sevgi dolu, sıcacık bir öpücük kondurdu Ela’nın dudaklarına. Oturdukları koltukta Ela, kalbinin aşk denizindeki çarpıntısını dizginleyemezken kollarını Bartu’nun beline doladı, başını nişanlısının geniş omuzlarına yasladı. Şimdi kendini daha iyi hissediyordu. Bartu, onu rahatlatmak istercesine sımsıkı sarıldı sevdiğine. Sonra tüm bu sevgi selinin yoğunluğundan her zamanki gerçekçi bakışı ile sıyrılarak bir açıklama yapma gereği hissetmiş olacak ki:

“Evet, doğru söylüyorsun belki ama özellikle Avrupa menşeli firmalarda bu tip pozisyonlara çok büyük imkânlar sunulduğunu duymuştum. Sanırım şaşkınlığımız, böyle şeylere hiç tanıklık etmediğimiz için. Neyse, şimdi sen kafana takma bunları, tadını çıkart ve işine odaklan. Zamanı geldikçe daha iyi anlarız her şeyi. Biz önce eşyalarını ne yapacağımızla başlayalım işe istersen.” dedi. Aslında bu açıklama Bartu’nun, kısa süreliğine geldiği İstanbul’dan ayrılmadan evvel her şeyi bir an evvel yoluna koymak istediğini de işaret ediyor gibiydi.

 

-12-

“İsyanlardayım” dedi. Hayır, imtihanlardaydı.

Fark etseydi, kurtulacaktı.

                                                                                                                                                   Mevlana

Zifiri karanlıktı her yer. Bir ses duydu, kulağına fısıldıyordu biri “Peşimde o adam diyorum, inanmıyorsun!” Sonra  “Neden inanmıyorsun Kerem? Neden?” diye tekrar etti aynı ses. Kerem, korkuyla yatağa yapıştı iyice. Hareket etmek istedi, kıpırdayamadı. Ya da istemedi… “Kimsin sen?” diye bağırdı. “Kimsin?!…”Saçlarının perçemleri yine alnından gözlerine sarkmış, terden sırılsıklam ıslanan saç kökleri vücudunun tarifsiz gerginliği ile alnına, ensesine yapışmıştı. Gözlerini kapatıp açtı… Rüya mı görüyordu? Yoksa?!…Karaltı ve ses uzaklaşınca doğrulabildi yataktan.

Pencere açıktı, hem de sonuna kadar… Sıcak esen rüzgâr hiç ferahlatmıyordu ama tül perde şişip, oynaşıp, geriliyor ve bir hayalet siluetinde kıvrılıyordu sanki.

Birden bir gürültü duydu, bir kapı çarptı sertçe. İrkildi yeniden, tam doğrulamadığı yatağından sıçradı. Kalktı, yatağın kenarına oturdu. Çıplak ayaklarını, ahşap laminant parke üzerine sarkıttı… Terliklerini aradı ayak yordamıyla, bulamadı. Sonra sırtından aşağı akan ter damlacıklarını hissetti, elinin tersiyle alnını kuruladı. Bu kadar terleme normal değildi.

“Hiç esmiyor…” dedi hayıflanarak. Hem şortu hem t-shirtü sırılsıklam olmuştu. Alt kattaki odadan bir ayak sesi işitti. Kulak kabarttı. Biri vardı! Hemen pencereye koştu, belinden üstünü sarkıttı dışarı. Alt kat penceresinin beyaz tülü, karanlıkta bayrak gibi sallanıyordu. Oysa yatmadan önce kapatmıştı oranın camını. Kulağına o sözleri  fısıldayan adam mıydı oradaki?!

Tekrar içeri girdi. Ay ışığından içeri süzülen huzmenin de yardımıyla sert bir cisim aradı. Kalbi çılgınca atıyordu. Nefesi kesilmiş gibi hissetmesine rağmen nefes alış verişi de bir o kadar hızlanmıştı. Her kimse o, ya yukarı gelirse? Ya da… Yoksa yukarıdan mı inmişti aşağıya? Ne demişti? Neden böyle demişti? Kimdi o?

Kerem, bir an, adamın, kulağının dibine kadar gelmiş olduğunu düşününce ürperdi. Ya bir şey yapsaydı? Kendisine inanmamı istiyordu, peki ama neden? Niçin inanmalıydım ona? Neye?!

O, bu düşüncelerle cebelleşirken hızla koşan birinin ayak seslerini işitti birden. Sonra bir ses, çığlık misali “Beni öldürecek demiştim sizeeeee…” ve “KÜT!..” diye bir ses geldi sonra dışarıdan. Kalbi yerinden fırlayacak gibi daha da delice çarpıyordu şimdi. Elini kalbinin üzerine götürdü tutmak, yavaşlatmak ister gibi. Camdan dışarı baktı sonra. Gözleri yuvalarından fırlayacakmış gibi açıldı.

Yerde yatan, kanlar içinde donup kalmış o yüzü tanıyordu!  İyi ama nereden?!

 

-13-

Kabuğu kırılan sedef üzüntü vermesin sana,

İçinde inci vardır.

                                                                Mevlana

Kızı Sevi ile evcilik oynarken bir yandan da Kerem’le konuştuklarını düşünüyordu Sedef. Sarp’ı uzun zamandır hiç düşünmemişti.  Sevi’ye hamile olduğunu öğrendiği o güne kadar ne kadar güzel geçmişti evliliklerinin ilk yılları. Nerde akşam, orada sabah, gezip eğlenirlerken hayatlarına dair her şey mükemmeldi. En yakın arkadaşı Aylin’le, Sarp’la evlendikten sonra da görüşmeye devam ediyorlardı. Birkaç sabah üst üste mide bulantısı ile uyanınca kocasına bir şey söylemeden Aylin’le gitmişti tahlil yaptırmaya. Mutlu haberi alır almaz aramak istemişti kocasını ama Aylin müsaade etmemişti.

O günleri düşünürken gözleri doldu.

“Deli misin sen. Böyle güzel bir haber hiç telefonla verilir mi? Haydi, şimdi gidip alışveriş yapıyoruz ve sen akşam için güzel bir yemek hazırlıyorsun. Bu müjdeyi eşine, yemekte vereceksin ve sonra mutluluğu, onun gözlerinden okuyacaksın.”

Bunları düşünürken büyük bir keyifle evcilik oynamaya devam eden kızı Sevi’ye baktı. Gözlerine biriken yaşlara mani olmaya çalışırken, bulanıklaşan görüntüyle kontrolden çıkan iki damla süzülüverdi yanağından aşağı. Sevi, tam o sırada annesinin kucağına atladı ve minicik ellerini annesinin yanağına götürerek akan gözyaşlarını yakaladı hemen. Bir oyun sandı önce, sonra kendinden hatırladı bu duyguyu. Acaba annesinin canı mı acıyordu?

“Ağlıyor musun annecim, canın mı acıdı, uf mu oldun?” dedi meraktan kocaman açılan mercan rengi koca gözlerini annesinin gözlerine dikmişti.

Annesi “ Hayır tatlım, gözüme toz kaçmış çıkaramadım o yüzden yaşardı…” diyebildi. O anda aklına yalnızca bu klasik yalan gelmişti. Sevi’yi göğsüne bastırdı, saçlarını okşadı. Dolu dolu olan gözlerini görmemesi için, hıçkırıklarını bastırmak için, yavrusunun bedeniyle göğsünü ezdi belki de gözyaşlarını. Zira gitmiyordu o görüntüler gözlerinin önünden.

“Bak, salatayı ben yapmam ama. Senin salatanın tadı bir başka oluyor çünkü. Bir gün de beraber bende bir yemek hazırlar, ikinci kez kutlarız gelecek olan bebişinizi… Ben onun teyzesiyim. E anne yarısı sayılırım. Kutlamak benim de hakkım.“

Aylin’in heyecanı Sedef’in heyecanına heyecan katıyordu. Dünyaya bir can getirecek olmanın, Allah’ın en büyük mucizelerinden biri olduğunu söylerdi babası. “Annen, bu mucizeyi bana iki kere yaşattı. Sizler, hayatın bana bahşettiği en büyük hediyelersiniz.” derdi hep. Hatta bir çocuğu daha olacağını öğrendiğinde babasının nasıl çılgınca sevinip annesiyle döne döne dans ettiğini hatırlıyordu. Neşe dolu, sevgi dolu bir adamdı. Çocukları için deli olurdu. Annesi, erkek kardeşini dünyaya getirdiğinde, günlerce yataktan kaldırmadan bakmıştı karısını el bebek gül bebek.  Sabah erkenden “Vira bismillah!” der denize açılıp balık tutar, satıp parasıyla karısının canı ne çekiyorsa onu alıp pişirir yedirirdi elleriyle. Kızını da ihmal etmezdi bu arada. “Sen benim prensesimsin!” der, onun da gönlünü almayı ihmal etmezdi.

Belli bir saate kadar Aylin de yardım etti yemek hazırlamasına Sedef’in. Akşama doğru “Ben artık gideyim. Ama her şeyi ayrıntısıyla sonra öğrenmek istiyorum tatlım.” dedi gülümseyerek.

Sedef, kocasını o gece saatlerce bekledi. Birçok gece olduğu gibi… Koltuğun üstünde uyuyakaldığında saatin kaç olduğunu, kocasının eve gelip onu koltukta bırakıp yataklarına yattığında, akrebin yelkovanı nerede bıraktığını hâlâ bilmiyordu.

Sabah, kurulu sofranın başında giriştikleri tartışma, başlayan tüm güzelliklerin son noktası olmuştu. Sedef’i evde bırakıp gittiği birçok gece olduğu gibi o gece de kör kütük sarhoş gelen Sarp, artık çizgiyi iyice aşmıştı. Eşinin onca hazırlığının sebebini bile sormazken, tartışmanın sonunda Sedef’in yanağına attığı tokat, hiçbir müjdeyi hak etmediğinin imzası ve evliliklerinin de sonu olmuştu.

Kızının bilmesini istemediği bu kötü günler, yaşanmıştı yaşanmasına ama Sedef, incinmiş gururunu asla açık etmeden, son beş yıldır yalnız taşıyordu bu yükü omuzlarında. Aylin, evlenmiş yurtdışına yerleşmişti. Senede bir defa ancak görüşebiliyorlardı. Sedef’in, sevgi dolu ailesini, boşanma arifesinde bir trafik kazasında kaybetmesi, zorlu hayat mücadelesini birkaç kat daha yokuşa sürmüş, yükünü daha da ağırlaştırmıştı. Şimdi tüm hayatını, acı kaderinin tek tesellisi, kızına adamıştı. Dile kolay, yalnız başına yeni doğmuş bir bebekle yaşamıştı boşanma sürecini. Ailem nasılsa yanımda derken canından çok sevdiği annesini ve kardeşini kaybedişini de bu son beş yıla sığdırmıştı. Bedeninin ibresi 30’u gösterirken beş yıl içinde, ruh yaşına 50 yıl eklemişti.

Yıllar, içindeki çocuğu, eze eze öldürmüştü. Sevgiye olan inancını da nedense hep sevdiği erkekler hançerlemişti. Yüreği kanıyordu kanamasına ama Azrail, evladına duyduğu sevgiden öte geçememişti.

Bu yüzden bir yandan hayata olan inancını öte yandan da sevgiyi sorguluyordu kafasında sürekli. Onu hayata bağlayan kızı olmasa, sonsuzluğa rahatlıkla bir kurtuluş olarak bakabilirdi. Ama bu acımasız dünyada kızını yalnız bırakamazdı. Kabuğu kırılmıştı Sedef’in ama içinde Sevi vardı. En kıymetlisi…

Bazen öyle karmaşık ve saçma düşüncelere kapılıyordu ki, kendisi bile korkuyordu düşündüklerinden. Böyle kötü düşüncelere nasıl geldiğini bilmeden, bundan kurtulmak istiyordu aslında.

Bir an Kerem’i, kurtarıcısı gibi düşünerek rahatladı. Bir dahaki seansta bu korkularından bahsetmeliydi. Karar verdi, her şeyi tüm açıklığı ile anlatacaktı. Gözlerini kuruladı ve Sevi’ye, bebekleri ile oynadığı oyununda eşlik etti…

-14-

Sus gönlüm! Bütün bu susmalarına karşılık

Her şeyin hayırlısının olacağına inanarak sus

                                                                                                                                                               Mevlana

Bartu, uzun süre izin alamadığı ve çok önemli bir iş üzerinde çalıştığı için İstanbul’da kalamamıştı. Ela’ya yalnızca özel eşyalarını toparlarken yardımcı olabilmiş ve akşam Antalya’ya dönmek üzere yeniden yola koyulmuştu.

Ela’nın yalnızlığı, yanında kimse olmadığından değildi, yalnız olduğunu söyleyebileceği kimse olmadığı için yalnız hissediyordu aslında şimdi. Bir peri masalının ortasından girivermiş gibi balıklama dalmıştı sanki çoktan başlamış bir filmin ortasına. Ya da bir masala dâhil olan yeni bir karakter gibi hissediyordu kendini.

Küçücük, çoğu ikince el eşya satıcılarından donattığı bir evden, bir saray dairesine terfi etmişti. Nasıl daha farklı düşünebilirdi ki? Sanki masaldaki camdan ayakkabı ayağına olmuş ve prens ona açılabilecek tüm kapıları ardına kadar açmıştı. Hangi masalın hangi sahnesine dâhil olduğunu bilemese de, Ela’nın şimdi bildiği tek bir şey vardı; o da üstlendiği rolün hakkını verebilmek. Hepsi bu!

Ofisten bir sürü dosya istemişti. Akşam otururken onları incelemeyi planlıyordu. Mutfağa girdiğinde dolabında yiyecek her şeyin düşünülerek alınmış olduğunu görünce şaşkınlığı iki kat daha arttı. Bu kadar ayrıntının düşünülmüş olması gerçekten de çok enteresandı. Her, işe yeni başlayan müdür için bu kadar özenli oluyorlarsa, gerçekten de takdire şayan bir durumdu bu! Yarın Alpay Bey’i arayarak tekrar teşekkür etmeliydi. Getirilen dosyaları balkona taşıdı.

Hava çok sıcaktı. Hafif bir esinti vardı akşamın sihrinde. Güzel bir çay demledi. Evin içine yayılan bergamot kokusu balkona ulaşamasa da aldığı her yudumdaki lezzetle okumaya başladı… Kerem’i tanıdıktan sonra edindiği alışkanlıkla bir de ney sesi koydu CD çalara. Bir süre sonra, maveradan yükselen o hoş sedaya kaptırıp kendini, elindeki dosyaların derinliğinden gaibin kollarına bırakmıştı benliğini. Hafifçe esen meltem, saçlarını havalandırırken gecenin koynunda yüreğinin sultanı ile raks ederken buldu bedenini.

Klasörlerin içindeki yapraklar uçmak için çırpınırken terk etti Ela hülyaların tekinsizliğini ve yeniden döndü hemhal oldu yalnızlığı ile sarıp sarmaladığı gecenin kollarındaki kimsesizliğiyle. Gözlerine inen perdeden sıyrılamayacağını anlayınca, toparlanıp yatmaya karar verdi sessizce.

“ Günaydın Alpay Bey… Nasıl teşekkür etsem size bilemiyorum. Her şey o kadar güzel düşünülmüş ki?…”

“Memnun kaldınız demek?… Çalışanlarımızın memnuniyeti bizi de ziyadesiyle memnun eder.”

“Memnun olmak ne demek, her şey rüya gibi… Mükemmel!…”

“Eğer kişisel işlerinizi yoluna koyduysanız bu öğlen sizi küçük bir iş yemeğine davet etmek istiyorum.”

Ela, duraksamadan cevap verdi.

“Tabii olur Alpay Bey. Kaçta ve nerde?”

“Öğlen, sizi uğrar alırım…”

“Peki, teşekkür ederim, Alpay Bey…”

Ela, öğleye kadar ofisini düzenledi. Özel eşyalarını yerleştirdi. Bartu’yla yanak yanağa gülümseyen yüzlerini, anne ve babasının köyde çektiği fotoğraflarını koydu ahşap çerçevelerin içine, tam karşısına. Bir süre baktı yaşlı anne ve babasının tebessümle bakan çehrelerine. Çocukluğuna döndü o an. Annesinin güven ve sevgi dolu kollarında çok da yeni olmayan metal ayaklı, yaylı divanın üzerinde otururken buldu kendini. “Benim kızım büyüyecek, okuyacak çok büyük adam olacak…” diyordu gözünün nuru. Babasının uzun mesailere kaldığı işinden, yorgun argın gelişini anımsadı sonra. Her maaş alışında ona aldığı kitapları nasıl sabırsızlıkla bekleyip babasını öpüp kitabı elinden kapıp çarçabuk nasıl büyük bir zevkle okuduğunu düşündü. Onlar olmasaydı, bugün burada, bu pozisyonda olamazdı. Her tür zorluğa göğüs gerip okutmuşlardı biricik kızlarını. Şimdi Şile’deki o köy evlerinde yaşayan, İstanbul’a, büyük şehrin karmaşasına gelmek istemeyen ailesini ne kadar özlediğini daha çok hissetti. İlk fırsatta onları ziyaret etmeyi düşünerek çok sevdiği papatyaların suyunu tazeletti çağırdığı görevli personele. Nazar boncuklarını serpiştirdi odadaki masalara konsolun üstüne ve Kerem’i ziyaretleri esnasında edindiği alışkanlıkla, şifalı taşlarını koydu cam tabağa…

İrem, bu sırada elinde zarflarla girdi odaya. “Bunlar, sizin için…”

“ Allah Allah… Kimden geliyor? Ben henüz kimseye buranın adresini vermedim ki!”

“Sanıyorum banka kartlarınız bunlar Ela Hanım.”

Ela, zarfları açtığında gerçekten de maaş ve yüksek limitli kredi kartlarının kendi adına düzenlenerek gönderildiğini gördü. Şaşkınlıkla, bankaya başvuru yapmadan bu işlerin nasıl gerçekleştiğini merak etti. Zarftan çıkan kâğıtta şirket üzerinden Ela adına açılan bu hesapların kullanıma açılabilmesi için imzaya ihtiyaçları olduğu, bunun için bir görevlinin gelip kendisinden gerekli imzaları alacağı yazıyordu.

Ela, elindeki zarfları ve kredi kartlarını incelerken; İrem, içeri yanında takım elbiseli genç bir adamla girdi. “Sembol Bank’tan danışmanımız Tekin Bey.”

Ela, hemen masasından kalkıp bu genç adamı kapıda karşıladı.

“Hoş geldiniz Tekin Bey. Ben de şimdi bankanızın adıma tahsis etmiş olduğu kartları inceliyordum. Buyurun.” diyerek bej deri koltuğa oturması için işaret etti. Karşılıklı sabah kahvelerini içerlerken kartlar ve kullanım koşulları hakkında bilgi sahibi olan Ela kendine tahsis edilen limitler karşısında şaşkınlık içindeydi. Kredi kartından yapacağı akaryakıt ve giyim alışverişlerinin tamamını şirketin karşılayacağını öğrenince de şaşırmıştı. Evet, en başta kendisine bu konuda bilgi verilmişti ama bir kotasının olacağını düşünüyordu. Sınırsız bir limit dudak uçuklatıcıydı. Özellikle belli ünlü markalarla anlaşmalarının olduğunu ve bu mağazalardan alışveriş yapmasının şirkete sağlayacağı yarardan da bahseden Tekin Bey, inceden inceye Ela’ya kaliteli giyinmesi gerektiği mesajını da vermiş oluyordu. Sonra getirmiş olduğu dosyalardan çıkardığı kâğıtlardaki evrakları imzalaması için Ela’ya uzattı. Ela, Tekin Bey’in samimiyetine sığınarak ve aralarında kalmak koşuluyla, büyük bir merakla bu imkânların şirketin diğer müdürlerine de sağlanıp sağlamadığını sordu. Mademki şirketin çalıştığı bankaydı burası, elbette Tekin Bey bilirdi bu konuyu diye sormuştu ama aldığı cevap, anlaşmaları gereği bu bilgiyi Tekin Bey’in kimseyle paylaşamayacağı ile ilgiliydi.

Kartları cüzdanına yerleştiren Ela teşekkür ederek Tekin Bey’i ofisinden uğurladı. Gün neredeyse öğlen olmak üzereydi. Ela, çantasından küçük aynasını çıkarıp makyajını kontrol etti. Nedense, daha önce hiç yapmadığı bu davranışın bundan böyle önemli olduğunu hissetmişti. Çok hafif olan makyajının en belirgin unsuru kırmızı rujunu tazeledi sadece. Baharat kokulu egzotik parfümünden sıktı. Koku tüm odaya yayılmıştı. Uzun, düz, beline kadar uzanan sarı saçlarını düzeltti eliyle. Siyah üzerine kırmızı çiçekli kolsuz gömleği ve daracık kısa siyah eteği ile moda dergilerinden çıkmış güzeller gibi görünüyordu. Tam o sırada odaya Alpay Bey girdi. Onu görür görmez masasından fırlayan Ela, ayağındaki siyah topuklu ayakkabıların etkisiyle sendeledi hafifçe. Ama hemen, fark ettirmeden toparlandı. Alpay Bey şöyle alıcı ve hayran bir gözle süzdü Ela’yı.

“Böyle güzel bir pazarlama müdürüne “Hayır!” diyebilecek hiçbir alıcı düşünemiyorum…” dedi ince bir gülümsemeyle.

Hafif kırlaşmış şakakları, uzun boyu ve mağrur duruşuyla çizdiği güçlü ve gizemli adam imajı çok etkileyiciydi.  Ela, patronunun bu iltifatı karşısında utangaç bir tavırla tebessüm etti. Alışık değildi iş yerinde böyle iltifat işitmeye. Aklına, daha önce çalıştığı şirketteki, çalışanları ile hiç ilgilenmeyen, kaba saba, ukala patronu geldi. Adamı görmedikleri günleri kâr sayıyorlardı. Ela, patronunun, bir kere bile teşekkür ettiğini hatırlamıyordu. Karşılıksız harcadığı uzun mesailere para ödemediği gibi güler bir yüzü, tatlı bir sözü bile çok görüyordu hem ona hem de diğer personeline. Bu hatıralar hızla geçti gözlerinin önünden ve hemen toparlanarak:

“Hoş geldiniz Alpay Bey.” dedi. “Düşünceli olduğunuz kadar çok da naziksiniz.”  Alpay Bey, odadaki kadınsı ruhu hissetti o an. Bu egzotik koku, çiçekler, renkli taşlar, aksesuarlar… hemen odanın havasını değiştirmişti, fark etmemek imkânsızdı.

“Odanın ruhunu okşamışsınız Ela Hanım. Sizin kadar zarif olmuş her şey. “

“Teveccühünüz, oda zaten çok güzeldi. Ben hiçbir şey yapmasam da bu ruhu hissetmek mümkündü. Ne içersiniz Alpay Bey?”

Alpay Bey, hiç oturmadan “İsterseniz hemen çıkalım, yemeğin üzerine içeriz…” dedi. Ela’ya önden gitmesi için yol verdi. Arkasından, ilk gördüğü gün aklını başından alan bu güzelliği, hayranlıkla tekrar süzerek yürüdü.

Yemekte uzun uzun Ela’nın yapacağı işten, müşteri ziyaretlerinden, çalışma şartlarından konuştular. Çok yoğun bir seminer süreci geçireceği için ilk bir aylık zaman zarfında çok yüksek bir performans beklemediklerini ancak ondan sonra kendisinden çok sıkı bir çalışma beklediklerini ifade ederken hem yurt içi hem yurt dışı müşterileri için ayrı ayrı yol izlemesi ve bunun zorlukları üzerinde durdu Alpay Bey.

Ayrıca, kredi kartlarını hemen kullanarak gardırobunu yenilemesini istedi Ela’dan. Evet, çok şık giyiniyor olabilirsiniz ama bizim müşterilerimiz hep belirli markaları giyinir. Siz ne giyseniz yakışıyor hiç şüphem yok buna Ela Hanım ama müşterilerimize hitap ederken onlar gibi olmalısınız. Umarım beni yanlış anlamıyorsunuzdur. İrem Hanım, size bir mağazalar listesi verecek ve orada kiminle görüşeceğinizi yazacak. Sizden ricam kendi zevkinizin dışında bu kişilerden de yardım almanız. Zira o kişiler, bizim şirketimizin giyim tarzını çok iyi bilirler.

Yemeğin ardından içilen kahvelerle konuşulan konular biraz özele kaymıştı. Ela, aslında çok rahatsız olmasa da sanki biraz huzursuz olmuştu. Çünkü hiç hoşlanmıyordu birilerinin özel hayatını bilmesinden.

-15-

Gel, gel, ne olursan ol, yine gel! Kâfir, Mecusî, putperest de olsan gel!

Bizim bu dergâhımız umutsuzluk dergâhı değildir. Yüz bin kere tövbeyi bozmuş olsan da yine gel!

                                                                                                                                                                                                           Mevlana

Gün kucaklarken güneşi tan vakti, karanlığın ardından yeniden güneşe erişmenin şenliğiydi yaşanan…

Ah, o zahirde görünen, hakikatte görünmeyen aslı olmayan hayal. Görmez misin ki gölge siyahlığa meyillidir ve siyahlık senin ile gölge arasındaki ilişkinin uzaklığından, karanlığın sırrına işaret eder. Bak şu dağlara, senden uzak oldukları için karanlık görünürler. Oysa gerçek renkleri çok daha farklıdır. İşte böyle görünmelerinin tek nedeni uzaklıktır…

Kuşlar havada, gölgesi yerde uçar. Her şey, karanlıkta zuhur etmişti. Gördüğü, kuşun kendisi mi yoksa gölgesi miydi? Önce buna karar vermeliydi Kerem. Eğer bu uyku ise içindeki gölgeler gayp âleminden gelmişti ve sebepsiz olamazdı. Peki ya gerçekse?!

Kerem, “Bu, ben değildim…” dedi “Başka bir şey bu… O halde bu bir hayal, bir gölge o zaman!…” Peki o beynine nakşolunan sima? O da gaipten gelen bir gölgeden mi ibaret sadece? Yoksa sıfatlardan oluşan isimden arınmış bir varlık mı? Sadece öylesine bir suret mi yoksa yitirdiği aslını mı arıyordu bu hiçlikte?

Yatağının kenarına sarkıttığı ayaklarını şimdi yere basmış, öylece gece olanları düşünüyordu. Pencere kapalı, tül çekili vaziyetteydi. Koştu, açtı her ikisini, yine bedenini dışarı sarkıttı, kimse yoktu. İyice bakındı etrafa. Biri mi alıp götürmüştü?

Şimdi o bıçak sırtı yerdeydi, hayal ve gerçek arasındaki o ince çizgide… Parmaklarını, yüzüne dökülen kara, kıvrık saçlarının arasından geçirdi, taradı arkaya doğru… Eğildi, alt katın penceresine baktı, kapalıydı.

Bir mahkeme kurdu beyninde. Yargıcın karşısında oturan suretini gördü sonra. Pencerenin önünde duran tekli koltuğa yığılırcasına oturdu. “En az onun kadar sen de suçlusun…” diye yankılandı kulağındaki ses. Doğruldu oturduğu yerden “Neden suçluyum? Suçum ne?” Biri bana suçumu söylesin?” dedi yakarırcasına. Canhıraş, son bir çırpınışla tekrar sordu,  sonra yine sustu.

Kalktı oturduğu sanık sandalyesinden, yatak odasının içindeki banyoya geçti. Mahmurdu, ılık bir duşla sert bir kahveye ihtiyacı vardı şimdi.

Alt kata indi, her yer düzenli, her şey yerli yerindeydi. Mutfağa geçti, bir kahve yaptı kendine. Pencereyi açtı, Marmara’nın ılık esintisine karşı dalgın, yudumladı kahvesini.

Bedenen orada olsa da zihnen, düşüncelerinin sessizliğini soluyordu aldığı her nefesle. Saate baktı çok erkendi. Günlerden pazardı ve düşünmek için çok vakti vardı.

Zamanın nabzını tutan saniyeler, kâh kalbinin her vuruşuna eşlik ediyor kâh ardından koşuyordu şimdi. Akrebe kafa tutan yelkovan, pes etmek üzereyken, anahtar deliğinden süzüldü, kapı altlarından sızıp yayıldı, rüzgârın musikisine eşlik etti. Kimi zaman rakkase misali bel çevirdi, gerdan kırdı ama her şekilde nüfuz etti gök kubbenin altına zaman.

Eve derin bir sessizlik hâkimdi, bir sükût iklimiydi belki de yaşadığı. Pencerenin önündeki asırlık dut ağacının üzerinde şarkı söyleyen kuşların cıvıltısını işitti, rahatladı biraz. Oysa çok değil, daha saatler öncesinde, kanlar içinde bir yüz vardı o ağacın altında. Bu ne tezattı; aynı ağacın altına bakarken hissettiklerinin tam aksini hissediyordu şimdi üstüne bakarken.

Pencereden içeri dolan toprak kokusunun da, sabaha karşı serpeleyen yağmurun da onun gibi kayıp bir ruhu aradığı hissine kapıldı.

“Yitik bir ruh?…” diye mırıldandı sessizce.

Ölü bir ses, ölü bir bakış, ölü bir beden belki de huzura kavuşmayı bekleyen bir ruh… Bu hisse vesile gecenin uzaklığı mı, karanlığı mıydı bilemedi. Devrelerinden duman yükselen bir bilgisayar kasası gibi hissetti bir an kafasının içinde yer alan gri hücreleri.

Tefekkürle geçen uzun bir gecenin sabahında buldu Kerem’i karşısında Şeyhi. Sanki geleceğini biliyormuş gibiydi. Yorgun bakışlarının altına sakladı bildiklerini. Sabah niyetine dinledi Kerem’i. Anlattıklarına, yüzündeki derin çizgilerin her birine nakşolunmuş bilgelik ve vakarla, büyük bir huşu içinde kulak verdi. Kerem’in gözlerinin içindeki manaya vakıf, gecenin sesini işitiyordu şimdi derinlerde. Griden beyaza çalan kalın telli sakallarını ağartan nurla aydınlanmış yüzü, görünenin ötesinde manalara vakıftı, bunu bir Allah, bir de o biliyordu. İşittiklerini, gönül gözüyle görüyor, sevgiyle harmanlıyordu. Müşfik bir tavırla kaldırdı başını Şeyh Efendi…

“Tövbe et evlat! Git ve tövbe et… Taaa ki kabul olunana kadar. Unutma ki tövbe, imandan sonra bir insana ihsan edilen en büyük nimettir. Allah, çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir. Kim tövbe eder salih amel işlerse, muhakkak o kimsenin tövbesi kabul olunur.

Tövbe, nefsini egemenliği altına alan bu görüntülerden seni kurtaracak ve seni gerçek özgürlüğe, kavuşturacak. Her tür günah, insanın yaratılış amacına ters düştüğü için ruhta onmaz hastalıklara ve rahatsızlıklara neden olur. Senin huzurunu yitirmene sebep olur.

Kullar, ne kadar günah işlemiş olurlarsa olsunlar, umutsuzluğa kapılmadan Allah’a yönelip tövbe ederlerse Allah onları affeder.

Günah, ruhun kiri, tövbe ise cilasıdır. Günahta ısrar, kulun ruhunu iyice bozar. Biliyorsun ki onun için Mevlânâ Celâleddin Rûmî de her insanı, her ne durumda olursa olsun mutlaka günah bataklığından tövbenin aydın düzlüğüne:

“Gel, gel, ne olursan ol, yine gel! Kâfir, Mecusî, putperest de olsan gel!

Bizim bu dergâhımız umutsuzluk dergâhı değildir. Yüz bin kere tövbeyi bozmuş olsan da yine gel! ” diye çağırıyordu.

Sana müjdelenen makamın ilk merhalesi çok yakın evlat. Lakin sana musallat olan o ruh, müsaade etmiyor o makama ermene. Hem kendinin hem de seni ziyaret eden o ruhun huzura ermesini istiyorsan tövbe et!”

“Peki, kabul olunduğunu nasıl anlayacağım tövbemin?”

“ Sen tövbe et ve bekle… Vakti gelince sana her şey malum olacaktır, merak etme.”

-16-

Küle döndüysen, yeniden güle dönmeyi bekle ve geçmişte kaç kere küle dönüştüğünü değil

kaç kere küllerin arasından doğrulup yeni bir gül olduğunu hatırla.

                                                                                                                                                                                              Mevlana

Tam olması gereken vakitte Kerem’in yanındaydı Sedef. Niyeti, korkularını, kaçma isteğini ama kızına olan sorumlulukları nedeniyle yapmak isteyip yapamadıklarını anlatmaktı.

“Bugün, ne olur bunlar hakkında konuşalım. Kendimi hiç iyi hissetmiyorum Kerem Bey. İnanın, yanlış bir şey yapmaktan çok korkuyorum.”

Bu cümleler, uzun yıllar önce terapi alan şizofren bir hastasının hikâyesine götürdü Kerem’i… Kara bir bulut geçti gözlerinin önünden. O kasvetli günlere dönmemek için doğruldu koltuğunda, derin bir nefes aldı. Hikâyenin, sadece başını hatırlaması bile onu huzursuz etmeye yetmişti. Sonunu asla düşünmek istemedi. Kendini toparlayarak söze başladı.

“ Sedef Hanım, ruhlarımız güneş, kişiliklerimiz de ay gibidir. Biliyorsunuz, güneş olmadan ay karanlıkta kalır. Ancak, güneşin ışığıyla ayın güzelliğini görebiliriz. Ayın güzelliği ise güneşten kendisine yansıyan ışıktan gelir, aynı şekilde hayatlarımızdaki güzellik de ruhumuzdan yansıyan nurdan gelir.

Kişiliklerimiz, ruhlarımızın yansımasıdır. Ancak her yansımada kırılmalar görülür. Kişiliklerimiz, yaşadığımız olaylar tarafından etkilenir, hasar görür ama ruhlarımız saf ve el değmemiş olarak kalır.

Siz de hayatınızın bu döneminde zor günler geçiriyor, acı çekiyor olabilirsiniz. Maddi ya da manevi bazı şeylerin geçip gitmesine izin vermeniz gerekir. Kendinize müsaade edin biraz.

Bakın, size küçük bir hikâye anlatayım. Bir gün, bir profesör, bir Zen üstadına gelip “ Zen hakkında birçok kitap okudum, Budizm ve Zen konusunda sizinle paylaşmak istediğim bazı teorilerim var.” der. Ve başlar Zen felsefesine dair görüşlerini uzun uzun anlatmaya. Bu esnada Zen üstadı misafirine ve kendisine bir çay koyar.

Profesör anlattıkça anlatıyordur. O sırada Zen ustası çaydanlığı alır ve profesörün fincanına, daha çayından bir yudum almamış olduğu halde, çay doldurmaya başlar. Doğal olarak çay fincanı taşar. Masaya doğru akarken Profesör “ Dur… Dursana, fincanın dolu olduğunu görmüyor musun? Daha fazla almıyor!” Zen üstadı gülümseyerek “ Doğru, fincan dolu ve daha fazla bir şey alamaz. Fincanı boşaltmalısın ki içine yeni şeyler koyabilesin.

Siz de bir süreçten geçiyorsunuz ve çok dolmuşsunuz. İçinizi boşaltmak için, kendinize süre verin. Bazen Allah, bizden bir şeyler alarak bizi boşaltır. Bu bizler için çok acıdır. Nefislerimiz şikâyet eder. Ama bu bir tahliye sürecidir ve çok tabiidir. Mutlu olabilmeniz ve kaybettiğiniz sevgiye ulaşabilmeniz için de önce içinizde kalan birikintilerden kurtulmanız gerekir. Sizi böyle karamsar düşüncelere iten düşüncelerinizden arınmalısınız Sedef Hanım.

Bunu kısmen burada birlikte gerçekleştiriyoruz ama tamamını boşaltabilmek sizin elinizde… Dua edin, ruhunuza en iyi gelecek ilaç budur.

Sedef, konuştukça, Kerem’e anlattıkça içini boşalttığını düşünüyor ve rahatlıyordu. Onu dinlerken yüreği huzurla doluyordu. Ama yine de hâlâ korkuları vardı kendine dair. Yaşadığı onca acı tecrübeden sonra, fincandaki çayı tamamen bitirip bitiremeyeceğini düşündü. Onca yaşanmışlıkları “boşalt” demek kolaydı ama yüreği, tıpası açılan bir musluk değildi ki, içine birikenleri öyle bir çırpıda tahliye edebilsin. Sedef, Kerem’in, ruhunda kopan fırtınaları görmesini ve dindirmesini istercesine yalvaran bir bakışla içten içe ondan yardım diledi. Hatta bakışlarına, sözcüklere dökemediği korkak, ürkek ifadeleri yükledi. Sözcükler, dilinin ucuna geldiği halde, gözleriyle anlatmayı tercih etti bu sefer. Anlatmak isteyip de anlatamadıkları vardı, sadece anlamasını diledi. Gözlerini kapadı ve yine karşısında Sarp’ı gördü.

Karşılaştıklarında, taş döşeli yolun sonundaki dar sokağın son apartmanında olan dairesine gelmiş, eskimeye yüz tutmuş, sıvası dökük apartmanın girişindeki basamakların yedi sekiz tanesini çıkmıştı ki arkasından yükselen o tanıdık sesle irkildi:

“Yemezler canım… Ne kadar akıllısın öyle sen. ‘Hamileyim’ deyip benden nafaka koparmak hayalini unut! Beş para işlemez benden sana. Bunu böyle yaz o küçük beynine.”

Sedef cevap vermek, muhatap olmak arzusunda değildi. Birkaç basamak daha çıktı o konuşurken.  Avukatına da “ Hiçbir şey istemiyorum o adamdan!” demişti aslında ama işe yaramamıştı. Avukatı, bunun doğru bir karar olmadığını savunmuştu.  Çünkü Hayriye Çelik, boşanma davalarının en aranan avukatlarındandı. İşini iyi biliyordu. Karşısındaki adama öyle pabuç bırakacak türden biri değildi. Ona göre; bebeğin doğumundan itibaren nafakanın başlaması gerekiyordu.

Sedef, hızlı hareket etmeye çalışarak çantasından anahtarlarını çıkardı. Ama Sarp o sırada arkasından basamakları hızla çıkarak Sedef’e yetişmişti. Üstelik muhatap almayıp cevap vermemesine daha çok kızmıştı.

“ Şşşt sana diyorum, aldıracaksın o veledi. Çocuk falan istemiyorum ben. Duydun mu beni?”

Sedef, suskunluğunu bozmamak için direniyordu. Böyle bir adamı nasıl sevebildiğine hâlâ inanamıyordu. Sarpsa onun bu aldırmazlığına iyice sinirlenmişti. Montunun arkasından tuttu, kendine çevirmek istedi fakat o an olan oldu. Dengesini koruyamayan Sedef, 10- 15 basamağı kaşla göz arasında yuvarlanıverdi. Yarı baygın bir şekilde basamakların dibinde boylu boyunca uzanıp kaldı.

Sedef’i o halde ilk, dışarıdaki sesleri son anda duyan kapı komşusu Esma Hanım gördü. Sarp, panikleyip kaçmıştı. Ama Esma Hanım, arkasından bakarken tanımıştı onu. Sedef’in yanında daha önce birkaç kez görmüş ve sormuştu kim olduğunu. Ayrılmakta olduğu meymenetsiz kocası olarak bellemişti aklında. Sedef’in başındaki Esma Hanım, bir yandan feryat figan bağırırken diğer taraftan da elindeki cep telefonundan ambulansı arıyordu.

Sedef, bunları anlatırken gözünden birkaç damla yaş süzüldü. Kerem, bu seansı artık noktalamak gerektiğini anlamıştı.

Gönlün marifet ışıkları, birlik sırları, yetileri bir marifetti. Şimdi tüm mücadele, ona vakıf olmak içindi. Şeyh’in “Tövbe et…” demesi geldi Kerem’in aklına. İnsanlara yardım edebilmek için birçok niteliği daha meziyetlerine katmak istedi. Çünkü çaresiz kalmak, yardım edememek, bu meslekte en kötü şeylerden birisiydi. Bunu çok iyi biliyordu. Bu yüzden Kerem içinden, gönlünün, marifet ışıkları ile aydınlanmasını diledi. Ruhunun bağışlanmasını ve aydınlanmasını istedi yürekten. Biliyordu ki Allah bağışlar, tövbelerini kabul ederse aydınlanacak ve etrafını da aydınlatabilecekti.

İnsanlara daha fazla yardım edebilmek, gönlünü kötü olan her şeyden uzak tutabilmek, arındırmak ve tövbelerini kabul ettirebilmek için günler ve gecelerce sürecek tefekkür yolculuğu başlamıştı artık…

 

-17-

Kim demiş gül yaşar dikenin himayesinde?

Dikenin itibarı gülün himayesinde.

                                                                                                                                               Mevlana

“Hayırlı olsun, Ela Hanım. Ne kadar hoş bir odanız var…”

“Ekrem Beeey! Hoş geldiniz… Ne güzel sizi yeniden görebilmek… Buyurun lütfen.” Ela,  Ekrem Bey’i mütebessim bir çehre ve neşeli bir ses tonuyla karşıladı.

“Bu oda, uzun zamandır boş duruyordu. Eski pazarlama müdürümüz Koray Bey, benim olduğum binada küçük bir oda kullanıyordu. Ben, burada kalacağınızı bilmiyordum. Koray Bey’in kullandığı oda, sizin gibi bir hanımefendiye yakışmazdı tabii. Burası muhteşem olmuş gerçekten. Tabii içinde siz de olunca daha da güzelleşmiş .”

“ Aaa bilmiyordum… Teveccühünüz… Demek burası yeni! Ama sizinle aynı binada çalışmak isterdim. Engin tecrübelerinizden faydalanabilmek, benim için bulunmaz bir fırsat olurdu eminim. Yine de sorun değil, ben sizi her durumda bulur rahatsız ederim. İşle ilgili deneyimleriniz benim için çok kıymetli.”

“Estağfurullah Ela Hanım, o sizin inceliğiniz. Sizin donanımınızda bir insana iş öğretmek… Hiç şüphem yok ki siz hepsinin üstesinden başarıyla gelirsiniz. Yönetim kurulumuz ve başkanımız sizdeki bu ışığı görmeseydi emin olun şirkete kabulünüzü onaylamazlardı. Ben, başvuruda bulunup,  bu mülakatlardan eli boş, geri dönen o kadar çok insan gördüm ki… İnanın, öyle bir komisyonun önünden başarıyla geçmek, onaylanmak her babayiğidin harcı değildir. Sizi tekrar tebrik ederim.”

“Çok teşekkür ederim, Ekrem Bey. Böyle güzel sözleri, sizler gibi değerli insanlardan işitmek insanın gururunu okşuyor.”

Çaylar geldiğinde toplantı masasına geçmişlerdi. Ela’nın altı aylık süreçte, yoğun bir eğitim alması gerekiyordu. Bunun için katılacağı seminerler ve programlar vardı. Bugün bu programların detaylarını gün gün hazırlayacaklar, hangi ildeki hangi seminerde hangi eğitimleri alacağına dair planlamaları yapıp, eğitim programlarının muhteviyatlarını konuşacaklardı.

Koskoca toplantı masasının üzeri dergiler, kâğıtlar, dosyalar tabletlerle (…) dolmuştu. Birkaç saat yoğun bir biçimde çalışarak Ela’nın, İstanbul dışındaki Ankara, Antalya ve İzmir seminer programlarının takvimini de değerlendirdiler. Çalışmanın sonunda Ela:

“Doğrusu, gözüm korktu. Bu kadar yoğun bir programla karşılaşacağımı hiç beklemiyordum. En azından işin başındayken daha olmasını beklemiyordum…”

“Gözünüz korkmasın, Ela Hanım. Bunlar, sizin için çok faydalı olacak seminerler. Bu sayede yapacağınız işe daha iyi hâkim olacaksınız. Ant Otomotiv, bildiğiniz üzere yurtiçi ve yurtdışı bağlantılı çalışan çok büyük bir şirket. İşi, detaylarıyla öğrenmek sizi eminim çok rahatlatacaktır. Alpay Bey’in asistanı Can Bey, o, bu konularda çok tecrübelidir. Özellikle onunla ilişkilerinizi iyi tutarsanız rahat çalışırsınız. Bu da benden size küçük bir tüyo…”  dedi babacan bir tavırla göz kırparak.

Saatler süren çalışmanın ardından, dosyalarını topladı, Ela’ya vermesi gerekenleri ayırmıştı zaten, onları teslim etti. Sandalyenin arkasına astığı lacivert ceketini ayağa kalkarak giyindi. Saatine baktı, hayli geç olmuştu. “O halde ilk seminer için haftaya programınızı yapmayı ihmal etmeyin. Kalacağınız otel ve seminer yeri hakkında ben size birkaç gün içinde bilgi vereceğim. Haberleşiriz Ela Hanım.”

Ekrem Bey, asansöre binip aşağı inerken Alpay Bey’in, Ela’ya ne kadar değer verdiğini düşündü. Şu an asistanı Can Bey dışında diğer müdürlerin hepsi ek binadaydı. Bu binanın son iki katı sadece yönetim kuruluna aitti ve Ela da bu katlardan birinin bir odasında oturuyordu. Aslında bu, çok önemli bir ayrıntıydı.

Ela, Ekrem Bey’in ardından çalışma masasına geçti. Sert bir kahve söyledi Ali Efendi’ye. Bu akşam biraz geç çıkıp çalışmak istiyordu. Öğreneceği çok şey vardı ve bir an önce öğrenmeliydi. İnsanların kendisine olan güvenini sarsmamalıydı. Ela, dosyalara gömülmüş çalışırken İrem Hanım, müsaade isteyip içeri girdi.

“Ela Hanım, Can Bey alışveriş yapabileceğiniz anlaşmalı mağaza listelerini size vermemi istemişti. Bugün hep toplantı halinde olduğunuz için rahatsız etmek istemedim. Buyurun, liste bu. Ben, mağazaların müdürlerini tek tek arayıp gerekli ilgiyi göstermeleri hususunda onlara bilgi verdim. Benden bir isteğiniz yoksa çıkabilir miyim? Mesai sonrası için bir randevum vardı.”

Ela, saatin farkında bile değildi.

“Tabii, tabii çıkabilirsiniz İrem Hanım. Ben, kalıp biraz çalışacağım. Artık alışveriş işine de yarın bakarım. Size iyi akşamlar…”

Ela, tekrar dosyalara geri döndüğünde o akşam Bartu’yu da arayacağını düşünerek mutlu oldu. Anlatacak çok şey vardı. Ama hepsinden önemlisi, nişanlısını çok özlemişti. Ona, Ankara müjdesini verecekti. O seminerdeyken de görüşebilirlerdi. Ne de olsa Ankara, Antalya’ya İstanbul’a göre daha yakındı.

Saat sekiz buçuğa gelirken binada neredeyse güvenlikten başka kimse kalmamıştı. Bir tıkırtı duydu, ayak sesi… Başını, gömdüğü dosyalardan kaldırıp, kulak kabarttı.  Odasının açık kapısının önünde Alpay Bey’i görünce, birden çok şaşırdı.

“Ela Hanım? Bu saatte hâlâ çalışıyor musunuz? ”

“Alpay Bey! Çok şaşırdım, siz de mi buradaydınız? Evet, öğrenecek çok şey var ve ben bir an önce işe adapte olmak istiyorum. Şirket olarak bana sunduklarınız karşısında kendimi eksik ve hatta borçlu hissediyorum.”

“Böyle şeyler düşünmeyin lütfen. Sizin hak ettiğinizi düşünmüyor olsaydık, bu imkânları size sunmazdık. Şu anda da ne kadar haklı olduğumuzu bir kez daha gördüm.”

“Aaa kusura bakmayın, sizi öyle kapının önünde tutuyorum. Buyurmaz mıydınız?”

Alpay Bey, hoş bir kadının davetini geri çevirmeyecek kadar nazik bir tavırla içeri adım atarken, yoğun bir iş akşamına rağmen, Ela’nın saf ve kusursuz güzelliğinden hiçbir şey yitirmediğini fark ederek, dağınık saçlarını öylesine alelade bir topuz yaparak, kalemle başının arkasına tutturan bu genç kadından etkilendiğini hissetti. Tabii ona bunu fark ettirmeksizin. Yoksa bir orta yaş sendromuna mı kapılıyordu koca Kazanova?! Hemen kendini toparlayarak:

Ela’nın masasının önündeki krem rengi deri koltuğa otururken “Bugün neler yaptınız Ela Hanım? Nasıl geçti gününüz?” dedi. Sanki hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi sordu. Oysa Ekrem Bey’den tüm detayları öğrenmişti çoktan. Şirkette, uçan kuştan haberi olurdu. A’dan Z’ye, bütün seçilmiş elemanlar onun haber kaynağıydı. Şirketin tüm güvenlik kameralarının izlediği bölümleri gösteren küçük bir takip odası da kendi odasının içine açılan bir başka odada onun hizmetindeydi. Herkesin ne zaman gelip ne zaman gittiğini bilir, hatta bu sayede çalışanlarının yanlarına gelen ziyaretçilerden bile haberdar olurdu.

“ Ekrem Bey’le çalıştık uzunca bir süre. Çok iyi oldu. Ondan öğreneceğim çok şey var sanırım. Özellikle katılmam gereken seminerlerle ilgili planlamayı tamamladık. Önümüzdeki altı ay sanırım çok yoğun geçecek.”

“Çok güzel, sevindim memnun kalmanıza. Ekrem Bey, çok deneyimli bir çalışanımızdır. Uzun yıllar farklı birimlerimizde müdürlük görevlerini yürüttüğü için şirketin işleyişi ile ilgili hemen hemen her konuya vakıftır.”

Alpay Bey, bunları söylerken, bir eliyle beyaz ipek gömleğinin üzerinde, takım elbisesi ile aynı tonda, mağrur edayla salınan lacivert saten kravata ilişmiş, küçük pırlanta taşlı, altın kaplama kravat iğnesiyle oynuyordu. Kendinden emin beden dili, yılların ağartmaya başladığı saçlarına ve hatta evli bir adam olmasına rağmen “Kim kaldı eski çapkınlardan!” dedirtecek türdendi.

Ela, “Alpay Bey, isterseniz, size de bugün yaptıklarımızı kısaca bir özetleyeyim ya da bir brifing hazırlayayım.”

“Peki, kısaca bir özet geçin olmazsa. Brifingi de bilahare alırım.”

Alpay Bey’e, aslında bildiği şeyleri yeniden dinlemek nasıl bir zevk veriyor bilinmez; o, şimdi Ela’yı yüzünde değişik bir haz ifadesi ve hayran bakışlarla süzerek dinliyordu. Bu zeki ama çekici kadını neden olduğunu bilmediği ve uzun süredir hissetmediği bir kalp çarpıntısıyla belki de duymuyor sadece izliyordu.

Zaman, hayli ilerlemişti. Alpay Bey, bir türlü kalkıp gitmeyince Ela da bir şey diyemiyordu. Çalışmayı planladığı akşamda şimdi ne çalışabiliyor ne de telefonun diğer ucunda ondan haber bekleyen sevdiğini arayabiliyordu. Bartu, dayanmayarak bir mesaj gönderdi.

“İşlerin bitmedi mi hâlâ canım? Merak ettim seni.”

Ela, mesajı göz ucuyla okudu, Alpay Bey’e ayıp olmasın diye masanın üzerinde duran telefona parmak ucuyla kısaca “Hayır!” yazıp gönderebildi sadece. Alpay Bey’den kaçmadı bu küçük kaçamak ama bir şey de söylemedi. Vakit hayli ilerlemişti artık nihayet gidebilmeyi akıl eden Alpay Bey, “ Ooo zaman hayli ilerlemiş. Fark etmemişim. Sizin yanınızda zamanda çok hızlı akıyor Ela Hanım. Korkarsanız, evinize kadar eşlik edebilirim.”

“Yok, çok teşekkür ederim Alpay Bey, öyle bir yapım yoktur benim. Zor şartlarda yetiştim ben, o yüzden bu tarz korkularım hiç olmadı ya da olamadı.” Ela, Alpay Bey’i, odasının kapısına kadar eşlik ederek yolcu etti.

Alpay Bey, yıllardır aynı yastığa baş koyduğu kadının, onu evde bekliyor olmasına aldırış etmeksizin ayrılmak istemediği bu ofisten ayakları geri geri gidercesine çıktı.

Hatta en son tokalaşırken veda konuşmasını uzatarak Ela’nın elini elinden ayırmak istemedi. Neden sonra bunun yanlış anmaya meydan vereceğini fark edip elini genç kadının elinden çekti.

Akşamın ilerleyen saatinde artık çalışamayacağını fark edip evine dönen Ela, hemen Bartu’yu aradı.

“ Hayatım, biliyorum çok daha erken arayacağıma dair söz vermiştim ama ofiste biraz çalışayım dedim, Alpay Bey uğradı yanıma. Bir türlü bitmek bilmedi konuşması. Çok özledim seni… Ama sana güzel bir haberim var.” diyerek o gün yaşadıklarını çalıkuşu misali, bir sıra takip etmeksizin, konudan konuya atlayarak anlatmaya başladı ve hemen Ankara’daki seminerden bahsetti. Buluşabileceklerini, bunun, onlar için de bir fırsat olduğunu, buna ne kadar sevindiğini anlattı.

O anlatırken Bartu, bir taraftan onu dinliyor bir taraftan da Alpay Bey’e karşı hissettiği garip ama tarifsiz duyguları tartıyordu içinden. Bir insanı tanımadan, onun hakkında karar vermek gibi bir tarzı olmamıştı hiçbir zaman ama bu adama karşı içinde, en başından beri tanımlayamadığı olumsuz bir his vardı. Ela’ya bunu söyleyip söylememek konusunda çekimser kaldı ve hemen yüz yüzeyken söylemeye karar vererek Ela’yı dinlemeye devam etti. Ama Bartu’nun aklından bu düşünceler geçerken sanki aradaki konuşmaya dair hatlar kopmuştu. Ela’ya yeniden, özellikle Ankara semineri ile ilgili ayrıntıları sormak zorunda kaldı.

-18-

“Zor” diyorsun…

Zor olacak ki imtihan olsun.

                                                                                                                                                     Mevlana

Kerem o gün Elif’ten, hasta randevularını bir hafta ileri kaydırmasını istedi. Bu ilk değildi. Kerem’in zaman zaman yaptığı bir şeydi. Elif, durumu anlamıştı hiç sormadı, sorgulamadı o yüzden. “ Peki, Kerem Bey.” dedi sadece. Bu nedenle seviyordu Kerem Elif’le çalışmayı. Artık hiçbir söze gerek kalmaksızın anlaşabilir hale gelmişlerdi. Onu iyi tanıyan hastaları da alışıktı bu duruma. Zaman zaman kayboluşları, kaçışları, münzevi bir yanı vardı Kerem’in, biliyorlardı. Elif, sadece yeni hastalara durumu açıklamak zorunda kalıyordu o kadar. Yine aynı şey olacaktı. Ne zaman olduğunu kimse bilmese de, Kerem’in yola koyulma zamanı gelmişti.

Deri eldivenlerini giymiş, sırt çantasını sabitlemiş, deri montunun fermuarını boğazına kadar çekmiş, omzuna dokunan dalgalı saçlarına kaskını takmış ve sevgili Chopper’ına binmişti şimdi. “Hadi oğlum, yine baş başa düşüyoruz yollara. Önce Allah’a, sonra sana emanet bu can. Hayırlısıyla götür, hayırlısıyla getir beni.” dedi ve bir kısrağı okşar gibi sıvazladı Chopper’ının sırtını. Üniversiteye başladığı yıl babası, çok istediği bu motoru ona hediye etmişti. Çocukluk hayaliydi. Gözü gibi baktığı motoruyla uzun zamandır dost gibi, can yoldaşı gibi olmuştu. Çok bunaldığında onunla, başını alıp dağlara tırmanıyor, denizler aşıyordu. Bazen kulağına derdini bile fısıldadığı oluyordu. Ailesinden sonra düşkün olduğu belki de tek varlığıydı o.

Çıkacağı yolculuk, hangi âlemlere sürükleyecekti Kerem’i kimse bilmezken, o, İstanbul’un sırtlarından birinde yer alan her zamanki istirahatgâhına doğru yolculuğuna başlamıştı.

Uzun süren bir yolculuğun ardından, gri bir akşam, güneşi, göğü kapatmış, herkesten uzak, ormanlık alan içindeki yüksek dağ köyüne ulaşmıştı.  İki tarafı ağaçlı bu ıssız asfalt yolda, kuş cıvıltıları arasında, ağır ağır, kıvrıla kıvrıla tırmandıktan sonra ulaştığı küçücük tek katlı köy evini, ondan başka bilen yoktu. Burası, kendisini dinlediği, ruhunu beslediği yerdi. En yakın yerleşke buradan, bir buçuk, iki kilometre uzaktaydı.

Tabiatla zaman geçirip kalbini, Allah’ın yarattığı bu güzelliklere açmak, her seferinde onu, manevi olarak besliyordu. Etrafını kuşatan ormanın, hatta tek bir ağacın bile içine gizlediği manayı anlamanın ne kadar güç olduğunu düşündükçe, her seferinde doğanın ne kadar sonsuz bir ilham kaynağı olduğunu hissediyordu.

Geniş bir bahçeyi geçerek girdiği bu ev, çok sade döşenmişti. Evde, yatacağı yatak, oturacağı koltuk ve mutfak malzemeleri hariç hiçbir şey yoktu. Kaskını çıkarıp motorundan inerken uzun zamandır gönül beytini ihmal ettiğini düşündü. Motorun ceplerindekileri ve sırt çantasındakileri yerine yerleştirdi. Ocağın üzerinde duran çelik çaydanlığa, kaynaması için çay suyu koydu. Sıcacık bir çay iyi gelecekti bu yolculuğun ardından. Yeşillikler içindeki bu ev, ruhunda bir sükût iklimi oluşturuyordu. Bu temiz hava, kuş cıvıltıları ve oksijen, onu, insanların, ona yüklediği stres ve sıkıntılardan da arındırıyordu. Bu sebeple, bu ev Kerem’i sadece ruhen değil, bedenen ve zihnen de rahatlatıyordu.

Bu sefer buraya kafasındaki sorulara cevap bulmak için gelmişti. Onu rahatsız eden düşünceleri, kâbusları sorgulayacaktı. Hatta ilk geceden istihareye yatacak tövbelerinin kabulünü sorgulayacaktı.

Çayını yudumlarken aldığı keyif ona, bu dünyanın gelip geçiciliğine rağmen, dünyevi zevk ve muhabbetin kalplerimize girmesine aslında bizim müsaade ettiğimizi düşündürdü. Buraya gelmeden önce şeyhiyle yaptığı son konuşmayı anımsadı. “Bak evladım; kalp, Allah’ın inşa buyurduğu bir mabettir ve hepimizin içindeki İlahi kıvılcım oraya konmuştur. Dünya üzerindeki bütün mübarek mekânlar, mescitler, peygamberler, büyük veliler tarafından inşa edilmiştir. Hâlbuki kalp sarayı, Allah tarafından bizzat kendisi için inşa edilmiştir. O yüzden kalp sarayı dünyadaki bütün kutsal mekânlardan daha kıymetlidir.

Birçoğumuz, dünyevi başarılara, şöhrete, paraya ve iktidara itibar ettik. Manevi tekâmülün peşinden gitmek için harcadığımız zamanın, karşılaştırılmayacak dereceden fazlasını, dünyevi maksatlara hesapsızca kurban ettik.

Kalp, aslında bu dünyadaki dış etkiler ile içimizdeki manevi etkiler arasında bir arabulucudur. Gururumuz, hırsımız ve olumsuz alışkanlıklarımız, dikkatimizi felç eden, kalbimizin manevi nurunu görünmez kılan bir ateş ve duman üretir. İçimizdeki nura ne kadar açılabilirsek, içimizde bulunan olumsuz temayülleri o denli net seçebilmeye başlar ve yine o ölçüde olumlu ve manevi eğilimlerimizi kuvvetlendiririz.”

Kerem, bunları düşünürken ahşap masanın üzerinde duran çay bardağındaki çayın soğuduğunu fark etmemişti bile. Oturduğu yerde doğruldu, gamlı dostuna uzandı. O sırada akşamın hüznü geceye meyletmiş ve Kerem’in üflediği neyin sesinde, sessiz ve derinden inlemeye başlamıştı. Atlas bir halı misali semaya dizi dizi sıralanan yıldızlar, samanyolunu Kerem’in ayaklarının altına sermiş, sabaha kadar bu parıltılı geçidi onun emrine sunmuşlardı. Bu büyülü semanın altında gece boyunca oturup tefekkür eden Kerem, ufuk çizgisinin yüzü kızarınca oturduğu yerden kalktı. Vakit hayli geç olmuştu. İstihareye yatmak için hazırlığını yaptı. Bir süre sonra, gecenin ayaklarına paspas olan yıldızlar, Kerem’e yorgan, dolunay ise yastık oldu. Düşler tarlasının meyvelerini toplayacağı sırada şükretti Allah’a bir kez daha her şey için. Aklı ve duyguları birbirine kenetlendi ve önüne açılan yoldan, sessizce, sessizliğine yürüdü.

Karanlıktan aydınlığa yürüdüğü o yolda, bir avcı ve oğlunu gördü. Bulunduğu yerdeki çalıların arkasından gizlenerek izlemeye başladı. Akşamleyin, evlerine yiyecek götürme kaygısıyla avlanmaya çalışarak bitap düşmüş yaşlı avcı ve oğlu, çalılıkların dibine çökmüş, yorgun bedenlerini dinlendirirken, yaşlı adam bir taraftan inleyip sızlanıyordu. Açlıktan, fakirlikten ve tabii evine yemek götürememenin yükünü omuzlarında hissederek çaresizce çırpınıyordu. Giysileri kirli bu yaşlı adam, uzun zamandır tıraş yüzü görmemiş ak düşmüş fırça gibi sakallarını ovuştururken, kaygıdan, yüzündeki çizgiler titriyordu. Çocuksa babasının yanında, boynu bükük bir vaziyette oturuyordu.

Kerem’in içi sızladı bu tablo karşısında. Ceplerine baktı, parası yoktu. Kendi durumuna kendi de şaşırdı.  Zira hiç, parasız dışarı çıkmazdı. O, bunları düşünürken bir grup atın ayak sesini işitti. Yaşlı adam ve oğlunun önünden, önde muhafız subayları, arkasında beyaz bir atın üzerinde Mısır Emir’i olduğunu sonradan öğrendiği bir adam ve ardında askerleri geçti. Adam ve çocuk, ayağa kalktı, başları önlerinde kim olduklarını bilmedikleri bu heybetli adam ve askerlerine saygıyla selam durdular.

Emir, adam ve çocuğa acıyarak, yanındaki askere, adama bir miktar altın verilmesi için emretti ve yoluna devam etti. Altınları alan avcı elinde bu kadar çok altını tuttuğuna inanamayarak o kadar çok heyecanlandı ki kalbi daha fazla bu mutluluğa dayanamadı. Heyecan ve aşırı sevinç bir anda sonu oldu zavallı adamın.

Kerem, koştu yardım etmek için ama ne çare; o esnada ne onlar Kerem’i görebildi ne de Kerem onlara temas edebildi. Tam o anda Emir ve askerleri yine aynı yoldan geri geçiyorlardı. Çocuğu, babası kucağında ağlarken bulan adamlar, ne olduğunu sordular merakla. Çocuk şaşkın:

“ Allah razı olsun, bir amca ve adamları buradan geçerken babama bir kese altın verdi. Ama onlar buradan gittikleri vakit babam, duyduğu sevinçten ve heyecandan ölüverdi.”

Emir, “Olaya sebebiyet veren biziz. Eğer, biz altınları tedricen vermiş olsaydık, bu olay olmazdı.” dedi. Adamlarına altınları çocuğun alması hususunda talimat veren Emir yoluna devam edecekken çocuğun itiraz eden sesini işitti: “ Allah’a yemin ederim ki babamın ölümüne neden olan bu parayı asla alamam!”

Sonra kendini İstanbul’daki bürosunda buldu Kerem. Karşısında, intihar eden o adam oturuyordu. Oda loştu. Yere kadar olan pencereler, ışıklar, hepsi ama hepsi kapalıydı. Karanlıkta oturuyorlardı.

Adam, yalvaran bir sesle “Bana yardım et, lütfen… Yardım et bana!” diyordu.

Kerem’in aklı karışmıştı birden. İyi ama bu adam, geçen gece ölmemiş miydi? Yerde yatan cesedini görmüştü. Kanlar içindeydi! İçi ürpererek sordu Kerem, belki de yanlış görmüştü; o adam, bu adam değildi belki… Hem neden karanlıkta oturuyorlardı?

“ Söyle, sana nasıl yardım edebilirim?” diye sordu sessizce. Adamın elinde yeşil bir mendil vardı. Önce hiçbir şey demeden mendili Kerem’e uzattı. Sonra yine:

“Lütfen yardım et!” dedi, başka hiçbir şey söylemedi.

Kerem, elindeki yeşil mendille oturduğu yere çakılı kalmıştı sanki. Doğrulmak istedi, pencereleri açmak, ışıkları yakmak… Kıpırdayamadı!

Şimdi karanlığın altında çırpınma sırası Kerem’e gelmişti; ama nafile… Çalışan sadece zihniydi, ötesi yok!

 

-19-

Sıkıntılar gecedir…

Dinlen, kederlenme; sabah elbet olacaktır.

                                                                                  Mevlana

Karanlığı kucaklarsan eğer, bil ki ele geçirir seni. Kapkara gölgeler de düşer üzerine, parlayan sayısız yıldızın ışığı da… Eğer sen kavrarsan karanlığı, hâkim olursun geceye. Üzerine sessizlik ve sükûnet siner. Şunu bil ki yalnızca karanlığı kavrayamayanlar korkar geceden. Sen, mazinin mezarlığında düş görürken gecenin kasveti yerine maviliği yayılır huzurla üzerine.

Sedef, gözlerini hastanede açtı. Önce anlamlandıramadı olduğu yeri. Zihnindeki her şey el etek çekmiş düşünceleri ıssız kalmıştı. Bir süre boş gözlerle baktı yanında yatan hastalara. Sonra gözlerini kapattı, hatırladı. Birden gözleri fal taşı gibi açıldı. “Bebeğim?!”  diye bağırarak doğruldu yataktan. Yanında yatan hastalar, durup dururken gelen bu figandan korktu. Kolundaki serum olmasa fırlayacaktı yataktan. Hatta bir ara sökmeye yeltendi. Yanındaki hastaların refakatçileri engel oldu.

Servis hemşiresi işittiği gürültüye koşarak geldi.

“Bebeğim, yaşıyor mu? Ne olur söyleyin?”

“Evet, Sedef Hanım merak etmeyin, yaşıyor. Gayet de sağlıklı. Hatta şu an, siz panikleyene kadar gayet de sakindi sanırım.”

“Lütfen hemen, benimle ilgilenen doktorla görüşmek istiyorum.” Bu sefer sesi, korku dolu değil biraz daha ricacı tondaydı. Hemşire, Sedef’i kendi başına sakinleştiremeyeceğini görebiliyordu. O sebeple  “ Peki Sedef Hanım” diyerek doktoru bulmak için odadan ayrıldı. Sedef, inanmak istiyordu hemşireye ama ana yüreğine söz geçiremiyordu. Çünkü o kadar basamaktan yuvarlandığını hatırlayınca kalbi yerinden fırlayacakmış gibi çarpmaya başlıyordu. Küçücük bedeninde taşıdığı minicik yüreğin sesini işitmek istiyordu. Eli karnının üzerinde, beyaz nevresimlerinin içindeki hasta yatağında öylece kalakaldı.

Biraz sonra yanına, komşu Esma Hanımla birlikte Doktor Rasim Bey geldi. Doktor, durumu hakkında bilgi verdi. Esma Hanım, baygın halde Sedef’i hastaneye getirdiğinde Sedefin hamile olduğu bilgisini vermiş ve gerekli kontrollerin yapılmasını istemişti.

“O yüzden tüm tetkikleri yaptık. Şimdi içiniz rahatladı mı?” diye babacan bir tavırla sordu Doktor Rasim Bey.

Sedef “Çok teşekkür ederim. Evet, hem de çok…” dedi. Esma Hanımın yüzüne minnet dolu gözlerle baktı. Sevgiyle ellerini kavradı. “ İyi ki varsın Esma abla.” dedi.  Şu koca dünyada ondan başka kimsesi yoktu. İyi ki ona iyi gelen güzel dostlar biriktirmişti. “Çok teşekkür ederim. Sen olmasan ben ne yapardım?” diye ekledi.

Ama bu işin burada bitmeyeceği belliydi.  Zira olay yerine intikal eden polis, suçluyu belirlemiş, adam yaralama ve kadına şiddetten tutuklamış nezarethaneye götürmüştü.

Sedef, unutmak istediği bu hikâyenin devamını, sadece Kerem’e anlatmak üzere oluşturduğu geçici hafızasına kaydetti. Kucağında uykuya dalan Sevi’yi uyandırmadan sessizce yatağına yatırdı. Yüzüne düşen bukle bukle saçları sevgiyle alnından başının arkasına çekti, sonra kuştüyü yorganını karyolasının içinde her şeyden habersiz melekler gibi uyuyan güzel kızının üzerine örttü; öpüp kokladı, odasının ışığını kapatıp çıktı.

Bu hafta ertelenen randevular yüzünden Sedef terapiye de gidememişti. Mütebessim bir ifadeyle Tuna’yla, Kerem’e rastladığı o günü düşündü. Nasıl da anlamıştı Kerem, onun içinde debelenen o karamsar ruh halini. Onun geceye değil de gecenin ona hâkim olduğunu.

Zaman zaman yaşadığı gelgitleri, duygu fırtınalarını, kızı olmasa hayata duyduğu yılgın, kırgın, bıkkın bakışları ve boş vermişliği, elinden kayan hayattan el etek çekmek isteyen varlığını…

İyi ki rastlamıştı Kerem’e, her aklına geldiğinde onu; hayata tutunması çabasına destek verdiği, kol kanat gerdiği için, içten içe minnetle düşünüyordu. İyi ki hiç bitip tükenmek bilmeyen askıda terapileri vardı.

Bir fincan çayın buğusunda demleniyordu şimdi gözleri. Neydi hayattan istediği, beklediği? Kerem’in anlattığı hikâyeyi düşündü.  Fincandaki çaya baktı. Aldığı her yudumla tükenen çaya… Her gün, hayattan da böyle bir yudum aldığını düşündü sonra. İçtiği her yudumdan haz almak da almamak da kendi elindeydi aslında bunu çok iyi biliyordu. Tüketirken hayatı,  içini de boşaltıyor muydu acaba? Yoksa oluşabilecek tehlikelere karşı yüklendikleri mi ağır basıyordu?

Kendi evinde, bir yabancı gibi hissediyordu şimdi. Gecenin karanlığına yüklediği kara hayalleri bir kere yolcu edebilseydi içinden, işte o zaman başaracaktı Kerem’in dediğini.  İçi boşalırsa, kızıyla birlikte yeni ufuklara yelken açabilecekti.

Bazen afakanlar basıyor yakıp yıkmak, hayatına bir son vermek istiyordu ya hani… Bir kez içini boşaltabilse, bu duyguları da kovacaktı çöreklendiği yerden. –Di’li geçmiş zamanda yaşananlar, şimdi zihninde geçmişe meydan okuyordu. İkiye ayrılıyordu geçmiş zaman, tıpkı dilbilgisi kitaplarında olduğu gibi ama tek bir farkla; onunki, hatırlamak istedikleri ve istemedikleri diye isimlendirilmişti sadece.

Ah o çocukluk yılları yok mu, o çocukluk yılları… İşte –di’li geçmiş zaman tam da onun adıydı belki de. Deniz kenarında fırtına öncesi sessizlikte bile sevginin fısıldayan sesini duyardı. Çok şeyleri yoktu belki hayata dair ama birbirine kenetli, aşkla bağlı oldukları yürekler vardı. Sedef “Her şeye rağmen çok şanslıyım.” diye geçirdi içinden. Ya sevgiyi hiç tatmasam hiç tanıklık etmeseydim gerçek sevgiye! Gerçek bir insan olur muydum o zaman? Babası hep “Gerçek insan, aşk ve sevdaya aşina olandır.” derdi. “Eğer bir insan sevgiden nasibini alamamışsa o kişiden hayır gelmez.” diye eklerdi.

Çayın buğusunun karanlık pencerede oluşturduğu gölgede, masanın başında yine şiir okumakta olan babasını gördü.

Karısının gözlerine bakarak “Hayat demek, sadece yemek içmek demek değildir. Belki aşk şarabıyla şeyda olmaktır hayat.” diyordu. Bu sahnenin ardından sıkıntıyla, yoklukla geçen çocukluğunun kollarında mesken tutan, Fikret’in “Balıkçılar” şiirindeki dizeler dudaklarından dökülüverdi:

“Bugün açız yine evlatlarım, diyordu peder,

Bugün açız yine; lâkin yarın, ümid ederim,

Sular biraz daha sakinleşir… Ne çare, kader!

Sedef, o küçük sevimli haline dönmüş koca koca açtığı gözleriyle kibritçi kız misali, yaktığı kibritlerin alevinde, aklı erdiğince babasını izlemeye devam ediyordu.

Sonra, her defasında olduğu gibi film şeridi koptu. Kutudaki kibritler bitti. Gerisi karanlık…

 

-20-

Ey gönül, gönlümüzün dumanı

Sevdamızın alametidir.

                                                                                                                                             Mevlana

 

Esenboğa Havaalanı’nda, iç hatlardan bavulunu alırken yorgun, ama bir o kadar da heyecanlı hissediyordu Ela. Heyecanı, hem yeni işine dair öğrenecekleri hem de Bartu’yla görüşecekleri içindi. Bavulunu alıp iç hatlar terminalinden çıktığında hemen bir taksi bulup oteline gitmek ve dinlenmek istiyordu. Yorucu bir hafta geçirmişti, yeni işi, taşınma, yeni evi…

Yeniliklere adapte olma konusunda hayatı boyunca içten içe hep sorun yaşamıştı. Aslında bunu herkese itiraf etmese de bir süre sonra etrafındakiler zaten fark edilebiliyordu.

Üzerindeki Jean pantolonu, spor montu ve t-shirtüyle, başının üzerine atkuyruğu yaptığı sarı düz saçları ve arkasından çekerek getirdiği kırmızı valizi ile büyük bir şirketin pazarlama müdüründen ziyade üniversite öğrencisi görüntüsüyle dikkat çekiyordu. Ama doğrusu bu halinden hiç de şikâyetçi değildi.

Havaalanından Çankaya’daki büyük otellerden birine kadar süren yaklaşık bir saatlik yolculuk süresince Bartu’yla olan telefon konuşması da devam etti. Bu esnada telefonuna üç dört kez gelen aramaya hiç kulak asmayan Ela, çağrıların kimden olduğuna bile bakmamış, sevdiği adamla konuşmasına devam etmişti. Ertesi gün buluşacakları için çok mutlu olduğunu defalarca tekrar ederken bile Ela’nın sesine yansıyan mutluluğu fark etmek mümkündü.

Taksi, otelin kapısına geldiğinde, Bartu’ya artık telefonu kapatması gerektiğini söylerken bir taraftan da tek eliyle taksimetrenin yazdığı parayı cüzdanından çıkartmaya çalışıyordu.

“Tamam hayatım, bende… Hadi öptüüüm…” derken yanağı ve omzu arasına sıkıştırdığı cep telefonunu düşürmemek için çabalıyordu.

Otel görevlisi Ela’nın kapısını açıp:

“Hoş geldiniz hanımefendi. Buyurun lütfen…” derken nezaketle onun arabadan inmesini bekledi. Ardından bagajdaki bavulu alıp, cam kapıdan geçerek Ela’nın peşinden resepsiyona yöneldi. Resepsiyonda görevli personel, Ant Otomotiv’in misafirlerine, her zaman ayırdıkları en güzel odalardan birini, bu defa Ela’ya verdiklerini söyleyerek, otel görevlisi ile onu beşinci kata yönlendirdi. O katta, sadece özel misafirler kalıyordu. Bir tarafı Atakule’yi gören bu silindir şekilli otelin ona ayrılan odası da o sıralarda inşaat halinde olan Atakule AVM’ye bakıyordu.

Odasına girdiğinde bu kadar büyük ve lüks bir odanın kendisine tahsis edilmiş olmasından çok etkilenmişti. Lacivert saten bir yatak örtüsüyle kaplı çift kişilik yatak, çalışma masası televizyon, buzdolabı, lacivert saten perdeler ve aynı renkte büyüklü küçüklü abajurlarla dekore edilmiş krem rengi döşenmiş koltuk, halı ve mobilyalarla zenginleştirilmiş kocaman bir oda ve içinde yer alan lüks banyosuyla her tür konfor sunulmuştu.

İlk önce ılık bir duş almak istedi. Eşyalarını bir kenara koyup ılık suyun bedenine can veren kollarına bıraktı kendini.  Üzerine giydiği beyaz bornozuyla saçını sardığı beyaz havlu, Ankara’nın sonbahara dönen serin akşamında iyi gelmişti. Bu gece güzelce dinlenip yarın sabah başlayacak seminere zinde kalkmak istiyordu. Sonra da Bartu’yla geçireceği akşamın hayalini kurdu. İşler yüzünden üniversite yıllarındaki kadar zaman ayıramaz olmuşlardı birbirlerine. Oysa sabah akşam birlikte zaman geçirirlerdi hep. “Keşke çok daha önce tanışmış olsaydık.” diyorlardı hep. Birbirlerini tanıdıkça tanışmadan geçirdikleri senelerine acımışlardı ikisi de.

O yıllar, özellikle Ela için çok zor yıllardı. Kerem sayesinde, okulun üçüncü yılının sonuna doğru toparlayabilmişti kendini. Hatta Bartu’yla olan arkadaşlığı ve sonrasında yaşadıkları Kerem’in ona kazandırdığı hayat felsefesi sayesinde olmuştu. Bütün bunları düşünürken Ela’nın yüzünde beliren tebessüm, başka hiç kimseyi ya da hiçbir şeyi düşünürken oluşmuyordu. Bu, Bartu’nun varlığını düşününce onda oluşan bir ifadeydi sadece. Tarif etmesi belki de mümkün olmayan bir aşkla seviyorlardı birbirlerini.

Ela, o mütebessim ifadenin asılı kaldığı dalgın çehresiyle koca yatağın üzerine oturmuştu. Kararan havanın da etkisiyle sokak ışıklarının yere düşen kırık yansımaları ve açık kalan banyonun kapısından sızan ışığın aydınlatmaya çalıştığı bu loş odada, telefonuna gelen mesaj sesiyle irkilerek o anda ışıkları açmayı akıl edebildi.

Işıkları açarken Alpay Bey’in sayısız araması ve art arda attığı mesajları fark etti. Daldığı hayal âleminden çarçabuk sıyrıldı. Gelen çağrılar ve çağrı saatlerine baktığında, yol boyu, Bartu’yla konuşmaya başladığı andan itibaren cevapsız aramaların tümünün ona ait olduğunu fark etti.

Telaşla ne diyeceğini bilmeden, düşünmeden aradı Alpay Bey’i. Hafif kırgınla kızgınlık arası bir tonda açtı Alpay Bey telefonu. “Demek çok önemli bir şey olsa ben, güzel pazarlama müdürümle görüşemeyeceğim!…” diye sitem ederek başladı sözlerine. Aslında Alpay Bey, tamamen nezaketen aramıştı. Ama ulaşamadıkça merak ve hırs yapmıştı Ela’yla konuşabilmek konusunda. Telefonu kapatırken, hafif kızgın bir ton yüklediği sesine, aradığı her an telefonun ucunda Ela’ya ulaşabilmeyi istediği konusunda uyarıda bulunmuş, Ela’ya gizli bir ince ayar vermişti sanki. Ela, telefonu kapattıktan sonra biraz üzülerek hiç hoşlanmadığı bu konuşmayı düşünürken, neden sonra kendi kendine, ona bu kadar imkân tanıyan bir adamın bu kadarcık bir istekte bulunmasını çok görmemesi gerektiğini düşünmüş ve Alpay Bey’i, uyarısında haklı bulmuştu.

Kalktı üzerini giyinip saçlarını kuruttu. Keyfi kaçmıştı kaçmasına ama karnı da acıkmıştı. Yemeğe inmeye de hiç hali yoktu. Resepsiyonu arayıp akşam yemeğini odasına istedi. Girişte, sordukları için odaya isteyebileceğini biliyordu. O zaman karar verememişti nerede yiyeceğine. O yüzden bir şey söylememişti. Siparişini verip geniş pencerenin önündeki berjer koltuğa oturup beklemeye başladı. Bartu’yu arayıp Alpay Bey’le yaşadıklarını anlatmak ve biraz rahatlamak istedi. Çünkü gerilmişti. Bir an, sanki adamın onu işten çıkarabileceğini düşünerek gerildi. Hayatı boyunca istese, arasa böyle bir iş bulamayacağının farkındaydı. Bu iş, başına konan bir talih kuşuydu ve bu kuşu hiç kaçırmaması gerektiğini düşündü. İçten içe, daha dikkatli olmak konusunda kendi kendisini uyardı. Ama içinde oluşan o gerginliği bir türlü atamıyordu. Sanki geçmişteki fakir ve sıkıntılı hayata geri dönecekmiş gibi hissederek tüm bedeninin kasıldığını hissetti.

Bu işe girdikten sonra konuştuğu, birçok arkadaşı böyle bir iş bulabilmek için her şeye razı olacaklarını söylemişlerdi. Değil bu kadar imkânı, bunun yarısını bile kendilerine sunacak bir iş bulsalar, ona bile çift takla atarak razı olacaklarken, birçok arkadaşı okudukları üniversiteye rağmen, hâlâ işsizdi. Bu yüzden kimi Ela’yı takdir ve beğeniyle kimi de şimdiden kıskançlıkla izlemeye başlamıştı bile.

Ela, biraz gergin olduğu için Bartu’yu arayıp bu gerginliğini atmak istedi. Onunla konuşmak her zaman iyi geliyordu çünkü. Bir an iç çekerek “ Keşke bu akşam gelseydi…” diye geçirdi içinden. O sırada oda kapısı tıkladı. Yemeğin bu kadar hızlı geleceğini düşünmemişti. Ama burası lüks bir oteldi ve olması gereken de buydu, diye düşünerek kapıya yöneldi. Elinde koca bir buket papatyayla Bartu’yu karşısında görünce şaşkınlıktan dili tutulacaktı. Ela “Allah’ın sevgili kulu olmalıyım!!! “ diye yüksek sesle düşünerek, Bartu’nun boynuna atılıp ağlamaya başladı.

Bartu, bu beklenmedik karşılamanın şokuyla sevinmesi mi üzülmesi mi gerektiğini anlamayarak kucaklamıştı sevdiğini. Zira Ela’nın neden ağladığına anlam verememişti.

Odaya girip konuşmaya başladıklarında Ela, olanları daha iyi anladı. Zira Bartu’yla, onun Antalya’da olduğunu düşünerek konuştuğu sırada, Bartu’nun aslında otele yerleşmiş olduğunu, onunla otelden konuştuğunu fark etmiş ve şakaları, sürprizleri hiç bitmeyen bu genç adamın bu seferki oyunculuğundan dolayı şaşkına dönmüştü. Nasıl da hiç renk vermeden sanki Antalya’daymış gibi konuşmuştu kendisiyle. Hiç pot kırmadan, hata yapmadan… Evet, Bartu’nun sürprizleri seven yapısını çok iyi biliyordu ama bu iş yoğunluğunda, bu kadarının olacağını hiç düşünememişti. Zaten zorla bir gün, iki gün izin alıp geliyordu. Bu nasıl olmuştu ki?

Tam da ona ihtiyacı olduğu anda ve onu yürekten dilediği anda yanında onu bulması! Her şeyin bu kadar iyi gitmesi bile ürkütmüştü onu. İçinden “Dilerim, bu güzel günlerin sonu da böyle güzel olsun!” diye geçirdi. Çünkü her şeyin fazlasıyla yolunda gitmesi de onu hep ürkütürdü. Hatta o hafta, Bartu’nun da Ankara’da takip etmesi gereken bir program olduğu için oraya gelmesi, hafta boyunca hiç yalnız kalmayacağını anlaması, ne muhteşem bir durumdu. İlaç gibi gelmişti.

Antalya polisiyle paralel, üzerinde çalıştığı olayın ısrarla peşinde olan Bartu, işin Ankara ve İstanbul bağlantılarını araştırıyordu ve tamamen tesadüfî olarak zamanlamalarının bu kadar denk düşmesi çok iyi olmuştu.

Ve tabii Alpay Bey’e, Bartu’nun da aynı otele yerleştiği, bir haftalık rezervasyon yaptırdığı haberi çoktan ulaşmıştı. Personelinin performansına olumsuz yansıması olacağı düşüncesi ile mi yoksa başka sebeplerden mi bilinmez sürekli her yerde beliren bu nişanlı imajı, Alpay Bey’in daha şimdiden canını sıkmaya başlamıştı.

                          24.03.2018 tarihinde yeni bölümleri ile devam edecek…

 

Facebooktan yorum yazın
Sosyal medyada paylaşın

7 Replies to “Askıda Terapi Var ” Modern Zamanlar Dervişi” Bölüm 11-20”

  1. Romanı çok begendim. Biraz da sabırsızlanıyorum. Heyecanla devamı bir an önce yayınlansa diye bekliyorum Hümeyra Hanım, ben bu romanı basılmış olarak elimde görmeyi de çok isterim. Acaba düşünüyor musunuz? Başarılarınızın devamını dilerim..

  2. Allah’ tan böyle yazarlar var da nasipleniyoruz.Bir yazının okunmasında tek yazarın söylediği yokki okuyucununda özellikle bu tarz yazılarda o yazıyı sindirecek ruh haline sahip olması gerekiyor.Kanaatimce aksi takdirde yazıya zulmetmiş oluruz…

  3. Hümeyra Hanım sizi” Sera Hatun/Sürgün Prenses ” romanı ile tanıdım. Diliniz, tasvirleriniz konuya hakimiyetiniz, beni çok etkiledi. Diğer kitaplarınızı yine takip edip aldım. “Askıda Terapi Var” romanının yayınlanan bölümlerini de internetten bir solukta okudum.Çok etkilendim.Hem işlediğiniz konudan hem üslubunuzdan.Devamını merakla bekliyorum. Bizim gençliğimizde radyoda arkası yarın programı vardı. Oyunu dört gözle beklerdik her akşam. sizin roman da bana öyle hissettirdi.Ama okuduğum kitabın sayfalarının kokusunu duymak isterim.Okuduğum roman kitaplığımda bulunsun isterim. Umarım en kısa zamanda “Askıda Terapi Var ” romanını kitapçıların raflarında görürüz. Başarılarınızın devamını dilerim.
    Eyice Poyraz

  4. İçeriği dolu romanlara hasret kalmışız. Ne iyi geldi bu kitap bir bilseniz. Yüreğinize zihninize sağlık.

  5. Hem ruhlarımızı arındırıyor hem de heyecana sürüklüyorsunuz. Harika bir kitap okuyoruz…

  6. Roman ötesi… Aynı anda farklı birçok duyguyu yaşatıyor, her bölüm ayrı derinlikte.Teşekkürler

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir