Askıda Terapi Var “Modern Zamanlar Dervişi” Bölüm 31-45

-31-

Cebi zengin fakat ruhu fakir olan insanın hali çok rezil!

Çünkü o; her şeyin fiyatını bilir, değerini değil.

                                                                                                  Mevlana

Yaşamak direnmekti, sevmek ise güvenmek… Tüm yaşadıklarını bu düşünce üzerine kurmuştu Ela. Mücadeleci ruhunun isyanına su serpmek için ayak dirediği hayatında ne yaşarsa yaşasın, dik duruşunun altına sakladığı gizli felsefesi buydu belki de… Belki de Bartu’yla hayatlarını buluşturan noktaydı bu. Her ne yaşarlarsa yaşasınlar, sorgusuz sualsiz birbirlerine duydukları katıksız güven ve hayata karşı her ikisinin de tek başlarına verdikleri mücadelede kesişmişti yolları.

Ankara’nın yorgunluğunu sindirmeye çalıştığı bedeninde, evinin denize nazır manzarasına dalmış, elindeki papatya çayı ile rahatlamaya çalışan bedeni, zihninin hareli kıvrımlarından yol bulup ilerlemeye çalışan düşünce denizinde boğuluyordu şimdi. Daha eve gelir gelmez Alpay Bey’den art arda gelen anlamsız çokluktaki mesajların kalabalığı da cabası…

Tam o sırada, yeni bir mesaj sesi ile döndü daldığı derinlikten su yüzüne

‘İnsan, çoğu zaman dünyanın hâkimi, bazen de küçük bir kalbin esiridir.’

“Pes doğrusu!…. Bu ne ya şimdi?!…Ne yapmaya çalışıyor bu adam?… Ama bu kadar da olmaz ki?…”

Ela, elindeki koca ekranlı altın sarısı android telefonla odanın bir ucundan diğer ucuna bir gidiyor bir geliyordu şimdi. Arayıp ağzına geleni saymak için rehberden Alpay Bey’i buldu… Sonra bir şey ya da birisi tuttu elini…

“Sabır…” diye fısıldadı bir ses kulağına “Ya sabır!…”de.

“Neden?… Ama niçin?…”

“Sabırlı oI Ela, düşün ki bulutlar ağlamasa, yeşerebilir mi doğa? Acele etme sakın kâinatta her şeyin bir nedeni var.Maksada sabırla erişeceğini unutma sakın. Öfkeyle kalkan zararla oturur. Alelade otlar iki ay içinde, gül ancak bir yılda yetişir. Tencerede bile yavaş ve ustaca kaynayan yemek, delice kaynayandan daha lezzetlidir.”

“Ama neden?… Bu adamın tacizlerine neden katlanmalıyım?…”

Ela, beyninin içinde yankılanan bu iç sesle konuşurken aklını kaçırdığını düşündü birden. Ama bu ses…. Bu ses çok tanıdık bir sesti… Düşündü, düşündü… Çok iyi tanıdığı bu sesin sahibini bulamadı bir türlü… Sonra bu konuyu kapatıp mesajı almamış, görmemiş gibi yapıp konun üstünü kapatmaya karar verdi. Bunu ne Bartu duymalıydı ne de ailesi…

Yeni bir güne sağlıkla ve huzurla uyanabilmek için dua ederek yatağındaki uyuma mücadelesine başladığında, yorgun bedeni zihninin karmaşasına çabucak galip gelmişti.

Sekreteri, biriken işlerin dosyasını getirmiş, arayanların listesini masasına bırakmış ve o yokken kimlerin ne amaçla aradıklarının kısa bir özetini yaparken Ekrem Bey geldi. Onun da elinde bir klasör vardı. Biriken onca işin üstesinden gelebilmek için nasıl mesai yapacağını mı söyleyecekti acaba?!…

Ela, Ekrem Bey’i görünce ayağa kalktı hemen ve İrem Hanım’a teşekkür ederek odadan gönderdi onu.

“Buyurun Ekrem Bey!” dedi masasının önündeki koltuğu işaret ederek. “Hoş geldiniz…” tokalaşmak için elini uzatırken.

“Asıl siz hoş geldiniz …” dedi Ekrem Bey de Ela’ya gülümseyerek. Uzun uzun seminerden ve katılımcılardan konuştular, sonra Ekrem Bey beraberinde getirdiği dosyaları önüne bıraktı Ela’nın ve bir hafta sonra katılacağı bir yurtdışı toplantısının bilgilerini verdi ona. Yapılması gerekenler ve bu zamana kadar yapılmış olanlar… Ela’nın sorularını ve düşündüklerini öğrenince işine kadar hızla kavradığını fark etti memnuniyetle. Yılların idarecisiydi, hiç gözünden kaçmazdı ayrıntılar. Zeki insanı, gözünden tanırdı Ekrem Bey. Ela’yı ilk gördüğünde ne düşündüyse hâlâ aynı fikirde olması, onun bu öngörülü halinin bir kanıtıydı sanki.

Ela, yurtdışı haberini duyunca hem şaşırmış ve sevinmiş hem de bu kadar yakın bir tarihte olması nedeniyle üzülmüştü. Oysa daha Ankara’dan yeni gelmişti. Birikmiş işleri düzene koymak için yeterince çalışamadan yurt dışına çıkmak zorunda kalacaktı. Bu da, yeni işlerin de diğerlerinin üzerine ekleneceği anlamına geliyordu ki, hiç hoşlanmadığı bir şeydi bu. Tabii bu konudan Ekrem Bey’e hiç bahsetmedi.

Ekrem Beyle konuşurlarken  “Münih Otomobil Günleri ” adı altında düzenlenen fuarda, 10 bin metrekarelik alanda, onlarca otomobil üreticisi, en son model araçlarını sergilediğini doğrudan halk için açılan fuarın en büyük özelliğinin, sergilenen araçları ziyaretçilerin istedikleri gibi deneyebilmeleri olduğunu öğrendi Ela. Sonra Ekrem Bey:

“Fuarda, yüz seksenin üzerinde değişik modelle sergilenen otomobilleri deneme şansına sahip olan ziyaretçiler, yetkililerden istedikleri bilgileri alabilme şansına da sahip oluyordu. Münihliler için fuarın en cazip yanı ise, istedikleri araca yüzde otuzlara kadar varan özel fuar indirimden yararlanarak kendilerine mal edebilmeleri. Ha bir de, üretici firmalar, fuar sonuna kadar sergiledikleri hemen hemen tüm araçları sattıklarından, depolarını boşaltıp, stoklarını eritme şansına sahip oluyorlardı. Alıcıların ucuza otomobil sahibi olmaktan ve üretici firmaların stoklarını eritmekten mutlu oldukları bir fuar bu… Bizim için de bir sürü firma ile bağlantı kurup portföyümüzü artırma noktasında bir fırsat oluyor.”

Münih uçağına binerken Alpay Bey’le yolculuk yapacak olmanın gerginliği ile agresif hareketler sergiliyordu farkında olmadan Ela. Her ne kadar şirin görünmek uğruna normal davranmaya çalışıyor olsa da, davranışlarını yapmacıklaştırmaktan öte bir görüntü vermiyordu ne yazık ki etrafa.

Bagaj tesliminin ardından dış hatlar terminalinin pasaport ve yolcu kontrolü noktasına geldiklerinde ellerinde hiçbir şey yoktu. Uçağa bindiklerinde, zaruri birkaç cümle dışında neredeyse hiç konuşmuyorlardı. Alpay Bey, havayı yumuşatmak için sorduğu birkaç sorunun akabinde aldığı kısa ve kesik cümlelerden kurulu cevapların ardından, söyleyecek bir şey bulamadı.

Ela, çok heyecanlıydı. Heyecanını belli etmekten de çekiniyordu aslında. Bu, yurtdışına yapacağı ilk uçuş olacaktı. Ama böyle bir anekdotu Alpay Bey’le paylaşmaya da hiç niyeti yoktu. Çantasına yolculuk esnasında okumak için sürükleyici bir roman olduğundan daha önce Bartu’nun beğeniyle bahsettiği  “Aldatmaca” romanını almıştı.

Hostes, gerekli bilgilendirmeleri yaptıktan sonra kemerleri bağlı konumda havalanmayı beklerken başladı okumaya. Aksi takdirde heyecanını Alpay Bey’in anlamasından korkuyordu. Zira uçağın tam havalandığı esnada vücudundaki adrenalinle yaşadığı psikolojik gerilim neredeyse 10 km uzaktan anlaşılacak gibiydi. Her uçuşta yaşadığı bu gerginliği bilen arkadaşları tam kalkış esnasında her zaman elini tutarlardı sonrasında her şey normale dönerdi zaten. Bir ara gözlerini kapadı ve bu yolculuğa Bartu’yla çıktığını hayal etti… Sonra hemen kitaba döndü. Gerçekten de okudukça merakı daha da arttığından sayfaları hızla okuyup geçiyordu.

Birkaç hava boşluğunun haricinde sorunsuz bir uçuş olmuştu. İnişe geçtiklerinde pilotun açıklama sesiyle gözlerini kitaptan ayırıp yeryüzüne doğru bakan Ela, kare, dikdörtgen gibi görünen keskin hatlı tarlaları, bahçeleri fark etti heyecanla. Ne enteresan bir tabloydu. Ama çok güzel görünüyordu.  Ve her Almanya uçağının tekerleklerinin yere değmesinin ardından kopan alkış tufanıyla şaşkın şaşkın etrafını izleyen Ela’nın gördüklerini anlamlandıramamasını fark eden Alpay Bey:

“ Sanırım daha önce hiç Almanya seyahati yapmadın Ela. Bu, Almanya uçaklarında yaşanan, Türk yolcularına has bir gelenektir. Uçuş tamamlanıp, sağ salim uçağın tekerlerinin yere değmesinin ardından gerçekleşen bir ritüel gibi…

Münih, Franz Josef Strauss Havalimanı’na indiklerinde artık rahatlamıştı Ela. Birtek konu hariç, o da Alpay Bey’in varlığı…

“New Orly” oteline yerleşir yerleşmez Bartu’yu arayan Ela, Bartu’dan binlerce kilometre uzakta olmanın verdiği burukluk ve özlem dolu bir sesle konuşuyordu. Sadece dört gün sürecek bu ayrılık, belki de Ela’nın ilk defa yurt dışına çıkıyor olması sebebiyle çok etkilemişti onları. Üstelik, Ankara’da yaşadıkları o güzel akşamın ardından daha da zor gelmişti her ikisine de.

Avrupa’da kasım ayından itibaren kurulmaya başlayan Noel pazarlarına mutlaka gitmesini önerdi Bartu ona. “Yanında benim olduğumu düşün ve sıcak zencefilli kurabiyelerden benim için de ye hayatım…” diyordu Bartu. Akşama doğru onlardan birkaç gün önce Münih’e gelen şirket görevlilerinden Günay ve Özhan’ı buldu otelde. Noel Pazarı ziyaretini planladılar birlikte.

Akşama kadar biraz dinlenmiş olan Ela, artık heyecanla beklediği gezmeye hazırdı. Tarihi Belediye Binası’nın yer aldığı Marienplatz’a geldiklerinde, ağaçların üzerindeki parlak Noel aydınlatmaları ve işitilen Noel şarkıları bu romantik mekândaki rengârenk tezgâhlarla bir masal dünyası gibi duruyordu önlerinde. Şimdi etraflarındaki herkes bir masal kahramanı olarak göründü gözlerine. Ela, Günay ve Özhan’a dönerek:

“Noel Baba kesinlikle Alman olmalı!… Yaaa… bir daha dünyaya gelirsek, Almanya’da yaşayan çocuklardan biri olalım lütfen…!” dedi.

Kızıl saçlarını saklayan yeşil beresinin altından, simsiyah gözlerle bakıp soğuktan dişleri birbirine çarparken “Yeni yıla girmeye hazırlandığımız şu günlerde, sokaklara kurulan Noel pazarlarının (Christkindlmarkt) tadını Avrupa’da en çok, bu ülkede yaşayan insanlar çıkartıyor olmalı… “ diye ekledi Günay. Kaşkolünün ve beresinin içerisinde neredeyse sadece yeşil gözleri görünen Özhan:

“Sizi bilmem ama ben bu, baştan çıkarıcı kokulara daha fazla dayanamayacağım galiba. Adamlar, bunca ışıltının arasında gerçekten de bu pazarda beş duyunuza birden hitap ediyor… “ derken yiyecek bir şeyler almak üzere tezgâhlara doğru yöneldi.

Geçmişin tarihi atmosferini yaşatan bu Noel pazarı güçlü bir geleneğin izlerini taşıyor gibiydi. Şehir meydanında bir- iki aylığına kurulan barakaların güzelliği, dekorasyonlarındaki özen, tezgâhlarında sergiledikleri ürünlerin özgünlüğü, bu pazarları diğerlerinden farklı kılıyordu. Üç iş arkadaşı, dolaştıkları bu ışıltılı dünyanın içinde Noel pazarlarının vazgeçilmezi, dönme dolabın önünden geçerken, Hansel-Grätel masalını anımsatan piramidin her katında melek, geyik, Noel Baba gibi motiflerin olduğunu fark ettiler. Tepesindeki pervane ise her an havalanıp, çevresindekileri bulutların üstüne taşıyacakmış izlenimi veriyordu.  Noel Pazarının büyüsüne kapılmış giderlerken Ela, zamanın çok çabuk geçtiğini fark etti.

Alışveriş yaparlarken bilgi edinmek amacıyla soru sordukları bir satıcının, asla görmeden gitmemelerini söylediği Münih’in ‘İngiliz Bahçesi’ndeki mini Noel pazarını da merak ettiklerinden olsa gerek ne kadar yorgun hissetseler de oraya nasıl gideceklerini öğrendiler. Ve kısa bir süre sonra bir zamanlar Şair Rainer Maria Rilke’nin, Nobelli yazar Thomas Mann’in çok sevdiği bu parkta kurulmuş olan küçük, büyüleyici bir köye geldiler. Kulübelerde birbirinden zarif el işleri satılıyordu. Seramik ve tekstil malzemelerinden periler, cinler, cadılar üreten Anne Meyer’in düş gücüne, bütün bir yıl dünyayı gezerken karavanında ahşap oymalar yapan Bay Manfred’in biblolarına hayran kaldılar. Muhteşem bir atmosferde çınlayan Noel Şarkılarının sesi de gerçekten o akşam Avrupa’nın Noel ruhunu çok net hissettirmişti onlara.

Otele döndüklerinde çocuklar gibi neşeliydiler. Odalarına çıkmadan sıcak çikolata içmeye karar verip kafeteryaya yöneldiler. Kısaca ertesi güne dair işle ilgili konuştuktan sonra odalarına yöneldiler.

Ela, sıcak bir duş alıp yatmak üzereyken telefonunun alarmını kurmak için eline aldığında peşpeşe bir sürü çağrı ve mesaj olduğunu fark etti. Odasında unuttuğu telefonuna bu kadar çok arama gelmesine şaşırmıştı aslında ama aramaların hepsinin Alpay Bey’e ait olduğunu görünce çok da merak etmeyerek, dönüp mesajlara baktı. Yine abuk subuk bir şeyler yazmıştır diye düşündü.  Birlikte dolaşmaktan otelin barında oturmaya kadar bir sürü alternatif sunan Alpay Bey, birkaç saatin sonunda ancak vaz geçebilmişti bu aramalar ve mesajlardan. Yalan söylemeyi hiç beceremeyen Ela, bu defa telefonunu otel odasında unutmaktan ilk kez rahatsız olmamış, bilakis sevinmişti.

Duşunu alıp pijamalarını giyinirken bir taraftan da kendi kendine söyleniyordu “Allah’ım, ne yapacağım bu adamla ben?…” diye. Sahiden de ne yapacağını bilemiyordu. Artık sinirleri de bozulmaya başlamıştı bu kovalamacadan. Ne amacı vardı bu adamın? Üstelik nişanlı olduğunu da biliyordu…

Ertesi gün çok hareketli bir gün olacaktı. Şimdi bunları düşünmekten vaz geçip iyi bir uykuya ihtiyacı olduğunu düşünmek istedi sadece. Yastığa başını koyduğunda her şey bir anda silindi zihninden ve uykunun sihirli kollarına teslim etti kendini.

Sabahleyin kahvaltıda Alpay Bey’le karşılaştıklarında, hiçbir arama ve mesaja cevap vermemesi nedeniyle kendini ona karşı sadece bir özür borçlu hissederek ve tabii bu özürden başka bir anlam çıkarmaması için de duygusuz bir ses tonuyla “ Kusura bakmayın, akşam geç saate kadar dışarıdaydım. Telefonumu otelde unutmuşum.” dedi.  Aynı yuvarlak masada kahvaltı yaparlarken  Alpay Bey merakla “ O kadar süre, dışarıda?!… Tanıdığınız bir olduğunu bilmiyordum Münih’te. ”Yoo… Tanıdığım biri olduğunu da nereden çıkardınız? Benim hiç tanıdığım yok burada.” dedi çayından bir yudum alırken.

“ O kadar saat dışarıda kalmanız nedeniyle böyle bir sonuca vardım…” Alpay Bey, konuşurken bir taraftan da rahatsız edici bakışlarıyla adeta Ela’yı süzüyordu. Sanki ne kadar süre dışarıda kalacağının hesabını vermek zorundaymış gibi hissettirmesinden de nefret etmişti zaten Ela. Üstelik bu konuşmadan ve Alpay Bey’in bu rahatsız edici bakışlardan da sıkılmıştı. Daha fazla dayanamayacağına karar vererek “ Size afiyet olsun, ben doydum.” diyerek kalktı ve asansöre doğru yöneldi.  Aslında çok açtı, dün akşamdan beri hiçbir şey yememişti. Giriş katında bir pastane gördüğünü hatırladı sonra. Gidip oradan bir şeyler satın aldı ve odasında yemek üzere alelacele asansöre yöneldi. Aksi takdirde bütün gün ayakta duracak mecali kalmayacaktı.

İlk gün çok hareketli geçmişti. Ela, birçok üretici firma ile görüşmüş, Ant Otomotiv Şirketi için çok iyi bağlantılar kurmuştu. Muhteşem görüntüsü, cana yakın tavırları ve iletişim gücü sayesinde, bir günde kendisinden beklenen performansın çok üstünde bir sonuçla tamamlamıştı akşamı.

Odasında oturmuş akşam raporunu hazırlarken, kendisi bile kendisiyle gurur duymuştu. İkinci ve üçüncü gün yine aynı tempo ve performansla göz dolduran Ela, daha İstanbul’a gitmeden yönetim kurulunun takdir ve teşekkürlerine mazhar olmuştu. Mail ve telefonla tebrik etmişlerdi Ela’yı. Bu zamana kadar bu kadar bağlantı kurup iş çözümleyen bir reklam ve pazarlama müdürleri hiç olmamıştı. Hepsi yıllarını bu şirkete vermiş insanlar olarak bu başarıyı yürekten tebrik ediyorlardı.

Son günün akşamı için Alpay Bey “Gitmeden bir kutlama yapalım istiyorum Ela Hanım. Bu akşam otelin barında oturalım isterseniz. Hem fuarın bir değerlendirmesini yaparız hem de kutlama. Ne dersiniz?” dedi. Fuar salonunda, ayaküstü bir konuşmaya sıkıştırıvermişti teklifini. Aksi takdirde yorgunluk bahanesiyle odasına çekileceğini biliyordu Ela’nın.

Ela, katı tavırlarıyla işin dozunu kaçırmamak adına “tamam” derken küçük bir değişiklik teklif etti Alpay Bey’e.

“İsterseniz barda değil akşam yemeğinde konuşalım ve kutlayalım Alpay Bey.” diyerek bir nebze daha hafifletmişti Alpay Bey’in planını.

Alpay Bey, üç akşamdır peşinde olduğu Ela’ya ulaşabilme sevinciyle, ona da razı oldu.

“Kadehimi başarınıza kaldırıyorum Ela Hanım…”

“ Teşekkür ederim Alpay Bey, çok naziksiniz…” Ela, mümkün olduğunca az konuşarak yemeğini yiyip geceyi erken noktalamak peşindeydi. Alpay Bey’inse onu erkenden göndermemek için planları vardı.

Başlarda biraz fuardan, işten konuştular ama bu konuşmalar kısa sürdü. Alpay Bey, içmesi konusunda ısrarcı olurken Ela, tüm sabır ve nezaketiyle belki ellinci defa “Teşekkür ederim Alpay Bey, ben alkol kullanmıyorum!” demek zorunda kalmıştı. Ama Alpay Bey’in üst üste içtiği kadehler, şişedeki gibi durmuyordu. Bu nedenle Alpay Bey, giderek sınırlarını zorlamaya başlamıştı. “ Akıllı olduğun kadar güzelsin de Ela. Biliyor musun ilk günden beri aklımı başımdan alıyorsun. Kendimi, seni tanıdığım günden beri başka bir şey düşünmeye ikna edemiyorum.” Ela sinirlenmişti. Ses tonunu yükselterek

“ Rica ederim Alpay Bey, sözlerinize dikkat ediniz. Karşınızda nişanlı bir kadın oturuyor! Üstelik siz de evli bir adamsınız.”

“Ne olmuş yani, ben ne nişanlılar hatta evli insanlar biliyorum eşini aldatan. Üstelik ayrıl o adamdan. Ben, senin önüne tüm servetimi sermeye hazırım. “ diyordu. İçkinin etkisiyle peltekleşen konuşmasının nereye gittiğinin belki de farkında olmadan söylüyordu bunları. Bir yandan da masanın üzerinde yakaladığı Ela’nın elini tutmaya çalışıp kaçırmasına müsaade etmemek içindi gayreti.

“Rica ederim Alpay Bey, siz sarhoşsunuz. Ne dediğinizi bilmiyorsunuz sanırım. Lütfen odanıza gidin ve dinlenin. Bunları bana hiç söylememiş olun. Ben de hiç duymamış olayım. Bu konuda burada kapansın!…”

Ela, sert bir şekilde elini Alpay Bey’in elinden çekip, o sinirle ayağa kalkmış, oturduğu sandalye sırtüstü yere düşünce de restorandaki herkesin ilgisi bir anda onlara kaymıştı. Kalabalık ve gürültülü bir mekânda hissedilmeyecek olan bu tepki bir anda büyümüş, hafif müzik eşliğindeki bu loş ortamda koca bir patlama hissi uyandırmıştı insanların üzerinde. Ela, etrafı daha fazla taciz etmemek adına nazikçe düşen sandalyeyi yerden kaldırdığında Alpay Bey hâlâ:

“Burada olanlar burada kalır. Haydi, benim odama gidelim. Söz kimseye bir şey demem…” diyordu.

Ela, hızlı ve sert adımlarla restoranı terk ederken maruz kaldığı bu ahlaksızca davranış karşısında şaşkın, şoka girmiş gibiydi… Alpay Bey’in bu kadar ileri gidebileceğini hiç ama hiç düşünmemişti.

“Bu nasıl aşağılık ve saygısızca bir tutum?! Beni ne zannediyor bu adam?… Terbiyesiz!!!!… Gidince yönetim kurulundaki diğer üyelere, Ekrem Bey’e herkese bu aşağılık adamı rezil edeceğim…” diye söylenerek çıktı odasına.

O gece zehir olmuştu. Ertesi gün nasıl aynı uçakta seyahat edebileceğini bilmiyordu. Ama ondan çok uzakta bir koltukta oturacağına emindi. Saat hayli ilerlemişti fakat Ela, gözlerini kapatmak bir yana kırpıştırmak bile istemiyordu. Kendini aşağılanmış, küçük düşürülmüş hissediyordu. Bu adamın bu cesareti nereden aldığını sorup duruyordu kendi kendine. Oysa bütün davranışlarını tartarak yapıyor, konuşurken on kere düşünüp bir kere söylüyordu. Bu, kabul edilemez davranışa maruz kalmayı hak edecek ne yaptığına bir türlü karar veremiyordu. Üzerinde oluşan bu baskı, onu boğuyordu…

Belki de görmezden gelmek yerine çıkışmalı, terslemeliydi adamı öncesinde. Ama nasıl olurdu, o işvereni, patronuydu. İşten kovulabilirdi. Oysa birkaç ay dişini sıksa Antalya’ya gitmiş olacaktı. Bu yüzdendi sabretmesi… Peki şimdi ne olacaktı?… Bunu Bartu duysa, adamı öldürürdü kesin. Çok akıllıca hareket etmesi gerekiyordu. Hata yapması birçok karışıklığa sebep olabilirdi. Kafası, karmakarışıktı. Cehennemde, ateşin başında dans eden şeytanın kucağına düşmüş gibi hissediyordu kendini.

Gözlerini kapadı sımsıkı, uyuyamasa da böylece kalmak istiyordu şimdi. O sırada kapısının önünde bir tıkırtı duydu. Korkuyla kulak kabarttı. Sonra da Alpay Bey’in sesini işitti…

“Bak söz veriyorum, aramızda kalacak her şey. Kapıyı bir aç, sana söyleyeceklerim var!….”

Sesi gittikçe yükseliyordu koridorda… Rezil olmuştu… Alpay Bey, kapısına vuruyordu “Tak… tak…” Katta bulunan tüm diğer odaların kapıları birer birer homurtuyla açılıyordu… İyice rezil olmuştu. Şimdi ne olacaktı?…

Ne işi vardı bu adamın kapısının önünde?!…

-32-

Gözünü açıyorsun “Doğdu” diyorlar

Gözünü kapıyorsun “Öldü” diyorlar

Bu göz kırpışa “Ömür” diyorlar

                                                       Mevlana

Telefonun alarm sesini işitti derinden. Başını yastıktan kaldırmak istedi ama taş gibi ağır hissetti. Kaldırmak ne mümkün! Başı dönüyordu. Mide bulantısı… Doğrulamıyordu yataktan. Kolunu kaldırmaya bile mecali yoktu. Zorla komodinin üzerindeki telefona uzandı, saati gösteren rakamlar bulanıktı… İki hatta üç tane gibi görünüyorlardı. Terliyor ama aynı anda üşüdüğünü hissediyordu. Vücudunun şiddetle titrediğini hissettiğinde “Sevi…” dedi boğuk bir sesle. “Sev..i…”

Ağacın yaprakları sarardı gözünün önünde. Dallar, omuzları düşmüş bir adam gibi saldı kendini. “O daha çok küçük…” cümlesi geçti hafızasından. “O daha çok kü…”

Erken vedalar, sonbaharda kış havası misali üşütüyordu insanı. Ölüm, evet Allah’ın emriydi. Vakti zamanı geldiğinde vuku bulacaktı elbet. Ama “Her ölüm erken ölüm” diyen şair bu kadarını da düşünmüş müydü acaba?… Hayır, hazır değildi henüz Sedef… Kimse hazır olamazdı ki zaten… Herkesin yarım kalan işleri mutlaka olurdu geride.

“Ama bu öyle değil…” dedi bir ses. Benim hiç kimsem yok evladımı emanet edeceğim. Şimdi değil lütfen Allah’ım!…. Şimdi değil!!!…”

Gözlerinin önü karanlıktı. Birden biri şartele dokundu ve aydınlandı her yer. İşte ayağa da kalkmıştı. O halde, önce kızına koşmalıydı. Şimdi uyanmışsa ağlıyordur. Karyolasından da çıkamıyordu yalnız başına. Korkmuştur… Durdu kulak kabarttı… Evet, bir ağlama sesi duyuyordu duymasına ama… Çok uzaktaydı… Puslu bir beyazlık vardı her tarafta. Deniz ve mehtap nereye kaybolmuştu?… Yatağa yatmadan önceki o muhteşem manzarayı hatırladı… Etrafına bakındı, yön duygusunu yitirmiş gibiydi. Sevi neredeydi? Yol bulamıyordu kızına ulaşmak için. Durdu yine… Kendi etrafında dönerek sesi dinledi yeniden… Hıçkırıklarını işitti… İçinde bir yerler acıdı. Kalbi olabilirdi!…

O sırada ayağına yerdeki bir şey takıldı. Almak için eğildiğinde, üzerinde annesinin diktiği beyaz çocukluk elbisesinin olduğunu fark etti. Doğruldu, kendine baktı. Koca kadındı ama elbise olmuştu bedenine…?! Tekrar yere eğildi, babasının bıraktığı, o en çok sevdiği ama hiç yemediği çikolataydı yerde ayağına takılan. Beyaz toz bulutunun içinde eline alınca seçebilmişti.

O halde annesi ve babası da orada olmalılardı. Bu bir sürpriz miydi?… “Anneeee, babaaaa!… Nerdesiniz?…”

Çok heyecanlanmıştı. Sevi’yi bir bulsa, sonra onları da bulurdu. Ah Sevi ah… Ses ver bebeğim!…. “Seviii….!!”

Bu defa alarmı değil, telefonu ısrarla çalıyordu. Duruyor, susuyor yeniden başlıyordu çalmaya…  Sevi, uyanmış acıkmıştı. Parmaklıklı karyolasından tırmanmaya çalışıyordu çıkmak için. Annesine sesleniyordu, ama cevap yoktu. Ağlamaya başladı. Önce kısık sesle ağlayan Sevi gittikçe yükseltiyordu bağrışını. Çalan cep telefonunun sesine karışan çığlık ve ağlama eşlik ediyordu şimdi. Sedef’te ufacık bir tepki bile yoktu.

Tuna, Sedef’in işine hiç aksatmadan dakik olarak geldiğini bildiği için rahatsız olmuştu bu gecikmeden. Üstelik telefonunu açmaması da enteresandı. Hiç olmamıştı daha önce. Sedef’in yöneticisine giderek, bu işte bir gariplik olduğunu söyledi. O da aradı Sedef’i… Cevap yoktu!.. Şimdi o da aynı şeyi düşünüyordu. Yıllardır birlikte çalıştığı asistanı daha önce hiç böyle bir şey yapmamıştı. “Hemen evine gidelim. Sen biliyor musun evini?” diye sordu Şevket Bey Tuna’ya. Tuna “evet” diyene kadar koşar adım şirketin önüne çıkmış, arabaya binmiş yola koyulmuşlardı bile. O sırada Tuna ısrarla Sedef’i armaya devam ediyordu. Bir taraftan da yolu tarif ediyordu Şevket Bey’e.

“Polis’i de ara” dedi Şevket Bey. “Ama önce bir eve mi gitsek?…”

İki adamda da içgüdüsel bir panik hali vardı Sedef’e bir şey olacağına dair. Sedef’ten cevap alamadıklarında her ikisi de en kötüsünü düşünerek koyulmuşlardı yola. Oysa başka bir şey de olabilirdi. Mesela telefonu da bozulmuş olabilirdi! O sırada tamirciye uğramış işe geç kalmış da olabilirdi.

“Evet, Şevket Bey, hemen kötü bir şey düşünmek istemiyorum… Ama yine de içimde engel olamadığım kötü bir his var.”

“Çok enteresan bende de…” hızla ara sokaklardan geçen siyah bir balinayı andıran araba Sedef’in evinin önüne geldiğinde bir kalabalığın içine daldı. Apartmanın önünde bir ambulans vardı. Şevket Bey ve Tuna panik halinde arabadan indiler. Malum olan korktukları şey… Yoksa…

“Neler oluyor burda?” derken Tuna, yaşlı bir kadının kucağında Sevi’yi ağlarken gördü. Kadının yanına koştu. Sevi, Tuna’yı görünce tanıdık birini görmenin rahatlığı ile kollarını ona gitmek için uzattı. Tuna Amcasını görünce bir anda sustu, ağlamaktan vazgeçti Sevi. Tuna, Sevi’nin siyah bukleli saçlarını, ağlamaktan kıpkırmızı olmuş gözlerinin önünden geri aldı. Sevimli, pamuk yanağına sımsıcak bir öpücük kondurdu. Bir taraftan minik kızın saçlarını okşayıp onu sakinleştirmeye çalışırken bir taraftan da:

“Teyzeciğim ne oldu? … Annesi  nerde Sevi’nin?…” diye sordu. Kadın da ağlamaktan konuşamıyordu.

Acı siren sesiyle ambulans hareket etti. Aralardan Şevket Bey’in sesini duydu Tuna. “Haydi, hastaneye gidiyoruz!…”

Tuna’nın kalp atışları neredeyse dışarıdan duyulacak gibiydi. İçindeki duyguları tarif etmesi mümkün değildi. Hemen Sevi’yi komşu teyzesinin kucağına geri verirken ona da:

“Sen şimdi uslu bir çocuk ol ve bu teyzede beni bekle. Ben anneni de alıp geri geleceğim. Tamam mı tatlım?” dedi.

Sevi, bir anda Tuna Amcasının dediklerini dinleme kararı almış yetişkin biri gibi başını sallayarak tamam işareti yaptı. Tuna kadının adını ve telefon numarasını bir kâğıda yazarak koşarak Şevket Bey’in arabasına gitti.  Arabaya bindiklerinde gaza yüklendi Şevket Bey. Bir an kocaman, buz gibi bir sessizlik oldu sonra:

“Bir şey öğrenebildiniz mi Sedef’in durumu hakkında Şevket Bey?”

“Sabah, kızının ağlama sesiyle uyanmış komşular. Çocuk, uzun süre ağlayıp da susmayınca zili çalıp bir şey mi oldu kızına diye sormak istemişler. Kapı zilini defalarca çaldıkları halde cevap alamayınca da şüphelenmişler. Karakola haber vermişler. Polisler geldiğinde yatağında hareketsiz yatarken bulmuşlar Sedef’i.” Şevket Bey’in sesi de titriyordu bunları anlatırken. Yıllardır aileden biri gibi yanında birlikte çalıştığı asistanıydı Sedef. Nasıl üzgün olmasındı ki?

Tuna’nın o kelimeyi, o sevimsiz kelimeyi söylemeye dili varmıyordu. İstemeye istemeye, dilini ısırarak titreyen sesiyle sessizce “Peki, ne olmuş?!….” dedi ve yalvaran bir sesle ekledi “ Yaşamıyor, demeyin lütfen!…” Bu kelimeyi telaffuz ederken bile eli ayağı, bütün vücudu titriyordu Tuna’nın. Duyacağı kötü bir cevaba hazır değildi; zaten kaldırabileceğini de düşünemiyordu. Oracıkta kalbi duracak, son nefesini verecek gibi hissetti o an.

Neyse ki Şevket Bey;

“Yok, kalbinin attığını tespit ettikleri için hemen apar topar hastane götürüyorlar…” dedi.

Bir taraftan da hızla, ara sokaklarda ilerliyordu araba. Tuna, o kadar etkilenmişti ki bu durumdan Şevket Bey’in sesi gaipten geliyormuş gibi hissediyordu. “İyi ki arabayı ben kullanmıyorum.” diye geçirdi içinden. Çünkü yola baktığında, görmüyor gibiydi. Her şey bulanıktı. Kalbi ise çılgınca çarpmakla hiç çarpmamak arasında, uçlardaydı. Bir süre devam eden bu sessizliğin ardından

“Peki ne olmuş, nesi varmış?…”

“Bunu sanırım hastanede anlayacağız…” dedi Şevket Bey. Biraz duraksadı bu cümleden sonra. Sormakla sormamak arasında kalarak:

“Sen, onun intihara teşebbüs edebileceğini düşünüyor musun?” diye sordu. İnsanların kendi aralarında böyle şeyler konuştuğunu duymuştu sanki. O sebeple soruyordu.

“Hayır asla!…” diye tepkili bir cevap verdi Tuna. Sonra bu ani çıkıştan rahatsız  “Kızına çok düşkündür o. Evet, bazı sıkıntıları vardı… Ama kızından başka kimsesi yoktu. O yüzden, kızını terk etmez benim tanıdığım Sedef. Bir terapist…” derken aklına geldi Kerem’e sormak ve Kerem’i durumdan haberdar etmek.

“Bazı sıkıntıları vardı bir terapist arkadaşım yardımcı oluyordu ama sanmam böyle bir şeye teşebbüs edeceğini. Ben onu da arayayım o da gelsin belki bir faydası olur durumu konusunda… Ama ben hiç ihtimal vermiyorum hele de kızını böyle çaresiz durumda bırakıp intihara teşebbüs edebileceğine asla ihtimal vermem.” dedi bir önceki sert ses tonunu bu defa sakinleştirerek.

Tuna, Şevket Bey’e durumu izah ederken bir taraftan da Kerem’in numarasını çeviriyordu ona haber vermek ve daha da önemlisi ondan bir şeyler öğrenebilmek için…

Hastaneye geldiklerinde Sedef çoktan ambulanstan indirilmiş ve ilk müdahale için acil servise götürülmüştü. Tuna, Kerem’e durumu haber verdiğinde Kerem’in yanında bir hastası vardı ama Allah’tan seansın sonuna gelmişlerdi.

Tuna’nın sözleri havada asılı kaldı o an, zaman durdu. Yüzü bembeyaz oldu Kerem’in. Şok olmuştu… Hastasıyla son dakikaları nasıl geçirdiğini bile hatırlamayarak Elif’e diğer hasta randevularını iptal etmesini söyledi ve ofisinden çıktı.

Deri montunu giyip eldivenlerini takarken hâlâ duyduklarına inanamıyordu. Bu olamazdı, bir kez daha böyle bir durum yaşayamazdı, bunu kaldıramazdı…

Kaskını takıp motorunu çalıştırdığında bütün bedeninin titremekte olduğunu hissetti ama duracak ve kendini dinleyecek ne hali ne de vakti vardı. Yol boyu Allah’a yalvararak, dualar ederek sürdü Chopper’ını. Sedef’in hayatta kalması içindi tüm duaları. Allah’ın onu, minicik yavrusuna bağışlaması içindi…

Hastaneye geldiğinde, Sedef’e gerekli müdahalenin yapıldığını ama ilk 24 saatin çok önemli olduğunu öğrenince bir nebze de olsa rahatladı. Evet, hayati tehlikeyi atlatmamıştı belki ama ilk müdahale sonucu çok da karamsar bir tablo çizmiyordu doktorlar.

“Bekleyip göreceğiz…” Muhtemelen bir ilaç zehirlenmesiydi Sedef’in yaşadığı ama “Çok yüksek dozda almamış olması durumu biraz hafifletiyor.” dediler. İlaç zehirlenmelerinde kalıcı arazların oluşabildiğini çok iyi biliyordu Kerem. Sonucun ölüme ulaştığı pek çok vakaya da tanık olmuştu ama öğrencilik yıllarında.

Yoğun bakımın kapısındaki üç erkek, şimdi, kızından başka hiç kimsesi olmayan Sedef için dua ediyordu. Olayın intihar mı yoksa başka bir nedenle mi oluştuğu, Sedef kendine gelmeden tam anlamıyla anlaşılamayacak gibiydi. Gerçekten de aslında çok yüksek dozda olmadığı tespit edilen parasetamole vücudun tepki vermesinden ibaretti durum. Doktor, hassas bünyelerde bu tarz olayların yaşanabildiğini de söylemişti. Ama her şeye rağmen görünen oydu ki Sedef, şu an ölümün sivri taşları üzerinde hayat mücadelesi veriyordu.

“Üzülme, çünkü Yaradan umudu en çaresiz anlarda yollar…” dedi Kerem’in içinde bir ses. Kerem  de  o sırada dilinde dua, sessizce “Ey dualarımızı duyan Rabb’im ne olur dualarımızı boş çevirme!…” diye mırıldandı…

-33-

İnsan “Sabır” ile insandır

Sabır ise;

Sır’dır, ar’dır, sınav’dır. 

                                                          Mevlana

Gayp pınarından akmakta olan ab-ı hayat, varlığın görüntülerine hayat bahşettikten sonra tekrar geri dönüyordu. Ve insanlar, uyuduklarında gördükleri rüyayla aslında gaybı görme tecrübesine eriyorlardı.

Peki o zaman Fuat?… Gaybın derinliğinden çıkıp da Kerem’in akıl deryasına girerek ne arıyordu zihninin derinlerinde?

Gayp âleminin onca enginliği ve hayret verici hali Kerem’in akıl deryasına düşünce görülenin ötesindeki sonsuz âleme bir kapı aralandı. Kerem, farkında olmadan Fuat’la aralamıştı bu kapıyı. Bir süre peşini bırakmayan bu görüntü, bir anda sırra kadem mi basmıştı yoksa yeni bir tezahür öncesi beklediği bir kıvılcım mı vardı?

Her gece daldığı tefekkürle, Allah’a sığınıyordu Kerem. Varlığın kaynağına yöneliyordu. Ruhunu, bedenini, nefsini arındırmak için çabalıyordu kendi benliğinde.

Elinde Fuat’ın dosyasıyla pencerenin önünde otururken Sedef’i düşündü, sonra yeniden Fuat’ı… Yıllar önce dosyaya yazdığı yazıya takıldı gözü. Bir kâğıda kendi el yazısıyla yazıp dosyanın kapağına iliştirmişti. İntihardan önce mi sonra mı?… Hatırlamıyordu… Kâğıdın üzerinde, alıntıladığı kaynak yazmıyordu ama bir yerden yazdığını hatırlıyordu:

Madem sana verilen hayat ve hayatın levazımatı temlik(mülk olarak verilmek)  değil, ibahedir (mübah kılınmak). Elbette ibahenin düsturuyla hareket etmek lâzımdır. Yani nasıl bir zât, ziyafete misafirleri davet eder. Onlara, meclis ziyafetindeki eşyadan ve ziyafetten istifadeyi ibahe ediyor, temlik etmiyor. İbahe ve ziyafetin kaidesi ise; mihmandarın rızası dâhilinde tasarruf etmektir. Öyle ise israf edemez, başkasına ikram edemez, sofradan kaldırıp başkasına sadaka veremez, dökemez, zayi’ edemez. Eğer temlik olsa idi, yapabilirdi ve kendi arzusuyla hareket edebilirdi.

Aynen bunun gibi; Cenab-ı Hak sana ibahe suretinde verdiği hayatı intihar ile hâtime çekemezsin, gözünü çıkaramazsın ve manen gözü kör etmek demek olan gözü verenin rızası haricinde harama sarf edemezsin. Ve hakeza kulağı ve dili ve bunlar gibi cihazatı harama sarf etmekle manen öldüremezsin. Ve eti yenilmeyen hayvanını lüzumsuz tazib edip katledemezsin…”

Çok güzel bir yaklaşım, diye düşündü Kerem. İki kolunun arasında göğsüne bastırdığı sarı karton kapaklı dosyayı kucaklarken “Ne zor şu hayat… “ dedi. Sonra hemen“Değil aslında…” diye düşündü.

Kendisiyle çelişen iki düşünce met cezir gibi zuhur etti zihin denizinde…“Kimine zor, kimine değildi belki de…” diyerek toparladı sonra fikrinden geçenleri.

Herkesin zorlukları vardı. Çelişkileri, yaşadıkları, yaşayamadıkları, yaşamak istedikleri… Önemli olan elinde olanla mutlu olabilmeyi öğrenmekti aslında. Mutsuzlukları perdelemek yerine, perdeyi açıp gün ışığıyla aydınlanabilmeyi başarmaktı asıl olan. Işığın aşikâr ettiklerini kabullenmek ya da mücadele etmekte gizliydi belki de her şey…

Dosyanın kapağını açtı elleri hafifçe titriyordu şimdi. O günlere yeniden dönme korkusuyla tedirgin yüreği buna hazır mıydı, bilemiyordu. Dosyayı açtığında iki fotoğraf duruyordu şimdi karşısında. Biri ince yüzlü, koca gözlüklü genç bir adam diğeri de o adama ait son bir cümle, bir intihar notu:

Her zamankinden daha uzun bir süre uyuyacağım. Siz isterseniz buna sonsuzluk deyin…

Yüreğindeki yangını alevlendirmek üzere zebaniler, ateşi körüklemişler gibi hissetti o an. Sadece yüreğini yakmakla kalmayıp, çıtırtıları beyninde yankılanan koca bir meydan ateşinin içine düşmüş gibiydi şimdi… Hâlâ suçluyordu delice kendini… Hâlâ affedemiyordu eksikliğini.

Sonra yorgun gecenin kollarında tefekkürle, duayla affını diledi Allah’tan kim bilir kaç milyonuncu kez af edilmeyi diliyordu Yaradan’dan…

 

-34-

Su, şiddetle saldırıp ateşe galip gelir,

Lakin su, kaba konunca, ateş onu kaynatır.

                                                                             Mevlana

Ela, Kerem’in yeşil koltuğuna uzanmış uzun uzun yaşadıklarını anlatmaya devam ederken, bozulan sinirlerini ve girdiği depresyonun sebeplerini sanki bir uzman edasıyla sıralıyordu. Hatta öyle anlatıyordu ki; Kerem, neredeyse anbean Ela’yla yaşamış gibi hissetti her şeyi. Ela ise, yaşadığı onca şeyi kaç seansta anlatabildiğini bile sayamamıştı.

“Uzun yıllar önce bir kitapta; modern biyolojinin kadının yapısının erkekten daha güçlü olduğunu söylediğini, okumuştum Kerem Bey. Bilmem ne kadar doğru ama üzerimdeki bu mobbinge daha nasıl dayanırım bilemiyorum. Yani o kadar dayanıklı olup olmadığımdan emin değilim.” dedi.

“ Evet, bu doğru Ela… Yapılan istatistiklere göre daha fazla erkek çocuk doğuyor olmasına rağmen erken bebeklik evresinde ölenlerin çoğu da erkek bebeklermiş. Tabii bir de hayatın zorluk ve sıkıntılarına ve acılara karşı kadınların daha dayanıklı oldukları da söyleniyor.

Doğrusu çok önemli bir noktaya temas ettin. Sen mantıklı bir kadınsın bununla mücadele etmenin bir yolu olduğunu da çok iyi biliyorsun. Düşünsene, bugün hangi ateş söndürülmedi hangi köz hâlâ yanıyor?…

Allah, kadını erkeği alt edebilecek bir takım yeteneklerle donatmıştır. Görünüşte erkekler, suyun ateşe olduğu gibi kadına galipse bile gerçekte, aslında kadının mağlubudurlar. Ama sana tavsiyem bunu nişanlından saklama istersen. Ya da bir an önce bu işten ve adamdan kurtul.

Yoksa bu işin ucunu kaçırdığın an, artık dağdan vadiye akan olayların yönünün, tersine çevrilip vadiden dağa doğru büyüyen yeni dağların oluştuğunu görürsün karşında. Ve hatta önleyemediğin ya da gizleyemediğin bu olay bir süre sonra akıntı çıkışı olmayan bir göle, denize dönüşür bunu unutma.

Aşamadığın bir dağ ya da içinde boğulacağın bir denize batmadan önce, gel vaz geç bu işten Ela.”

“Biliyorum Kerem Bey, inanın tek isteğim bu adamdan kurtulmak ama bu işe de ihtiyacım var. Antalya şubesine geçene kadar sabretmek zorundayım.” derken Ela, uzanmakta olduğu, Yeşil terapi koltuğundan doğruldu. Stresten avuçları terlemişti. Önünde yükselen dağın, birikmekte olan denizin o da farkındaydı ama dönüşü olmayan bir yola girmişti bir kere. Dönebileceğini düşünemiyordu. Bu sebeple Kerem’e:

“Söylediğiniz tehlikelerin son derece farkındayım, haklısınız ama Bartu’ya söylemek konusunda ne yazık ki size katıldığımı söyleyemeyeceğim. Çünkü Almanya’da yaşadıklarımı duyarsa eğer, olacakları ne siz ne ben tahmin edebiliriz…”

Derinden gelen ney sesi, Kerem’in terapilerinin tılsımı gibiydi. Daha hiç konuşmadan, mayalanmayı bekleyen bir hamurun üstündeki örtü gibi koruma altına alıyor sıcacık tutarak kuşatıyor, sonra da ısının etkisiyle kendini salan, kabaran hamurun yayvanlığında dökülüveriyordu insanların ağzından sözcükler.

Kerem, Ela’yı yolcu ederken, sana anlattıklarımı bir kere daha düşün bir sonraki görüşmemizde senin çizeceğin yolda çalışmalarımıza başlayacağız. Sanırım anlatacakların bitti, artık yaşayarak devam edeceğiz seanslara.

“Evet, buradan sonra neyle karşılaşacağımı ben de bilmiyorum Kerem Bey, umarım daha fazla ileriye gitmez bu adam. Artık gerçekten korkuyorum olacaklardan. “

“Bir sıkıntın olursa, her zaman arayabileceğini biliyorsun Ela…” dedi ofisinin kapısında Kerem.

“Teşekkür ederim Kerem Bey, biliyorum…”

Tam ofisin kapısını açmıştı ki Kerem “Başkalarının hayatına figüran olmak yerine kendi hayatının başrolünde kalmak belki de en güzeli… Ne istediğini iyi düşün …” dedi yeniden.

Ela’nın üniversite yıllarındaki o parasız pulsuz, ürkek ama ne istediğini bilen dik duruşlu hali geldi bir an Kerem’in gözünün önüne… İnsanların, gelişim sürecindeki değişimlerini izlemek, gerçekten de çok enteresandı…

Elleri, genellikle giymeyi tercih ettiği siyah kanvas pantolonun cebinde, siyah uzun kollu bodysinin dirseklerine doğru sıyırdığı kolları her zamanki aralıkta durmuş bir sonraki hastası ile terapisine geçmeden;

“Elif’cim, bir sonraki hastanın dosyası ve bir de çay rica edebilir miyim?…” diyerek odasına girdi Kerem.

Ela, arabasına binerken Kerem’in son sözünü düşünüyordu. “Başkasının hayatına figüran olmak yerine kendi hayatının başrolünde kal!…” sözün doğruluğu ve çaresizliği arasında debeleniyordu şimdi, Kerem’in söyledikleri ile kendi düşünceleri arasında kalmaktan daha da karışmıştı düşünceleri.

Arabasını çalıştırmadan, cep telefonunu çıkardı çantasından. Kulaklığını taktı ve Bartu “Gündüz bana ulaşamazsın, çalıştığım yeni bir proje nedeniyle telefonumu yanıma alamıyorum.” dediği halde nişanlısının sesini duyma isteğine karşı gelemediği yüreğini dinleyerek, belki de şansını denemek için çevirdi numarasını Bartu’nun ve evine doğru yola koyuldu…

Ulustaki parkın içinde duran jeepin içinde çalan telefonun yanında kimse yoktu. Bartu, polisle yaptığı işbirliği içindeki rolünü oynamaya devam ediyor, şebekeyi ifşa etmek ve çökertebilmek için azimle mücadelesini sürdürüyordu.

Ve o gece büyük gece idi. Çok sayıda otomobil girişi olacaktı tamirhaneye. Mahmut’un konuşmalarını dinlemeye alan polisin, İstanbul bağlantısındaki Haydar’a ulaşması an meselesi idi. Ama “Patron” dedikleri, en baştaki adamı henüz tespit edememişlerdi. O, çok iyi gizleniyordu. Alt elemanların hiçbiri ile telefon bağlantısı kurmuyordu adam. Tek bir iz, tek bir ipucu yoktu ele geçebilen. Konuşmaları dinlemeye alan polis ve içeriden olayları takip eden Bartu için finali hazırladıklarını düşündükleri bir gece olacaktı.

Tamirhaneye araç nakli, gece yarısından itibaren başlayacak ve güvenilir çalışanlar dışında kimse bu transfer sırasında orada olamayacaktı.

“Ben Hasan’ı katalım akşamki gruba diyorum abi. Güçlü kuvvetli adam… İşimize yarar.”

“Ya onu ben de düşündüm ama bir yerde ağzından bir şey kaçırır mı acaba?…”

“Abi, kimi kimsesi yok buralarda. Ne bi tanıdık ne bir arkadaş eş dost. Kime ne diyecek Allah’ın garibanı?…”

“Tamam, o zaman Ali Usta, sen Hasan’ı usulca çek bi kenara, akşam iş olduğunu burda kalması gerektiğini ağzını sıkı tutarsa fazladan yevmiye alacanı söyle. Duyarsa diğerleri de ister diye herkese demiyoz de.”

“Tamam, Mamut abi…”

Akşam altıda işçiler tamirhaneden bir bir ayrılırken mesaisi olan seçilmiş elemanlar, bir bahaneyle ellerindeki işle oyalanıyor iş yerini terk etmiyorlardı. Hasan yani Bartu kendisinin de o gruba dâhil edildiğini öğrenince dışarıdaki polislerden birine işin içinde kalan gruba dâhil olduğunu sızdırması gerektiğini düşündü.

“Abi şurdan bi simit bi sigara alcam…” diyerek köşe başındaki bakkaldan sigarasını alıp simitçi kılığındaki sivil polisten simidini alırken fısıldayıverdi durumu. Sonra hemen tamirhanede aldı soluğu. Ustanın gözüne göründü bir bahaneyle ki şüphelenmesindi kendisinden.  Peşinden yakıverdi o ucuz sigaradan bir tane…

Aslında sigara alışkanlığı pek yoktu Bartu’nun. Bazen kahvenin yanında yakardı bir tane ama Ela çok eleştirdiği için son zamanlarda onu da bırakmıştı. Şimdi rolü gereği kendini öksürtse de içiyordu ya da en azından içiyormuş gibi yapıyordu. Bu bahaneyle dışarıdaki sivil polislerle göz göze gelip haberleşiyordu içeridekilere fark ettirmeden.

Mahmut, sürekli telefonda birileriyle konuşuyordu. Bir konuşmasına, aralık kalan kapıdan dolayı tanık olmuş gizlice dinlemişti Bartu:

“Tabii, tabii Haydar. Sen merak etme. Patrona da söyle gönlünü ferah tutsun. Her zamanki gibi… Tereyağından kıl çeker gibi bitirecez bu işi evelallah!

Yavru altı tane değil mi, bir değişiklik yok yani? Tamam, hepsi son model lüks, okkalı araçlar… Ohh!… Süper. Hasılat iyi olacak! Patronla geçen görüştüğümüzde konuştuğumuz gibi. Birkaç yağlı müşteri de bende var. Patrona da söylediğim gibi haber bekliyorlar. Yavruları yuvaya atalım hele, ben hemen bağlıcam adamları.”

Mahmut, gevrek gevrek gülerek patronla birebir temas halinde olduğunun altını çizercesine “patron” kelimesine vurgu yapıyordu. Bu, aynı zamanda Haydar’a karşı bir güç gösterisi gibiydi. Zira ne yazık ki Mahmut, patronun yanında çalışan Haydar’a karşı içten içe beslediği kıskançlığın anlaşılmadığını sanarak, üzerinde iki numara büyük gömlek gibi çirkin ve sakil duran o tavırların onu çok basit gösterdiğini bilmiyor ve hatta fark etmiyordu.

Mahmut, telefonu kapattığında Hasan, onu dinlediğini anlamasın diye yolunu değiştirip tuvalete girdi. Duyduklarını şöyle bir harmanlamak istercesine yeniden düşündü ama tuvaletin o ağır kokusu ve kasvetinden kafasını toplayamayarak kaçarcasına dışarı çıktı.

Mahmut’un odasının önünden geçerken göz ucuyla süzdüğü odada, kısa bacaklarını masanın üzerine uzatmış elindeki 33’lük tespihi masaya çarpa çarpa çeviren bu karanlık adamın, pis pis sırıtan suratını fark etmemesi imkânsız gibiydi.

Çok değil, Mahmut ve Ali Usta’dan başka geride kalan dört kişiydiler. Mahmut, ona göre yaptığı keyifli konuşmadan sonra, tüm iyi niyetiyle hemen İskitler’deki bir pideciden lahmacun söyledi. “E aç maymun oynamaz yiyin bakalım!…” dedi sanki çok büyük bir ziyafet sofrası kurmuşçasına. İşçilerin çoğu garibandı, lahmacun bile onlar için lüks yiyecek sayılırdı. Gözleri parlayarak, yıkadıkları halde karası derilerine işleyen elleriyle giriştiler yemeğe. Hasan da bozuntuya vermedi, zaten karnı da acıkmıştı. Kollarını sıvadı o da girişti onlarla lahmacuna. Hava kararınca, ortalık hareketlenmeye başladı.

Dikkat çekmemek için farklı saatlerde gelecekti farklı şehirlerden çalınıp getirilen arabalar. Gece karası, bir zamanlar hayranlıkla izlenen Kara Şimşek dizisindeki arabaya benzeyen bir araba getirildi önce. O sırada Hasan dışarıda sigara içiyordu. Yoldan geçen bir adam yaklaşarak;

“Ateşin var mı abi?…” dedi

“Kibritim bitti, al bunla yak.” diyerek adama sigarasını uzattı Hasan. Hasan’ın sigarasının ateşine yanan adamın sigarası, onun içine çektiği derin bir nefesin ardından yanmıştı. Sigarayı teşekkür ederek uzatan adam, Hasan’a yaklaşarak sessizce “ Biz buralardayız, altı kuşun haberi geldi. Dikkat et!” diye fısıldadıktan sonra yüksek sesle “Sağ ol dostum!” diyerek uzaklaştı oradan. Hasan’ın                “ Eyvallah!…” dediğini bile duymayacak hızda.

Vakit hayli ilerlemişti. Transferin başlamasına az bir zaman kalmıştı. Saat gece yarısına gelirken artık Mahmut’u da heyecan sarmıştı. Her ne kadar her defasında aynı şeyleri yaşıyor da olsa, onun tabiriyle yavruları içeri almadan rahat edemiyordu. Saat tam 23.55’te ilk araba geldi.

Gece karası lüks spor araba, hemen geniş arka kapıdan içeri alındı ve araba asansörüne yüklenerek yerin altındaki o kocaaa mezarlığı andıran atölyeye indirildi. Hasan da elindeki yarım sigarayı yere atıp ayağıyla iyice ezerek söndürdükten sonra, araba oraya gelmeden koşarak merdivenlerden aşağı indi.

En dip köşeye yerleştirilen arabanın ana aksamlarını ayırmak üzere, hemen Hasan ve diğer üç kişi, işe giriştiler. İkinci araba bir saat sonra gelecekti. O gelene kadar vakitleri vardı. Dört kişi,  başlarında Ali Usta ile dört elle sarıldılar işe. Zamana karşı bir mücadele başlamıştı büyük bir hızla. Mahmut da üst katta sahte ruhsat ve plakayla ilgili kontrolleri yapıyordu.

Derken ikinci araba geldi… Üçüncü… Dördüncü… Vakit hayli ilerlemişti. Sabah ezanı okunmak üzereyken beş araba tamamdı. Altıncı arabada polis, baskın için Komiser Sedat’ın talimatını bekliyordu. Operasyonun başlama startı  “6. Kuş kafeste!” uyarısının ardından, Komiser Sedat tarafından verilen talimatla bir anda nerden çıktıkları belli olmayan onlarca polis kuşattı tamirhaneyi.

Bartu’nun daha önce çizdiği krokilerden tamirhanenin her bir noktasını avuçlarının içi gibi bilen polisler, yer altındaki arabalara ulaşmak hususunda hiç zorlanmadılar.

O sırada, tamirhanenin alt kat ile bağlantısını sağlayan ve ön girişten zaten hiç fark edilemeyen asansörün gizli kapısını devreye sokan Mahmut, masasının altındaki düğmeye ayağıyla bastığında kapı, duvar olmuştu.  Araba asansörde kalmış, asansör otomatik olarak kilitlenmişti. Üst katta yalnızca Mahmut vardı. Ali Usta ve dört adamsa aşağıdaydı…

-35-

Varsın olmasın hayatta her istediğimiz.

Biz olana “Elhamdülillah”, olmayana “Eyvallah” demesini de biliriz.

                                                                                                                     Mevlana

“Sus yüreğim, sus!… Bunun bir sınav olduğunu bilerek sus. Hayattasın işte, nefes alıyorsun, insanları; dostu düşmanı görüyorsun ya, yavruna yeniden sarılabileceksin ya o yüzden sus… Seni dünyaya ikinci kez gönderen Rabb’ine şükret ve sus. Seni yanlış düşüncelerin eşiğinden keskin bir bıçakla ayıran bu olayın hikmetini anla ve sus!…”

Hastane yatağının içerisinde uzanır vaziyette oturan Sedef, sırtını yasladığı yastığa rağmen rahatsız hissediyordu kendisini. Koluna bağlı renksiz serum sıvısı, damla damla, imbikten süzülürcesine akıyordu saydam hortumun içinden damarlarına. Küçücük bedeni daha da küçülmüştü, kaybolmuş gibi hissetti beyaz nevresimli hastane örtülerinin içinde kendini. Yanındaki küçük etajerin üstünde birkaç ilaç şişesi ve kır çiçeklerinden oluşan bir buket çiçek duruyordu vazonun içinde. Üzerinde ne bir kart ne bir not görünüyordu.

Renksiz, soğuk ve boş duvarlardan mı yoksa aralık ayının araladığı kapıdan içeri süzülen bedeninin zemheri rüzgârlarında savruluşundan mı bilinmez titriyordu yüreği. Gözlerinden süzülen yaşlara mani olmuyordu, olmak da istemiyordu; zira içinden geçenleri gözyaşlarıyla yıkayıp arındırdığını düşünüyordu. Şimdi tek tesellisi dualardı, dualara sığınıyordu.

“ Yüce Allah’ım yüreğimden geçenleri biliyorsun. Sabrın mükâfatını biliyorum, sabrediyorum, sabretmeye çalışıyorum. Ama beceremiyor muyum ne? Sen, kabul edeceğin duaları kalbime ilham et!…” dedi mırıldanarak.

Dua ve yakarış… Kerem’le tanıştıktan sonra hayatının en önemli parçası haline gelmişti. En çaresiz anlarının ışığı olmuştu dualar… Yüreğinin fırtınalarını dindiren o ilahi gücün varlığında nefes alacak dinginlikler bulmuştu o fasılalarda. Sığınacak limanının olmadığını düşündüğü en kasvetli ruh hallerine büründüğünde bile sığındığı bir liman olmuştu. Biliyordu, ettiği tüm dualar Rabb’inin önünde, kurak bir toprakta yeşeren bir fidan gibi serpiliyordu. Şimdi, boş duvarlarla hasbihal ettiği şu anda bile…

Odasının penceresinden, tüm kederleri sırtlanmış kasvetli bir kış mevsiminin gölgesinde kalan binalar ve gökyüzü görünüyordu sadece. Gözlerini göğe dikti ve dua etti içinden, evladı için, kendisi için ve hâlâ iyi dostlara sahip olduğu için şükretti Allah’a…

Koca odada yapayalnız olmak da ürpertti bedenini. Ya ölmüş olsaydı?!… Kurtulamamış olsaydı?… İki metre karanlık bir çukurun içinde kalacağı o soğuk yalnızlıktan ürperdi… Yaşam, kaçınılmaz bir son olan, ölümün karşısında duran koskoca bir aldatmaca mıydı yoksa? Sonra “Ölümün üstesinden gelmek istiyorsak onu canlandırmalıyız.” sözü geçti zihninden. “Ölümü canlandırmak?!!” nasıl bir şey olmalı? Nerden duyduğunu hatırlamasa da çapraşık bir şekilde resmigeçit yapan sözler, kelimeler bir beliriyor bir kayboluyordu hafızasında karabatak gibi şimdi. Kafasının içindekileri dökmek ister gibi sağa sola salladı birden. Sonra düşünmek istemedi bu konuyu artık, durdu…

Başını sola doğru çevirdi, yanında duran boş yataklara baktı dalgın dalgın. Kimbilir kimler yatmıştı o yataklarda? Kimler hangi duaları etmişti hasta yakınlarını beklerken ya da bizzat hastaların kendisi hangi yakarışlarla Allah’tan şifa ümit etmişlerdi? … Bir sürü yakarış, çığlık yankılandı o an beyninde. Kafasını iki elinin arasına aldı sıkıştırdı, kulaklarının üzerini kapadı ama çığlıklar beyninde yankılanıyordu engel olamadı…

“Allah’ım,  kabul edeceğin duaları kalbimize ilham et!…” dedi bir kez daha büyük bir yakarışla…

Odanın kapısı açıldı birden. Boş odanın duvarlarında yankılanan koca bir ses gibi hissetti o sesi Sedef. Yalnızlığından içeri süzülen bir melek gibi göründü gözüne beyaz kıyafetiyle hemşire. Mütebessim çehresi ve sıcacık ses tonuyla:

“Günaydın Sedef Hanım, nasılsınız?” dedi.

“Teşekkür ederim hemşire hanım iyiyim, daha iyi… Çok şükür.”

“Birazdan doktor hanım gelip sizi muayene edecek. Sonrasında da yaşadıklarınızla ilgili bilgi almak için iki polis memuru arkadaş sizinle görüşmek istiyor. Serumunuz bitince ben tekrar geleceğim.”

“Tamam, teşekkür ederim.”

Hemşire, tam arkasını dönmüş çıkacaktı ki geri dönüp;

“Ha, bir de üç bey var dün sizi getiren ve siz kendinize gelene kadar kapınızdan ayrılmayan… Onlar da sizinle görüşmek istiyor.” diyerek yine aynı gülümseyen çehresiyle çıktı odadan.

Sedef, hemşiresinin dediği gibi önce doktoruyla görüştü. Akşam çıkabileceğini, kızına kavuşabileceğini öğrenince çok sevindi. Kullandığı ağrı kesiciye olan duyarlılığını anlattı sonra ona doktor hanım. Çok ihtiyaç duyduğunda içmesini önerdiği başka türevdeki bir ilacı önerdi. Üstelik o kadar yakın aralıklarla hiçbir ağrı kesiciyi kullanmaması gerektiği konusunda da ciddiyetle uyardı.

“Yaşadığınızın bir intihar vakası olmadığı hakkında ben memur beylere de bilgi verdim. Çünkü daha yüksek dozda almış olsaydınız emin olun bu kadar kolay atlatamazdınız. Ya da Allah korusun şu anda aramızda olamazdınız. Yani ben bunun bir intihar vakası olduğunu düşünmüyorum. Yoksa yanılıyor muyum Sedef Hanım?” dedi.

Sırtını yasladığı yatağında biraz daha doğruldu Sedef. Ölümün soğuk nefesini ensesinde hissetmenin ürpertisiyle “Yanılmıyorsunuz doktor hanım. Anlatılmaz bir baş ağrım vardı gece. Önce bir tane ağrı kesici içtim. Ama pek kesilecek gibi görünmüyordu ağrı. Beynimin içinde çakan şimşek en yüksel volt elektrik etkisiyle sarsıyordu bedenimi. Ağrıdan uyuyamayacağım düşüncesiyle bir tane daha alıp yattım. Ama kısa bir süre sonra soğuk soğuk terlemeye başladım, sanırım hem yanıyor hem titriyordum sonra bulanık ya da çift gördüğümü hatırlıyorum gözümün önünden kayan bir dünya vardı sanki… Telefonuma uzandım ama kimseyi aramayı bile düşünemedim sanırım. Zaten birkaç tane görüyordum telefonu ve üzerindekileri… Son hatırımda kalanlar bunlar… Sonrası karanlık… Ama bir rüya gördüm o arada… Şimdi hatırlayamadığım bir rüya…”

“Bunlar çok normal. İlacın sizi etkisi altına alıp zehirlediği anlarda yaşadıklarınız çok normal. Şimdi sakin sakin bunları içeri gelen polis memurlarına da anlatın. Bu dosya kapansın. Akşama kadar bir şişe serumunuz daha var. Sonra serbestsiniz…” dedi gülümseyerek. Azat edilen bir köle kadar mutlu hissetti Sedef o an. Sevi’yi özlemişti hem de çoook…

-36-

Sabır, dilin susup

Kalbin tevekkül etmesidir.

                                                Mevlana

Aslından kopup, beden hapishanesine yollanan insan ruhunun acısı, aslına olan hasretini neyin feryadında gizliyordu. İçli, hüzünlü bir o kadar derinden ağlayan notaların feryadında işitilen, yaşam ve ölüm denilen kavramların içgüdüsel birlikteliğinin, şaşırtıcı muamması sarmıştı, Kerem’in sandal ağacı kokulu tütsüsünün buğusundaki odayı.

Bir ok fırlamıştı, yaydan ayrıldıktan sonra yalnızlığa meydan okuyan mağrur edasıyla, kimsesizliğine odaklanmış, kanat çırpıyordu kilitlendiği hedefe. Seslenmek istedi ardından Kerem, korktu sonra kanadı kırılıverir, hedefini şaşar diye, sustu, seslenmedi ardından. Bekledi, sustu uzun uzun… Bu bekleyiş ne Aslı’nın Kerem’i beklediği gibi ne Mecnun’un Leyla’sını özlediğiydi… Bu, bambaşkaydı. Şeytanın bir günahı; mezarın bir ölüyü beklemesi kadar soğuk ve ürkütücüydü. Sessizdi, buhranlıydı, istem dışıydı belki de gaipten gelecek bir adamı beklemek…

Uzun uzun durdu sonra; doğruyla yanlışı, siyahla beyazı, geceyle gündüzü ayırmak için bekledi. Düşündü…  Sedef ve Fuat… Şimdi tıpkı bu örneklerdeki tezatlar gibiydi hafızasında bu iki isim.

Ne mavi ne yeşil, turkuaza meyleden denizin sularına bulutların arasından kafasını uzatan güneşin, fırtına öncesi attığı son bakışının aynısından attı çaresiz.  Geceyi beklediği buluşma öncesi, hiçbir hazırlığı yoktu Kerem’in. Zaman akıp gidiyordu, geri kalmak olmazdı. Koştu, yetişti Kerem, el salladı batan günün ardından. Sokak lambalarının yalnızlığında gezindi başıboş. Basmamak için ışıkların sokağa düşen kuyruklarına, sek sek oynadı taş döşeli sokaklarda. Sonra gölgesi düştü sert taşlara titrek ışıkların aydınlığında. Bal kabağına dönüşmek için bekledi, uzun uzun bekledi…

Çaresizliğin kemendi dolanmıştı boynuna bir kere. Ne dua, ne zikir ne tefekkür… O gece hiçbiri düşmedi yüreğinin karanlığına. Sadece bir adam gelsin diye bekledi. O adam… Varsın ne ayak sesi ne ayak izi olmasındı. Adını fısıldamasındı rüzgâr. Dünyadan geçmiş miydi bilmesindi kurtlar kuşlar. Bir, Kerem bilsindi geldiğini, bir o tanık olsundu görünmezliğine. Sorularına cevap bulmak, vicdanını özgür kılmak içindi bu çırpınış. Asla azaptan kurtulamayacak nefsini, benliğini bu azaptan kurtaracaksa, alsın götürsündü nereye isterse. Aklında bu esaretle yaşamaksa hayat, varsın olmasındı o karanlığın soluğunda…

Kerem, tüm bunları düşünürken, birden bir elin sıcaklığını hisseti sağ omzunda. Gece karası saçları, inci dişleri, ay gibi parlayan yüzüne süs olsun diye konulmuş gece mavisi gözlerdeki endişeyi okudu Kerem, o bakışlarda. Döndü, yerde yatan birisi mi vardı ne?!… Soluk, incecik dudakların arasından rüzgârın uğultusuna karışan bir sesle gece karası saçlı adam:

“Cesedi nereye gömelim?…” dedi.

Kerem, iliklerinden kemiğine ürperdi. Kanı çekildi damarlarından. Yüreği taş kesti. Kelimeler dondu dudaklarında “Ne cesedi, ölen kim?… Neden bana soruyorsunuz?!…” diyecekti ki koca gözlükleri olmasa da ince soluk benizli yüzü tanıdı. Yanına yaklaştı, eğildi. Tam o sırada bir fısıltı duydu kulağında

“Her zamankinden daha uzun bir süre uyuyacağım. Siz isterseniz buna sonsuzluk deyin…”

O notu, o son notu fısıldamıştı biri kulağına. Geceydi, zifiri bir gece. Zemheri rüzgârları, kulak çınlatan uğultusu ve tüm haşmetiyle gittikçe gücünü artırarak esiyordu şimdi. Buz gibi soğuk bir rüzgâr… Yerdeki ot çöp, kuru yapraklar, tozlar havalanmış, semaya kanat çırpıyordu o ürkütücü uğultunun içinde. Bir anda, oluşan girdabın içinde buldu Kerem kendini. Dönüyordu, bu kez sema değil fırtınanın içindeki en ufak zerrecikten en büyüğüne her şey ve herkes onunla dönüyordu. Bir ara Fuat’ı gördü, o da dönüyordu. Gözlerini açmakta zorlandığı o amansız fırtınada gece mavisi gözleri aradı gözleri… Yoktu… Ya da göremiyordu… Bir süre sonra her şeyin yok olduğunu hissetti Kerem.  Sadece Allah’ın huzurunda sema ederken gördü kendini. Kapalıydı gözleri… Biliyordu ki en güzel şeyler, gözle değil kalple görülenlerdi… Açmadı o yüzden, öylece döndü, döndü… Herkesin Allah’tan geldiğini ve yine Allah’a döneceğini bildiği için döndü…

Bütün gece beklemişti oysa…

Cümle kapısından içeri girerken ki telaşı Rüya Dede’nin karşısına geçene kadardı            .

“Hoş geldin evlat. Geç otur şöyle karşıma.” dedi. “Nedir bu telaşın, anlat hele bir bakalım?…”

Ondaki sükûn karşısında aksine davranmak büyük saygısızlık olurdu diye en sakin tavrıyla oturdu karşısına Dede’nin Kerem. Ama biliyordu ki o çoktan hissetmişti yüreğindeki telaşı. O, uzuuun bitmez girdaplar içindeki geceyi anlattı Kerem. Sonunda yalnız başına sema dönmesine kadar, bir bir hiçbir harf atlamaksızın anlattı.

Dede, sükûnetle dinledi…Fuat’ı biliyordu artık.

“Af diliyor, tefekkür ediyor musun?….” diye sordu.

“Tüm boş zamanlarımda…”

“Peki, oğul, devam et.” dedi elini uzatıp rahlenin ardında oturan Kerem’in omzuna hafifçe vurarak. “Yılmadan Allah’ın affına mazhar olabilmek için dua et. Bilmez misin ki sopayla kilime vuranın gayesi kilimi dövmek değil tozu almaktır. Allah, sana sıkıntı vermekle tozunu alıyor. Niye bu kadar kederlenişin?…”  Diz çöktüğü rahlesinin başında hafifçe doğruldu, dizlerinin uyuşukluğunu gidermek istercesine, sonra yine oturdu yerine. “Haydi, kalk şimdi git. Af dilemeye devam et. O esirgeyici ve bağışlayıcıdır. Sabret…  Dilin lâl olsun, sen kalbinle tevekkül et!…”

O an Rüya Dede’nin dudaklarından dökülen kelimeler, tüm manalarından arınmış, yaldızlarla sırlanmış, tüm ihtişamı ve asaletiyle mermer sütunlar üzerine inşa edilmiş sırça saraylar gibi parladı Kerem’in gözünde. Bu sözler umut oldu, su serpti gönlüne. Demek ki yakınlarda umut edeceği bir aydınlık vardı. Yüreğine, bir tutam su serpmişti Rüya Dede. Açıkça bir şey söylemese de anlamıştı Kerem. Hissetmişti…

Son sözlerin ardından saygıyla kalktı, elini öptü Dede’nin, huzurla ayrıldı Mevlevihane’nin çatısının altından. Yeniden yeşeren umudun meyvelerini toplamak üzere yeni tohumlar ekmek için bindi bu defa Chopper’ına…

-37-

Niyeti kötü olan insandan değil,

niyetinin kötü olduğunu gizleyen insandan kork!

                                                                                           Mevlana

Hayat kadar keskin, ölüm kadar soğuk, kaya kadar sert bakışlarının değdiği her yer; sanki o an delinecek, cehennem ateşi misali yanıp yok olacaktı.

Öyle bir öfkeyle kinlenmişti ki Ela’ya, hayatı boyunca hiç reddedilmemiş bir erkeğin, ilk kez mağlup olmuş bir komutanın yıkılan gururunun intikam ateşi ile yanıp tutuşuyordu şimdi tüm benliği.

Fırtına öncesi sessizlik hâkimdi birinci sınıf seyahat etmekten vaz geçip ekonomik uçuşu tercih etmek suretiyle aynı uçakta, ayrı ayrı yolculuk yapan patron ve müdürü arasında. Ve bu soğuk rüzgârları, ilk hisseden de bu sebeple muhasebe bölümü olmuştu.

O kâbus gecesinin sabahında, gözlerine bir damla uyku girmeyen Ela, sabah mesainin başladığı saatte ilk iş, o günkü uçak biletinin yerini değiştirmişti. Ve Alpay Bey bunu, uçağa binene kadar fark etmemişti.

Fısıltı gazetesi devreye girdiğinde ise sözleşme gereği işten çıkarılacak bir davranışta bulunmayıp hatta ilk Avrupa seyahatinden üstün bir başarıyla dönen Ela’ya, Trabzon Şubesinde görev yapma yazısı tebliğ edilmişti bile.

Yönetim kurulu, anlam veremediği bu hamleden dolayı Alpay Bey’i eleştirse de en büyük hisse sahibi ve dolayısıyla en büyük söz hakkı olan kişinin kararının ötesine geçememişti.

Ela, kendisine karşı olumsuz bir davranış bekliyordu beklemesine Alpay Bey’den ama doğrusu ne bu kadar çabuk ne de bu kadar acımasız olabileceğini düşünebilmişti. Şimdi geleceğe dair bütün planları altüst olmuş hayatı ve hayalleri yıkılmış gibi hissediyordu.

Bir yıllık sözleşmesi kapsamında işten ayrılmak istese bile geçerli bir mazereti olmadığı takdirde haddinden çok zararı olacağı için Trabzon’a gitmek zorunda olduğunu da biliyordu. Şimdi bilemediği şey, bu durumu Bartu’ya nasıl açıklayacağı idi. Üstelik nişanlısından birkaç gündür haber bile alamıyorken!

Neler oluyordu? Bu kadar gizli çalıştığı konu neydi meraktan ölüyordu. Her zaman bir ipucu hakkı olurdu sevdiği adamın çalıştığı konu hakkında. Ama bu defa işler çok farklıydı, çok gizli. Artık kendi konusundan vaz geçmiş, sevdiğinden haber alamıyor olmasının endişesine kapılmıştı. Ve üstelik bu defa mutlaka ulaşması gerektiği halde…

Ela, bu bunalımlı günlerin karamsarlığı ile hiç kimseyle konuşmadı, yorum yapmadı. Anlatsa, Alpay Bey rezil olacaktı aslında. Otelde yaşananlara tanık da vardı. Kapısının önünde yaptığı gürültü nedeniyle otel yönetimi ikaz ederek uzaklaştırmıştı onu Ela’nın odasının önünden. Tüm bunların karısının kulağına gidecek olmasından bile çekinmemişti Alpay Bey. Bu ne büyük bir hırs ve öfkeydi?…

 

Paranın her kapıyı açacağını sanan bu koca kurt belki de ilk defa, geç de olsa her kuşun etinin yenmeyeceğini öğrenmişti. Ama sabah olduğunda kendi yaptıklarına kendisi bile inanamamıştı. Buna rağmen yine de kendisini haklı bulmaktan bir an bile vaz geçmemişti. Ela’ya olan ilgisi artık yön değiştirmiş ibre 360 derece ters dönmüştü.

Daha aynı uçakta yolculuk yaparlarken savaş çığlıkları atan yerli kabile başkanları gibi savaş dansı yapmaya başlamıştı ruhu Alpay Bey’in. Dişlerini ve yumruğunu sıktığı birinci sınıf koltukta otururken hafif bir tıslama sesiyle dökülüverdi sözcükler kendiliğinden iki dudağının arasından

“Bu yaptıklarının bedelini ağır ödeyeceksin Ela Hanım…!”

O sırada operasyonu başarılı bir şekilde tamamlayan Ankara polisi ve Bartu, olayın ikinci perdesi için oynadıkları oyunu sürdürüyorlardı. Bu nedenle baskın yiyen oto hırsızlık çetesinin adamlarıyla birlikte mecburen, aynı hapishanede hatta aynı koğuşta tutuluyordu Bartu.

İçeride de bir şeyler öğrenme ihtimaline karşın, operasyonda çökertilen çetenin geri kalan elemanları da yakalanana kadar Bartu, bir süre daha rolüne devam etmek zorundaydı.

Büyük bir iş başarılmıştı. Aylardır polisin izini sürdüğü büyük oto hırsızlık çetesinin önemli bir bölümü ele geçirilmişti. Emniyet, iş yerindeki bilgisayarlara ve telefonlara da el koymuştu ve İstanbul’da olduğunu tespit ettikleri patronun peşindelerdi şimdi. Bu sebeple özellikle Mahmut ve Ali Ustanın konuşturulması çok önemliydi.

Bartu, hapishanedeki koğuşunda, ne yapıp edip dikkat çekmeden Ela’ya ulaşmak istiyordu. Özel izinle komiserin odasına gitti sorgulamaya götürülüyormuş süsü verilerek. Ancak Ela, o sırada uçakta olduğu için telefonu kapalıydı, Bartu bu sebeple ulaşamamıştı. Daha sonraki aramasında, yaşadığı büyük travmanın şokunu üzerinden atmaya çalıştığı süreçte telefonunu tamamen kapattığı için ulaşamamıştı Bartu sevdiğine.  Zaten sonra da uzun uzadıya ne arayacak ne de mesaj yazacak zamanı olmuştu. Ancak her iki armada ulaşamamış olması nedeniyle Bartu da çok gergindi.

Şimdi bir bahaneyle çıkıp nişanlısına ulaşmayı planlarken aklına gelen en eski ve en kolay numara olan karın ağrısı numarasını yine OSCAR’a aday performansını sergileyerek revire gitmeyi başardı Bartu.

Çete üyelerine oynanan oyunun anlaşılmasına mahal vermemek için Bartu’nun durumuyla ilgili hapishanede çalışanlarına hiçbiri bilgi verilmemişti. Bartu, revirde Komiser Sedat’la görüşmek istediğini önemli bir bilgi vereceğini söyleyerek kendisine bir görüşme ayarladı. Yarım saat içinde oradaydı Sedat. Revirin demir parmaklıklı, koca asma kilitli kapısının önünde nöbet tutan gardiyan Komiseri görünce selam verip saygıyla kenara çekilmişti. Büyük bir gürültüyle açılan kapının ardında, hasta yatağının üzerinde oturuyordu Bartu. Bu haliyle hasta olmaktan ziyade patlamaya hazır bir bomba misali ama turp gibi görünüyordu.

“Bir şey mi öğrendin gerçekten?…” diyerek büyük bir heves ve merakla girdi içeriye Sedat.

“Deli misiniz?…” dedi kızgın bir ses tonuyla. Kapkaranlık, izbe,  nem ve ter kokulu bir odada 8 kişi kalıyor olmalarına inanamıyordu hâlâ Bartu. Bu duruma maruz kalmak zorunda da değilken üstelik. Sesindeki öfke, artık patlama noktasına gelmiş kontrol edilemeyen bir tonda işitiliyordu.

“Beni de iyice mahkûm yerine koydunuz. Anlaşmamızın çok ötesinde iş yapıyoruz farkındaysanız. Ben yoruldum artık. Bitirelim şu işi… Size nişanlımı aramam gerektiğini söylemiştim. En azından bu konuda anlayış gösterebilirdiniz. Şimdi deli gibi beni arıyordur.”

Tanıştıkları günden beri bu kadar sinirli bu kadar gergin görmemişti Bartu’yu Sedat Komiser. Ama sonra durup biraz düşününce de hak verdi Bartu’ya. Hiçbir çıkarı olmaksızın yardım ediyordu adam onlara. Ve onlar, bunun karşılığında küçücük bir isteğini bile yerine getirememişlerdi.

O kadar kilitlenmişlerdi ki “Patron” denilen o adamı bulmaya. Planlarının bozulacağı düşüncesine en ufak bir gölge düşmesine bile tahammülleri yoktu. Her şey an meselesiydi. Ufacık bir hata yapılmasını bekliyorlardı. Haydar’a ulaşmışlar onu takibe almışlardı bile ama Ankara’daki operasyondan haberleri olan İstanbul’daki adamlar çil yavrusu gibi dağılmıştı çoktan.

Komiser Sedat, cebinden çıkardığı cep telefonunu Bartu’ya uzatarak “Kusura bakma Bartu ama beş dakika lütfen. Bak bu kadar çektiğin, çektiğimiz çile boşa gitmesin. Tüm çabam sadece bunun için sen de biliyorsun.” dedi. “Kapıdaki gardiyanların da şüphelenmesini istemiyordu. En ufak bir hata operasyonun yön değiştirmesine neden olabilirdi.

Bartu, Ela’nın numarasını çevirdi hemen. Çalıyordu bu kez… Telefonu açan Ela,

“Aşkım iyi misin? Öldüm korkudan. Sana bir şey oldu sandım. Zaten bunalımdayım…”

Bartu, beş dakika içinde sadece söylemek istediklerini iletmek ve Ela’nın iyi olduğunu sesini duyup anlayabilmek üzerine şartlamıştı beynini. O nedenle Ela’nın söylediklerini algılamıyor gibiydi.

“Hayatım, ben iyiyim merak etme. Ne olduğunu sana daha sonra detaylı anlatacağım ama ne olur şimdi bir soru sorma…”

“Ya Bartu seni anlamıyorum!… Beni meraktan öldürmek mi istiyorsun. Tamam, anlayışlıyım, işlerinin hassasiyetini biliyorum ama bu kadar da olmaz ki. Artık neredeyse hayatından şüphe edip polisi aramayı düşünüyordum…”

“Çok haklısın hayatım. İnan ki bu defa fazla oldu, farkındayım. Ama telafi edeceğim söz. Şimdi çok konuşamıyorum ama en kısa zamanda yeniden arayacağım. Seni çok seviyorum.”

“Ya Bartu seninle çok önemli bir konuda konuşmam lazım…”

“Şimdi uzatamıyorum daha sonra konuşalım olur mu canım…”

“Peki, o zaman, ben Trabzon’a taşınıyorum… Geldiğinde beni buralarda arama. Haydi, görüşürüz!…” diyerek telefonu Bartu’nun yüzüne kapattı Ela.

Ela da sinirlenmişti. Öfke kontrolünü yapamadığı nadir anlardan biri olsa gerekti o an. Odasında bir ileri bir geri kader mahkûmları gibi sinirli sinirli yürüyordu. İnanamıyordu Bartu’ya!… Adama, önemli hayat memat meselesi bir konudan bahsedecek olmasına rağmen, işlerini daha ön sıralarda tutmasına anlam veremiyordu şimdi.

“Peki, o zaman, ben de sana aynısını yapmazsam Bartu Bey!” dedi. Kendi kendine deliler gibi konuşuyordu şimdi evin içinde. Üst üste bu kadar çok olayı kaldırabilecek gücü kalmamıştı… Yaşadığı onca olayın üzerine artık dayanamadığını hissediyordu Ela. Şimdi bütün hırsını Bartu’dan çıkarabilirdi yanında olsa.

Tükenmişlik mi dese, üzüntü mü, keder mi her ne ise… Adlandıramadığı tarifsiz bir ruh haliyle kedere çarpıyordu yüreği. Tam her şey yoluna girdi dediği anda… Nasıl bir kaderdi bu?…

Şimdi Alpay Beyin davranışları aklına geldikçe hem ona hem kendine kızıyordu. Taaa en başta tepki vermediği, veremediği için… Ne yapabilirdi ki?… Adamın bu kadar ileri gidebileceği, doğrusu kırk yıl düşünse aklına gelmezdi. “Mesajla, lafla sözle atlatabileceğimi düşünmekle ne büyük bir aptallık etmişim!…” dedi sinirle… Hırsını alamıyordu ne yapsa, nereye gitse Alpay’ın o iğrenç bakışları ve o aşağılık teklifi geliyordu şimdi gözlerinin önüne. Kendini aşağılanmış hissetmek ne kadar kötü bir şeymiş meğer. Adam, resmen ona metres muamelesi yapmıştı. Ne demekti “ Burda olanlar burda kalır. Haydi benim odama gidelim!!!!”  Düşündükçe midesi bulanıyordu.

Kelimelerin tüm manalardan arınıp, soyutlandığı, fütursuzca, bütün kibir ve ihtişamıyla hafızasının derinliklerinde başıboş dolaştığı, hafif meşrep kahkahalarla seviyesiz hareketlerle oynaştığı bir mecrada; sabun köpüğü gibi çoğaldıkça artan dertlere kahrettiği o anda,  o zayıf anında; masanın ortasından elinin tersiyle sürükleyerek odanın ortasına doğru savurduğu cam eşyalar salona saçıldığında, şarabın kızılından arı bir renk kaplamıştı yerdeki tüylü krem rengi halıyı.

Gözlerinin karardığı anda, telefondaki site güvenliği “acil” tuşuna basıp basmadığından emin değildi.

 

-38-

Nar tanelerini tek tek kabuğuna yerleştiren Kudret (c.c.)

Seni de hangi gönle yerleştireceğini bilir!

Tasalanma…

                                                                                                   Mevlana

Akşamın alacasıydı. Sedef, maziyi gözleri kapalı, hayal kurar gibi düşledi, maziden kalanlara yaslayarak sırtını… Aşklarını, yitiklerini, yitip gidebilecekleri… Kömür sisi gibi bir karaltı abanmışken şehrin üstüne, yalnızlığına açılmıştı yine tüm kapılar. Herkes evine çekilmiş, dağılmıştı kuru kalabalık. Gerçekte var olan, elde kalan tek şey kendisi ve kızı Sevi’ydi şimdi.

Oysa Bin Bir Gece Masalları’ndaki gibi başlamıştı her şey. Genç Şehzade, Şehrazat’a bir masal daha anlattıracaktı sanki.

“Gel bakalım Şehrazat, bu gece ne anlatacaksın bize?…”

“Her gün yeni bir masalı yaşadıkları o dünyada, gerçek miydi değil miydi tüm yaşananlar.” şimdi daha farklı düşünüyor, yorumluyordu. Uzun bir süre yaşadığı o hayal dünya birden bire gerçek oluvermişti. Birden bire tatlı hayaller yerini acı gerçeklere bırakmıştı… Birden büyümüştü Sedef… Birden terk etmişti onu çocuk kalbi… Birden dalgalanmıştı deniz… Birden almıştı çocukluğunu gökyüzü… Birden silinmişti gökkuşağındaki renkler… Terkedilişi birdenbire olmuştu… Evet, birden bire olmuştu her şey, birden bire… Hayatındaki her şey gibi, o da birden bire terk edecekti az kalsın bu dünyayı… Bunu düşününce irkildi uyandı sanki daldığı rüyadan. Sonra fark etti ki bu irkilişin sebebi sadece ölüm düşüncesi değildi. Çalan kapı ziliydi onu yerinden zıplatan.

Sarı renkli koltuktan kalkarken omzundan kollarına doğru kayan siyah şalı çekiştirdi yeniden. Kimdi acaba bu saatte gelen? Hava kararalı çok olmuştu. Uzun bir yolculuktan dönmüşçesine öpüp kokladığı Sevi’yi yatıralı da olmuştu bayağı. Uzun bir süre kızını izlemişti uyurken içine çekerek, yüreğine işleyerek. Bir daha ayrı kalmamayı dileyerek…

Komşu Muteber Teyze nasıl da sakınıp kollamış arka çıkmıştı yavrusuna. Düşününce gözleri dolmuştu yeniden. İçinde kabaran minnet duygusu tarifsiz hislere gebeyken, hâlâ hayatta güvenebileceği insanların olduğunu anlamasıydı belki de ona kendisini bu kadar iyi hissettiren.

Başından ayrılmaksızın bekleyen üç adamı düşündü sonra. Tuna’dan şüphesi yoktu, Kerem Bey de onu yalnız bırakmazdı, tahmin edebiliyordu bunu. Ama Yöneticisi Şevket Bey!?… Yıllarca birlikte çalışmış olmalarına rağmen hiçbir yakın ilişki kuramamıştı onunla. Demek ki görünüşe aldanmamak gerekiyordu. O iri yarı, soğuk görünüşlü, kendini beğenmiş gibi görünen insanların da sıcacık bir kalbi olabiliyormuş, diye düşündü. “İnsanları görünüşlerine göre yargılamak doğru değil kızım.” derdi annesi hep. “Yine çok haklıymış.” dedi mırıldanarak. Daldan dala hoplayıp zıplayan bir kuşun göğe kanat çırpışındaki özgürlüğü soluyarak, hayata yeniden doğuşunu kutlayan bir kabile reisinin edasıyla yürüdü kapıya.

Kapının dürbününe yasladığı sol gözü açıkken sağ gözünü kapatmıştı sımsıkı, dudağının sağ tarafı da hafifçe sağa çekmişti sanki o esnada. Aslında içinde, gözlerini bir daha hiç kapatmama isteği ile yanıp tutuşurken, her şeyin doğasına uygun yaşanmaya devam edeceğini bilmiyor değildi.

Yaşıyordu, yoluna devam ediyor ama ölümün artık her daim yanı başında olduğunu da hissediyordu. Uyumaktan öte bir şey olduğunu çok iyi anlamıştı sonsuz yolculuğun. Hayatın değerini, aldığı her nefesle sınırlıyor şükrediyordu Allah’a.

Koca bir buket kır çiçeği gördü kapı dürbününden. Sanki bir kaleydoskoptan bakıyormuş hissine kapıldı. Gerisini görmeye ne hacet çevirdi kilidi açıverdi kapıyı. Çünkü o buketin arkasından kimin çıkacağını iyi biliyordu.

“Hoş geldin Tuna!…  Buyur gel…” dedi. İçindeki tüm kuşlar havalandı birden göğe kanat çırptı arsızca.

“Hoş bulduk Sedef… Ne güzel seni yeniden gülümserken görebilmek!”  derken öyle bir sarılıp kucakladı ki Sedef’i, yüreğine bastırdı sanki Tuna. Alabildiğine yoğunluğunca sevginin, yüreğinden yüreğine nakşedercesine… Sedef, Tuna’nın ferah parfüm kokusuna saran sıcaklığını duydu yüreğinde.

Sonra, en sevdiği kır çiçeklerinin kokusunu çekti içine derin derin. Bu kadar güzel koktuklarını daha önce bu kadar yoğun hissetmediğini fark etti. Sanki büyümekte olan bir çocuk gibi her şeyi yeni keşfediyordu.

Vazoya özenle yerleştirdiği çiçekleri, oturma odasındaki ahşap orta sehpanın üzerine koyarken “Odaya bahar geldi sanki. Bu kasvetli Aralık akşamına renk getirdiler. Teşekkür ederim Tuna’cığım.” dedi sıcacık bir sesle.

“Bence senin geri dönüşün hayatımıza o rengi getiren… Çok korkuttun bizi Sedef. Seni o halde görünce…” durdu Tuna. İçinden geçenleri öyle bir çırpıda söyleyip söylememesi gerektiğinden emin olamadığı için sustu.

Şimdi pencerenin önündeki iki tekli berjer koltukta karşılıklı oturuyorlardı. Aralarında sadece küçük ahşap bir zigon sehpa vardı. Sedef de sanki derin mevzulara gireceklermiş hissine kapıldı bir anda ve havayı yumuşatmak için. Sen kahve seversin. Hemen bir orta kahve yapayım sana…” dedi ve Tuna’nın cevap vermesine bile fırsat vermeden kalkıp mutfağa yöneldi.

Karmakarışık duygular içerisindeydi Tuna. Sedef’i o halde bulduğu andan itibaren alt üst olan duyguları, zamanın kıymetini hiç bilemediklerini fark etmesine sebep olmuştu. Hayatta yaşadıkları her şeyi oluruna, akışına bırakmış olmanın doğru olup olmadığını sorguladı iki gündür ve bir iç muhasebe yaptı kendi yaşadıkları ve etrafındaki insanlarla ilgili.

Fark etti ki, gerçekleşmesini istediğiniz bir şeyi beklerken çok yavaş akan zaman, en mutlu anlarınızda çok hızlı akıyordu. Sedef’in yoğun bakımda olduğu o anı düşündü. Geçmek bilmeyen zaman kederli, korkulu anları mesken tutuyor gibiydi. Sanki bir düşmanlık güdüyor, zorluk çıkarıyordu insanlara hayat. “Neyi alıp veremiyorsun bizden be hayat. Nedir bizden istediğin?” diye hayıflanırken tam, elinde bir tepsi, üzerinde iki fincan bol köpüklü kahveyle girdi içeri Sedef.

“Kiminle konuşuyorsun Tuna?…” dedi gülümseyerek.

Kahvesini alırken Tuna “ “Hiiiç, kendi kendimle konuşuyorum bazen… Hayata, kendimize, zamana kızıyorum… Nedir bizden istediği, bizimle alıp veremediği?… Öyle sorgulayıp duruyorum.”

“Eeee sonuç?”

“Koca bir hiç. Ama seni hastane odasının kapısının önünde beklerken daha çok koydu içime zaman… Hani çayı şekersiz içiyorsun ya onun içine çay kaşığı koyup getirdiklerinde buna ihtiyacım yok diye geri gönderiyorsun ya işte bir an seni beklerken sen olmasan, o çay kaşığı kadar gereksiz hissettim hayatımı… Meğer sen ne kadar büyük bir yerini tutuyormuşsun bu hayatın.”

Sedef, duyduklarını anlamakta zorlandı bir an. Duraksadı. Manasız bir gözle baktı önce Tuna’nın gözlerine. Bu cümlenin sonunun nereye varacağını hissetmişti aslında.  Uzun yıllardır en yakın arkadaşı, iş arkadaşından duyduğu bu sözler, bir anda şaşkına çevirmişti onu. Anlamsızca kalktı oturduğu yerden. Hiçbir şey demeden odadan çıktı. Sonra “ben ne yapıyorum?” dedi kendi kendine hemen bir sebep geliştirdi odadan çıkışına elinde bir çikolata kutusuyla içeri girdi tekrar.

“Kahvenin yanında iyi gider!” dedi öylesine bir gülümseme takınarak yüzüne. Çikolatayı ikram ederken ellerinin titrediğini fark etti hem o hem Tuna.

Tuna, çikolata almak yerine iki kolundan tutup oturttu Sedef’i yerine.

“Biliyorum şaşırdın. Ama inan ki bende şaşkınım. Seni ne kadar sevdiğimi dün geçmek bilmeyen o saatlerde daha iyi anladım. Kalbimin atışı yavaşladı, ruhum bedenimden çekilmiş gibi hissettim. Bir anda senin hayatımda olmadığını düşündüm… Kendi duygularımla belki ilk kez bu kadar çetin yüzleştim.”

Tuna’nın da gözleri dolmuştu. O, çok sağlam duran, güçlü karakterli, ciddi görünüşlü, karizmatik adam gitmiş aşırı duygusal, hassas bambaşka bir adam gelmişti yerine. Sedef‘in bileklerini bırakmadı onu oturttuğu koltuğun önüne diz çöktü:

“ Fark ettim ki hayatımızdaki en acımasız şey zamanmış. Öylesine geçip giderken, onu geri getirmek istesek, buna ne gücümüz ne kudretimiz yetecekmiş. Hiç, bir ekmeğin tekrar buğday olduğunu,  aynanın tekrar teneke olduğunu gördün mü sen?… Değişen hiçbir şeyi ilk haline dönüştüremeyiz. Dönüştürmemeliyiz de. Zamanla, ilmek ilmek işleyerek ona kattığımız değer onu farklı kılıyor çünkü diğerlerinden.

Biz, zamanla tanıdık birbirimizi. Her paylaştığımız şeyle değer kattık ilişkimize. Ve ben düşündüm ki zaman akıp gidiyor, gençliğimizde bu zamanın içinde eriyor. Ben, bu içimdeki güçlü duyguları, sevgiyi artık zamana bırakmak istemiyorum, onun, önüne katıp bizden alıp götürdüklerini gördükçe seni de bırakmak istemiyorum, Sevi’yi de bırakmak istemiyorum. Ben şunu çok iyi anladım ki…” Biraz durdu hâlâ Sedef’in elinde duran çikolata kutusunu alıp sehpanın üzerine bıraktı ve bu defa bileklerini bırakıp Sedef’in ellerini tutup gözlerinin içine bakarak:

“ Ben, Sevi’yi de seni de  çok seviyorum Sedef!…” dedi. Kendinden hiç olmadığı kadar emin bir hali, duruşu vardı.

Sedef, şaşkın ne diyeceğini bilemez bir durumda öylece donmuş kalmıştı. Hiç beklemediği bir anda, hiç düşünmediği bir insandan, en yakın dostundan bu sözleri işitmenin şaşkınlığı içinde, duyduğu onca güzel sözün ışıltısında… Gözlerinden dökülen yaşlara mani olamadı ama konuşamadı da…

Tuna, parmak uçlarıyla önce Sedef’in gözyaşlarını sildi. “Şunu bil ki seni kırmak, incitmek değil niyetim. Bilakis sen mutlu olmayı fazlasıyla hak ediyorsun. Ben, sana bu mutluluğu birlikte yaşamayı vadediyorum… Ne olur ağlama.”

Sonra ayağa kalktı. Şu anda, hemen şimdi bir cevap beklemiyordu Sedef’ten. İçinde tutamadığı hislerini söylemiş olmanın rahatlığı ama Sedef’ten gelebilecek olumsuz bir cevabın tedirginliği ile kendi duygularından emin bir tavırla oda kapısından çıkıp gitmeye hazırlanırken son sözü:

“Şunu bil ki artık ikinizi de bırakmayacağım!…”  oldu.

-39-

Ya al götür geri kalanımı

Ya da gel tamamla eksik yanımı

                                                      Mevlana

 

Denizin yaklaşık 40 metre yükseğinden, Karadeniz’in asi dalgalarına başkaldıran martıların çığlık çığlığa birbirleriyle yarıştıklarını, ince belli çay bardağını kavrayan elini, çayın sıcağı ile ısıtırken izleyen Ela, bir yandan da bardaktan yükselen buharın, göğün kurşuni renginde yitip gittiğine tanıklık ediyordu şimdi.

Bileğindeki dikiş izleri, sargının altında sızlarken, cam kırıklarının kestiği bileğindeki dikişlerin mi yoksa yaşadıklarının mı, canını daha çok yaktığını düşündü… Yaşadıklarını, yarasını saramadığı yüreğinde açtığı derin yarayı ve dinmeyen sızısını daha derin hissediyordu şimdi galiba…

Bundan iki ay önce birisi ona, adını ilk kez Volkan Konak şarkılarından işittiği, hamsiye çıkan takaları, Ganita’da oturarak izleyeceğini söyleseydi gülüp geçerdi herhalde…

“Yine çisil çisil mi yağıyor yağmur uzun sokağın taşlarına

Ganita’nın kayıklarında martılar gizliden gizliye öpüşüyorlar mı?

Deniz kokulu kentimi düşünüyorum Orhan Veli’nin İstanbul’una inat” diyordu ya hani Volkan Konak, işte Ela, yine dün geldiği İstanbul’u düşünüyordu gözleri kapalı…

Doğup büyüdüğü Boğaz sularından, yeşilin milyon tonuyla denize kollarını açmış yükselen dağların ihtişamına bu ani gelişin şaşkınlığı içindeydi hâlâ. Sisli puslu bir Trabzon akşamında, Karadeniz’in yağmur kokan, deniz kokan, yosun kokan hırçın dalgalarının kollarında işte şimdi, yalnız başına oturmuş bunları düşünüyordu.

Çalışkan, tuttuğunu koparan, hırslı, azimli Amazon ruhuna sahip Karadeniz kadını gibi olmayı diledi bir an çayını yudumlarken. Evet, güçlüydü, her türlü güçlüğe dayanır, göğüs gererdi belki ama o ruhu hissetmek, özümsemek, yüreğinde yaşamak istedi, oracıkta, gücünün tükenmeye meylettiği o anda.

Yalnız, duygusuz, huzursuz, Karadeniz’in hüzün kokan, melankolik rüzgârına bırakmış yüreğini Ganita’dan çıkıp elleri ceplerinde evine doğru yürürken; “Fırtına kopacakmış, karayel şiddetini iyiden iyiye arttırıyormuş, balıkçılar apar topar kıyıya yanaşıyormuş, hatta birazdan dalgalar adam boyuna ulaşacakmış kimin umurunda?” dercesine, umarsızca yürüyordu şimdi kararan Karadeniz sahilinde…

Siyah örgü beresini altından uçuşan başak rengi saçları da o isyankar ruhun havasına meyletmiş meydan okuyorken hayata ve üstelik günlerdir yaptığı o son konuşmanın ardından hâlâ Bartu’dan bir haber alamamışken sarı parkasına sarılmış öylesine anlamsız, boş boş  yürüyor, yürüyordu!…

Telefonuna gelen mesaj sesi böldü melankolisini. Heyecanla Bartu’dan gelecek ufacık bir haber için yanıp tutuşurken, telefonunun ekranında:

“Nasıl, Karadeniz havası iyi gelmiştir inşallah…!” yazısını gördüğünde beyninden vurulmuşa döndü. Telefon açıp ağzına gelenleri saymak, sövmek istedi patronuna ama yola çıkmadan önce Kerem’le konuştukları geldi aklına ve yapmadı… Zaten biliyordu, içinden geçenleri, hissettiklerini yaptığı anda işi gücü terk edip gitmesi gerekecekti ama bu fırsatı vermeyecekti ona. Ne kendisini ezmesine ne de yaklaşmasına izin verecekti. Bir şekilde alt edecekti onu ve o yüzsüzlüğünü herkesin önünde sergilemesine sebep olup rezil edecekti onu.

Evet, dedi kendi kendine. “Karadeniz havası çok iyi geldi!” Müstehzi bir gülüş yayıldı bu defa yüzüne. Görecekti Alpay Bey, Karadeniz’in havası suyu ne kadar iyi geliyordu gösterecekti ona!… Bugün, çok daha iyi hissetmişti bu duyguyu…

Eve geldiğinde, ne kadar çok üşüdüğünü fark etti Ela. Güzel bir ıhlamur kaynattı kendine. Fincana çayı koyacaktı ki cep telefonu çalmaya başladı.

“Bakmayacağım Alpay Bey!” dedi sinirle.  Evin içinde yüksek sesle konuşuyordu şimdi kendi kendine “Mesaj kesmedi şimdi de aramaya mı karar verdin?!!!…”

Telefon ısrarla çalmaya devam ediyordu ama. Elindeki koca fincan çayı dökmemek için, ahşap iki basamakla inilen salonda dikkatle yürüdü. Karadeniz’in hırçın dalgalarını ve cama vurmaya başlayan yağmur damlacıklarını izlemek için pencerenin önündeki sehpaya dikkatlice, dökmeden koydu cam fincan içindeki çayını. Telefon iki saniyeliğine susmuş sonra yeniden ısrarla çalmaya başlamıştı.

“Aaa… Yeter ama bir huzur ver be adam” dedi daha çok sinirlenerek. Telefonu aldı ve o sinirle açıp sert bir tonla  “Efendim??!!… “ dedi karşısındakini dövecekmiş gibi çıkmıştı sesi. Ama bu sefer sebebi Karadeniz’in hırçınlığında aramamak gerekiyordu. Sebep apaçık ortadaydı.

“Ne o arayamadık diye dövecek misin beni?… Bak kendimi affettirmek istiyorum sana. Evde misin diye soracaktım….”

Ela çok kızgındı Bartu’ya ama bir o kadar da korkmuş, merak etmişti başına bir şey mi geldi diye. En son konuşmalarında iyi olduğunu söylemişti ama ses tonundaki endişe ve Ela’nın durumuna kayıtsız kalışının altında başka bir şey olabileceğini düşünmüş ve ilk günkü kızgınlığından vaz geçmişti bu sebeple. Birbirlerine söz verdikleri gibi önce birbirlerini dinleyip anlamaları gerektiğini hatırlayıp yelkenleri suya indirmişti. Yaşadığı onca olumsuzluğa rağmen:

“Bartu?…Nerdesin sen?… Beni meraktan öldürmek mi istiyorsun hayatım?… Kaç gündür haber alamıyorum senden. Çok korkuttun beni!…”

Tam o sırada kapı zili çaldı Ela’nın. Kim olabilirdi ki?…daha hiç kimseyi tanımıyordu Trabzon’da. Kapı komşusunu bile!…

Alpay Bey’in gelebileceği düştü aklına birden. İçi ürperdi… Ne yapacaktı şimdi? Ya oysa?… Bartu telefondaydı ve konuşmalarını duymamalıydı. Bu ikiyüzlü, haysiyetsiz adamdan artık her şey beklediği için çok temkinli davranması gerektiğinin farkındaydı Ela. Bartu’ya:

“Zil çaldı hayatım. Bana iki dakika müsaade eder misin?… Kapıya bakayım seni hemen arayacağım. Sakın bir yere kaybolma daha seni hesaba çekeceğim ama… Öyle kurtuldum sanma hemen!…”

“Tamam, tamam. Hadi bekletme kapıdakini, ayıp olmasın… Belki çok özlemiştir seni…”

Ela, telefonu kapatınca anlamadı Bartu’nun ne ima etmek istediğini. Kim özlemiştir, sanki kapıda kim olduğunu bilirmiş gibi. Acaba Alpay Bey’le ilgili bir şey mi duymuştu? Bir şimşek çaktı beyninde. “Yok canım.” dedi sonra. Düşünmek için çok vakit harcamak istemedi çünkü yoktu. Zil ısrarla çalıyordu. Diyafondan seslendi: “Kim o?…”

Ses gelmedi. Korktu Ela, ısrarla tekrar seslendi “ Kim o? Kimsiniz?…” ses yok. “Kim var orda diyorum?…” Sinirleri iyice gerilen Ela “Açmıyorum o zaman” dedi. Birisi beni mi kandırıyor? Belki de çocuklar basıp zillere kaçmışlardır. Eskiden çocukken yaptıkları gibi…  Ya da… Alpay Bey gelmiş olabilir miydi? Sesini duyarsa açmayacağını düşünerek konuşmamış olabilir mi diyafona?

Tam telefonu eline aldı Bartu’yu arayacaktı ki zil yeniden çaldı. “ Allah Allah!… “ diye sinirlendi. Acaba diyafon mu bozuktu? Yeniden “Kim o?” dedi. Bir ses “ Hanımefenducuğum, ben garşi gomişinuz Kâzim. Dış kapı anahtarimu bulameyrum. Rica etsem açabilur musunuz?” dedi.

Ela, rahatladı birden. “Oh…”dedi. Bu Karadeniz aksanına da bayılmıştı. “Tabii açıyorum Kazım Bey” diyerek bastı otomata… Soğumak üzere olan çayının yanındaki koltuğa oturup bir iki yudum alıp Bartu’yla konuşmak için sabırsızlanıyordu şimdi. Tam yerine geçiyordu ki yeniden zil çaldı. “E ama bu Kâzım Bey, herhalde evine giremeyince bana misafir olmayı düşünmüyordur inşallah!” diyerek yeniden kapıya yöneldi.

Kapı dürbününden baktığında koca bir papatya buketi gördü. Şaşırdı… Geri çekildi, yeniden baktı… Evet evet papatyaydı… Gayrı ihtiyari eli kapının kilidine gitti ve açtı kapıyı.

“ E ama bu ne kadar naz… Ben de hiç…” demesine fırsat vermeden, şaşkınlıktan gözlerine inanamayan Ela, Bartu’nun boynuna atlamıştı çoktan. Bu sürprizleri yok mu Bartu’nun… Her seferinde Ela’yı şaşkına çevirmekte üzerine yoktu. “ Yavaş hayatım, beni eve buyur etmeyecek misin?… Kapıda mı konuşacağız?…”

“Sen… sen nereden bildin benim burada olduğumu?!… Adresimi?…”

“Benim, araştırmacı gazeteci olduğumu unuttun galiba hayatım…” dedi saçı sakalı yorgunluktan birbirine karışmış olan Bartu gülümseyerek. Hapisten çıkar çıkmaz aldığı uçak biletiyle buraya gelmişti. Elindeki papatya buketi tost gibi ezilmişti Bartu’nun. Ela, boynuna atıldığı sırada aralarında kalan zavallı çiçekler şimdi Ela’nın vazosunda yeniden içinde bulunduğu sudan hayat bulmaya çalışıyordu.

“Bi de o laz aksanı neydi öyle?…” derken gülmekten ağrıyan çenesini ovalayan Ela’nın sevincine diyecek yoktu. Uzun zamandır bu kadar çok sevindiğini, mutlu olduğunu ve hatta güldüğünü hatırlamıyordu. Bartu, montunu çıkardıktan sonra yeniden sarıldılar sımsıkı. Her ikisi de birbirini delice özlemişti. Ela’nın yüzüne gözüne dolan sarı saçlarını iki eliyle geri iten Bartu, ela gözlüsünün alnının ortasına sevgiyle bir öpücük kondurdu. Sonra çenesinden tutup başını yukarı kaldırdı ve dudakları birleşti iki sevgilinin aşkla, özlemle.

Her ikisinin de yaşadıkları olaylar o kadar ağır ve yorucu gelmişti ki bedenlerine, birbirlerinden uzakta geçirdikleri iki hafta, iki yıl kadar uzun gelmişti ikisine de…  Ela, Bartu’nun elinden bir çocukmuş gibi tutup salona getirdi onu ve kahverengi deri koltuğa oturttu. Kendisi de hemen yanına oturdu. Soğumuş ıhlamur, tam karşılarında pencerenin önündeki tekli koltuğun önünde kalmıştı.

“Çayın soğumuş…” dedi gülümseyerek Bartu. “Ne önemi vardı ki çayın…” diye düşündü Ela.

“Onun görevi kalmadı artık… İçimi ısıtması için içecektim… Şimdi sen varsın, ona gerek kalmadı…” dedi başını Bartu’nun göğsüne yaslarken. Bir kedi gibi sokulmuştu nişanlısına. Günlerdir hasretiyle yandığı adamın, yanında olmadığı günlere inat, intikam alırcasına… Yaprak gibi titredi bedeni, ürperdi kollarını dolarken sevdiğinin bedenine.

Bartu, bunca yıldır tanıdığı, birlikte olduğu kadını bu kadar ürkek ve savunmasız gördüğü başka bir zaman hatırlamıyordu. Ne olmuştu sevdiğine böyle? Ürkütmek istemiyordu sorularıyla, onun anlatmasını bekliyordu. Zira biliyordu ki Ela, her şeyini paylaşırdı onunla.

“Seni dinliyorum kaçak sevgilim?” dedi başını kaldırıp Bartu’nun gözlerinin içine bakarken. Bartu, operasyonun sonuna kadar yaşadıklarını çok fazla detaya girmeden özetledi. Ela, tüm olanı biteni macera filmi özeti dinler gibi dinledi.

“Sana inanamıyorum Bartu…” dedi şaşkınlık ve sitem dolu bir sesle.

“Ya adamlar anlasaydı, seni öldürselerdi?!… Nasıl böyle bir şeye kalkışırsın?… Bizi hiç mi düşünmedin?…”

“Polis, her türlü tedbiri almıştı, beni koruma altında tutuyordu. Bir şey olması neredeyse mümkün değildi. Ben belirli aralıklarla sigara içme bahanesiyle dışarı çıkıp görünüyordum onlara. Çıkmasam hemen baskın yapacak şekilde hazırlardı. Üstelik bir de takip cihazı vardı bedenimde. Yaptığım her hareketten haberdarlardı.”

“Çok heyecanlııı… Eeee Şimdi ne olacak bitti mi her şey?…” Hayır aşkım şimdi işin başındaki büyük patronun peşindeyiz. Sen İstanbul’da olsan sende kalacaktım bu hafta ama buraya taşınmışsın!… Yani ben buradan İstanbul’a döneceğim. Çok yaklaştık patronu yakalamamız an meselesi…”

“Ooo çok heyecanlı. Ama yine de dikkat et hayatım. Onlar polis. Bu adamlar belalı. Yüzünü gösterme sakın onlara. Yoksa bir gün çıkıverirler karşına Allah korusun.”

“Sen merak etme canım benim. Ben bakarım başımın çaresine. Haydi, bakalım şimdi sıra sende. Sen anlat bakalım nereden çıktı bu Trabzon macerası?…”

Ela, kaç gündür anlatacağı hikâyenin senaryosunu yazıyordu kafasında ve şimdi sıra anlatmaya gelmişti. Çok düşündü, defalarca Kerem’le de konuştu ama doğruyu söylemek konusunda bir türlü ikna olmadı Ela. Zira adı kadar emindi, Bartu böyle bir konuda asla tavizkâr olmaz, göz yummazdı Alpay Bey’in yaptıklarına.

“Aslında benim hatam!” diye başladı söze Ela. “Almanya fuarında yakalamam gereken bir grafik vardı. Benden istenilen başarının çok altında kaldım ve ilk ciddi işimdi bu. Yönetim kurulu bu sebeple, benim biraz Anadolu’da pişmem gerektiğine karar vermiş. O yüzden Almanya dönüşü apar topar buraya gönderdiler beni.”

Bartu’ya çok yeterli ve ikna edici görünmese de Ela’ya olan inancı ve güveni nedeniyle çok sorgulamadı durumu.

“Peki, burada ne kadar çalışman öngörüldü?… Bura yerine neden Antalya’ya çıkartılmadı görevlendirmen. Orası da taşra sayılır İstanbul’a göre.”

“Deli misin, oranın benim için bir ceza değil ödül olacağını herkes biliyordu. Bunu bile bile sence, oraya görevlendirirler miydi beni hiç?… Doğrusu süre konusunda bir şey demediler. Gittiği yere kadar burada çalışayım bakalım sonrasını zaman gösterecek.”

“Peki, Alpay Bey ne diyor bu konuda?”

“Nasıl yani?” dedi biraz gerilerek Ela.

“Yani o seni çok takdir ediyordu anladığım kadarıyla. Büyük hissedar da o olduğuna göre, demek ki sözü pek geçmedi adamın.”  Ela, Alpay Bey’in adını duymaktan bile rahatsız olurken onu savunacak cümleler kurmak zorunda kaldığı için çok kızıyordu kendine. Ağzını açıp “Terbiyesiz, şerefsiz, namussuz adamın teki o, diye Bartu’ya da şikâyet etmek istiyordu ama “Allah, onu bildiği gibi yapsın!” dedi içinden sadece. Bu kadar sıkıntı yaşattığı için ona söylemek istediği onca şeye rağmen Kerem’in ona söylediği, telkin ettiği sözlerle frenliyordu kendini.”

“Nedense içimde, bu işin ardında daha farklı bir hikâye olduğuna dair kuşkular var ama sen ne dersen öyle olsun canım. Bekle bakalım daha neler çıkacak bu işin ardından?…”

“Neden öyle düşündün hayatım?” diye endişeyle sordu Ela.

“Bilemiyorum, burnuma kötü kokular geliyor. Tek bir işle hiçbir zaman kişilerin değerlendirilmesini doğru bulmadığımdan olsa gerek. İlk gittiğin işte böyle yapacaklarsa sonrasını düşünemiyorum doğrusu…”

“Neyse boş verelim bunları. Bir çözümü olur elbet. Olmazsa başka iş bulurum, bana iş mi yok!…”

Bartu, Ela’daki bu ani değişimin altında mutlaka bir gerekçenin olduğundan emindi ama nedense söylemek istemediğini de hissetmişti. Zorlamadı; gergin halini, ürkekliğini ama o ürkekliği gizlemek için çırpınışını hissetmişti. Merak etmesine rağmen, yaşadığı bu ani çevre değişimi ile de alakalı olabileceğini düşünerek hiçbir şey sormadı. Sadece sarıldı sevdiğine, sımsıkı sarıldı…

-40-

Sevgi şifadır. Sevgi güçtür.

Sevgi; değişimin mührüdür.

                                                                                                                 Mevlana

“Sus gönlüm, bütün susmalarına karşılık, her şeyin hayırlısının olacağına inanarak sus!…”

Hastanede Sedef’in odasının önünde beklerlerken Kerem, durup dururken Tuna’ya dönüp “Kapı açılır, sen yeter ki vurmayı bil. Ne zaman bilmem, sen yeter ki o kapıda durmayı bil.” demişti. Tuna, o üzüntülü anda Kerem’in ne demek istediğini pek anlayamamıştı ama şimdi anlıyordu. Zira sonrasında bütün gece sabaha kadar aralarında geçen konuşmaları düşündükçe, Kerem’in o sözleri gitmiyordu Tuna’nın kulaklarından.

“Aşk; topuklarından etine kadar işlemiş bir nasır gibidir. Ya canın acıya acıya adım atacaksın, ya da canını acıta acıta söküp atacaksın. İki yolda da tek bir gerçek olacak; canın çok ama çok acıyacak…” Her sözünü bir inci tanesi gibi kulağına küpe yapan Tuna da, Kerem’den edindiği alışkanlıkla Mesnevî okuyordu sürekli. Ama ne demişse doğru demiş Mevlana diyordu çünkü gerçekten de acıyordu canı. Farkında olmadan bunca yıl içine hapsettiklerinden mi yoksa zamanın kıymetini bilemediğinden mi, sadece onu anlamaya çalışıyordu şimdi. Kerem’in, yüzüne vurduğu gerçeklerdense hiç şikâyetçi değildi. Bilakis uzun zamandır kendine bile itiraf etmekten çekindiği gerçeklerdi onlar.

“Ben, daha ikinizle ilk karşılaştığımız gün aranızdaki uyumu, sevgiyi hissettim ama Sedef’te beni rahatsız eden bir enerji vardı. Onu rahat bırakmayan bir enerji… Sana bu sevgiden bahsedebilmem için önce Sedef’in zihnen huzura kavuşması gerektiğini fark etmiştim çünkü. Bu yüzden Sedef’e terapi teklif ettim ve bekledim.

Sona yaklaştığımızı hissettiğim şu son günler en zor zamanlardı. Çünkü Sedef, ölüm ve yaşam arasındaki o ince çizgide çok ciddi git geller yaşıyordu Tuna. Bak arkadaşım, hayat her zaman istediğimiz güzellikleri bir tepside sunmaz bize. Bazı şeyler emek ister, mücadele ister. Özellikle sadece gözlerinle değil, gönlünle de görebilmeni bekler hayat. Belki de Allah, o gün, bizi orada bu sebeple karşı karşıya getirdi. Sizin içinizdeki sevgiyi bulup ortaya çıkartacak birine ihtiyacınız vardı. Bana da o görev verilmişti belki… Şimdi aç gözünü ve elindeki değerin farkına var. Çal kapısını Sedef’in ve yüreğinden ne geçiyorsa sakınmadan açık açık anlat ona. Korkma, seni anlayacaktır!… Çünkü yaşadığı bu acı olayda Allah ona, bu hayatta yaşaması gerekenlerin henüz bitmediğini hatırlattı…”

Kerem, Sedef’in rüyasını hissetmişti sanki. O geceden, o endişeli bekleyişten sonra Allah’a yakarışları ve yüreğinde hissettikleri…

Onlar, Kerem de saklıydı.

Olaydan sonra henüz uzun uzun sohbet etme fırsatı bulamamışlardı Sedef’le ama bazı şeyler onun da yüreğine düşmüştü sonrasında. O yüzden “ Sabret dostum, o da anlayacak seni sevdiğini ama zaman tanı; ona da sana da… Kolay değil bu yaşananlar. Sindirmek, hazmetmek gerekir. Yoksa sonra tekrar rahatsızlık verir.”

Geç de olsa duygularının farkına varabilmek hâlâ kazanacak bir şeylerinin olduğunu bilmek güzeldi hem de çok güzel… İçini huzursuz eden tek şey sadece Sedef’in duygularını bilememekti. Ama olsun sabredecekti, sabrın mükâfatının Yaradan’dan olduğunu çok iyi biliyordu Tuna da. Bunca yıl içinde tutmuştu ya duygularını, öylece sabretmişti ya, şimdi bir de aşikâr ettiği hisleri için sabredebilirdi.

Kerem, o olaydan sonra ilk kez yalnız görüşecekti Sedef’le. Bu sefer gelmesini beklemedi Sedef’in. Tüm hastaları bitince kadim dostu Chopper’ıyla bu kez bir terapist olarak değil bir dost olarak Sedef’le görüşmek istedi. Bir kutu çikolata aldı “tatlı yiyelim, tatlı konuşalım…” diye.

Sedef, Kerem’i kapısında görünce çok mutlu oldu. Karmakarışık duygular içerisindeydi, debeleniyor ama çıkamıyordu ve şu anda en çok ihtiyaç duyduğu kişi belki de bu yüzden Kerem’di. Onun yanında hissettiği kadar rahat hissettiği başka biri var mıydı şu dünyada, bilemiyordu.

Sormak, danışmak, anlatmak istediği o kadar çok şey vardı ki… Şu birkaç günde yaşadıkları bir yıl kadar uzun gelmişti ve asırlardır Kerem’le görüşmüyor gibi hissediyordu. Yüreğine sığdırdığı yığınlarca soruya cevap aramak, zihninden geçenleri yüreğine, yüreğindekileri de zihnine ifade edebilmek onu haddinden fazla yormuştu. Bu karmaşadan onu çekip çıkaracak bir ele ihtiyacı vardı ve biliyordu ki o el Kerem’in eliydi yine.

“Görmekten en çok mutlu olduğum kişi beni ziyarete gelmiş!… Ne mutlu bana! Hoş geldiniz Kerem Bey. Buyurun lütfen…”

“Bu kadar hoş bu kadar sıcak karşılanacağımı bilsem daha da erken gelirdim…” dedi Kerem gülümseyerek. Oturma odasına girdiğinde Sevi’yi gördü oyuncakları ile oynarken.

“Anne kız baş başa… Ne güzel sizi böyle görmek… Senin en güzel terapin bence yanında. Bana pek ihtiyacın var gibi görünmüyorsun Sedef.” dedi yine gülümseyerek Kerem.

“Ah… O gerçekten de çok iyi geliyor bana, çok haklısınız Kerem Bey…”

Kerem, Sevi’yi kucağına aldı. Ve siyah deri montunun cebinden çıkardığı kocaman çikolatayı da ona verdi. O, Sevi’yi sevip oynarken Sedef yeni demlediği çaydan, bir fincan da Kerem Bey’e getirdi. Oturdular karşılıklı. Konuşacak çok şey vardı…

Kerem, sehpanın üzerine karalanmış dizeler gördü. Uzandı “Şiir mi yazıyorsun? Bilmiyordum.” dedi.

“Hayır, hayır, okumayı seviyorum. Keşke yazabilsem. Çok hoşuma gitmişti, not aldım öylesine…”

Geceleri evlerini aramaya çıkan yıldızlar gibi

Evrende hiçbir şeyin yaşlı olmadığını bilmenin

Zamansızlığı

Bunu öğretiyorum yeniden doğmuş gözlerime

Kendi hayatımın göğü

Ömrümü aşıyor böylelikle.

“Murathan Mungan’ın mıydı bu dizeler… Hatırlıyorum ben de. Bu şiir kitabı bende de vardı. Beğendiğim şiirlerinden biridir.”

“Evet, bende çok severim. Canım sıkılmıştı kitaplığımı karıştırırken rastladım. Uzun zamandır okumadığımı fark edip biraz da kitaplarımla haşır neşir olayım istedim… Murathan Mungan okuduğunuzu bilmiyordum. Çok farklı bir insansınız Kerem Bey. Bazen, çok münzevi bir hayatınız olduğu hissine kapılıyorum. Sadece Mesnevi ve sizi düşünüyorum. Hayatınızın her anında her, köşesinde tasavvufla yaşadığınızı… Sanırım o yüzden farklı bir ilgi alanınız olduğunu her fark ettiğimde çok değişik biriymişsiniz gibi geliyor bana.”

“Birçok kişi aynı hisse kapılıyor yanımda. Ama ben de etten kemikten bir insanım. Benim de hatalarım, sevaplarım, zevklerim, zevksizliklerim var… Sanmayın ki sizlere yardımcı olmaya çalışırken benim bu hayatta hiçbir şeye ya da hiç kimseye ihtiyacım yok. Var elbet, hem de en az sizin kadar var… Şiir de okurum, felsefe de tarih de… Tek kanatla kuş uçmaz. Her şeyden haberdar olmalı insan ama doğruyu bulmak için kullanmalı öğrendiklerini.”

“Sizinle her konuştuğumda yeni bir şeyler öğrenmek, keşfetmek, beni size itiyor ısrarla. Boş konuşan insanları ve içi boş sohbetleri hiç sevmem. Sanırım her terapi gününü sabırsızlıkla beklememdeki sır bu. Bağımlılık yaptınız bana… Ha bir de…” gülümseyerek “Sizi tanıdıkça “ney- motosiklet ve siz” çok enteresan bir müselles beliriyor gözümde.”

Kerem de gülümsedi… “Evet, benim bu sufi yanımla Chopper’ımı bağdaştıramıyor birçok kişi. Ama dedim ya ben de insanım, benim de zevklerim, isteklerim, beklentilerim var bu hayattan…”

Sohbet, samimi bir havada ilerliyordu Kerem ve Sedef arasında. Kerem’in niyeti, konuyu Tuna’ya getirmek ve bu ilişkinin her ikisine de iyi geleceğini ifade edebilmekti aslında. Buraya gelmesindeki en büyük amacı da buydu zaten.

“Her şey bir yana, nasıl hissediyorsun kendini Sedef…? Söylemeden geçemeyeceğim ben seni çok rahatlamış gördüm. Senden aldığım karamsar bir enerji vardı. O, artık terk etmiş seni… Bu halin beni çok mutlu etti. Sana anlatmak istediklerimi kötü bir tecrübeyle yaşamanı istemezdim ama ‘Bir musibet bin nasihatten evladır.’ diyen atalarımıza da bazen hak vermeden geçemiyorum.”

“Aslına bakarsanız bugün çok daha iyi hissediyorum. O olaydan sonra her geçen gün hayatın kıymetini daha iyi anladım sanırım. Kızıma ve hayatıma çok sıkı sarılmam gerektiğini fark ettim.”

“Doğru yoldasın Sedef. Kızına ve hayatına sarılmak… Bu çok doğru bir seçim… Ama bu hayat yalnız da çekilmez.  Biliyorsun, yalnızlık Allah’a mahsus. İnsana bir can yoldaşı lazım bu hayatta…”

Sedef, akıllı bir kızdı. Hemen anladı Kerem’in lafı nereye getirmek istediğini. Zaten, o da bu konuda konuşmak istiyordu.

“Sanırım Tuna sizinle konuştu…”

“O benimle değil ben onunla konuştum desek daha doğru olacak Sedef…” o sırada Sedef kalkıp çayları tazeledi. Sevi’nin uykusu gelmişti, müsaade isteyerek, onu yatağına yatırdı. Odaya geldiğinde konuşmaya hazırdı.

“Tuna’nın sıkıntısını ne zamandır hissediyordum. Biraz konuşunca sana olan sevgisini anlamamak mümkün değildi. Aslında ona da söylediğim gibi ben sizi birlikte gördüğüm ilk gün hissettim aranızdaki güçlü bağı ama sendeki bu sıkıntının çözülmesi gerekiyordu. Şu ana kadar yaşadıklarını yaşamadan bir araya gelseniz ilişkinize zarar verebilirdi bu olay. Ama şimdi… Şimdi tam zamanı Sedef!

Özgür bırakın artık duygularınızı. Aşk için zerreler güneş, katreler ummandır. Şimdi aşk denizine düşmenin tam zamanıdır… Unutma ki hastaların şifa bulması da aşktandır. Bir birinize can yoldaşı olup yaralarınızı sararsınız. Sevi de sıcak sevgi dolu bir ortamda büyür hem.”

“Ne güzel şiir gibi konuşuyorsunuz ama sanırım yeni bir aşka cesaretim yok benim Kerem Bey. Yaşadığım onca şeyden sonra… Yeniden sevebilirim ama yeniden birine güvenebilir miyim bilemiyorum. Evet, Tuna çok iyi bir insan; onun arkadaşlığını, dostluğunu yitirmek istemiyorum. Evlilik sanki zarar verecekmiş gibi hissediyorum bu dostluğa ve çok korkuyorum …”

“Aşk bir deniz gibidir Sedef; içine dalmazsan onu anlayamazsın ve dalınca kara da görünmez olur kıyıya çıkamazsın. Çıkmak da istemeyebilirsin, kaçıp kıyıda başka limanlar da aramak isteyebilirsin. Bunu denemeden anlayamazsın. Her evlilik her aşk, her iş risk taşır bu hayatta. Sonunu düşünerek çekinir girişimde bulunmazsan, risk almazsan hiçbir güzelliğe erişemezsin.

Ama şunu unutma ki aşk,  insana ebedilik kazandırır ve lâmekân olur evren. Aşk olunca şimşekler çakar, rahmetler yağar. Yerine göre yol olur yürür gidersin yerine göre viran eder gönlünü savrulur bitersin…

Ama şunu da unutma, aşk ile döner gökler aşk ile durur kâinat; aşk öyle güçlü bir şeydir ki âlemler kıyama kalkarsa bil ki o da aşktandır.

Uzun lafın kısası bana soracak olursan Tuna’ya ve kendine bir şans ver derim. Ama hayat senin hayatın, ben sadece tavsiye edebilirim. Karar tabii ki senin…”

-41-

Biliyorum, sığmazsın hiçbir yere bu sevdayla, dünya sana dar. Ama dayan gönlüm! Dayan ki her gecenin mutlaka bir sabahı var.

                                                                                                                                                                                                                        Mevlana

Geceleri can kuşu, ten tuzağından kurtulur, zihinlere gün boyu yer eden sözler sıyrılır gündelik zafiyetinden. Gayp âleminin kollarına düşülen o derin uykuda artık ne hasta vardır ne dertli, ne mahkûm ne yönetici… Her fert; yalandan, dolandan sahtekârlıktan ikiyüzlülükten, menfaatten, kötülükten arınmış; herkesin eşit olduğu eşsiz bir sahradadır artık. Tâa ki can kuşlarını, Yaradan geri çağırına dek.

Kerem, şimdi elindeki testiye gayp pınarında akmakta olan ab-ı hayattan doldurmak için o uçsuz bucaksız sahrada yürüyordu. Şakaklarından süzülen terler, annesinden aldığı o çatlak testiyi doldurmak maksadıyla ilerleyen Kerem için hiç önemli değildi. Ne vakit düşmüştü yollara onu bilmiyordu. Lakin buralara daha evvel de geldiğini çok iyi anımsıyordu. Şimdi, tayyi zaman tayyi mekân ile çıktığı bu yolculukta hissettiği, sadece bata çıka, zar zor ilerlediği, güneşin yakıcı ışınlarının kaynattığı kum zerreciklerinin kızgınlığından kavrulan ayaklarıydı.

Uzun zamandır çoook uzakta gördüğü o külliyenin kapısına çok yaklaşmıştı. Firdevs-i Ala gibi göz kamaştıran o yeri uzun zamandır bu gayp âleminde gördüğü halde bu kadar yaklaşamamıştı hiç.  Bir yaprak gibi titreyen bedenini belki de sırf bu yüzden kontrol altında tutamıyor, titriyordu.

Yaklaştıkça, o da annesi gibi taş duvarları saran asma yapraklarının arasından sarkan üzüm salkımlarını gördü. Kuruyan damakları kamaştı bu görüntüden. Allah’ı zikreden kuşların sesini işitti, Allah’ı teşbih eden derenin çağıldayan sesine tanık oldu. Sonra derinden gelen neyin sesine kulak verdi:

“Dinle şu neyin nasıl şikâyet etmekte olduğunu, onun nevası ayrılık hikâyesidir.” diyordu inleyen sesinin tılsımında. Çünkü o da ayrı düşmüştü yetiştiği kamışlıktan tıpkı şu an Kerem’in de evinden, yurdundan ayrı düştüğü gibi.

Kerem de biliyordu ney ile insan-ı kâmilin yekdiğerinin misali ve mümessili olduğunu. Zira ney yetiştiği kamışlıktan kesilip ayrılmış; göğsüne ateşle delikler açılmış, koparıldığı yerdeki rutubetten mahrum kaldığı için böyle sararıp solmuş ve kupkuru kalmıştı. O yüzdendi zaten Kerem’in kendini neyle yekvücut hissedişi. Tıpkı onun gibi içini bomboş hissetti birden. Neyzenin nefesiyle anlam kazanan nağmelere kuşanan neyin beklediği gibi bir nefes bekledi, sesinin sedasının çıkması için. Yoksa kuruyan dudaklarından tek bir sözcük çıkarabilecek durumda değildi…

Sahranın ortasındaki serabın içinde tennureli, sikkeli iki adam gördü taş yapının kemerli kapısının önünde. Sanki her an semaya başlayacaklarmış gibi sol el sağ omuzda, sağ el sol omuzda bekliyorlardı Şeyhlerinin gelişini.

Oysa şimdi tek işitilen ses kum zerreciklerini havalandıran rüzgârın sesiydi. O da Allah’ı zikrediyordu tabiattaki diğer varlıklar gibi… Tüm kâinatın aşkla terennümünü izliyordu şimdi Kerem.  Kemer kapının önüne geldiğinde yan yana duran adamlardan biri, kapının diğer yanına geçti. Rüzgâr giderek şiddetini artırıyordu. Etrafta yükselen toz bulutu yüzünden ancak burnunun ucunu görebiliyordu şimdi. Yeşilin tonlarıyla karışan pembe bir toz bulutu kaplamıştı şimdi her yanı. Kerem, iyice yaklaştığı kapının önündeki semazenlere:

“ Selamü’n aleyküm efendiler!” dedi. Sessizlik bozulmadı önce, adamlar yüreklerinden aldılar Allah’ın selamını ama içeriden mi, gaipten mi geldiğini kestiremediği bir ses işitti sonra Kerem.

“Ve aleyküm selam Kerem Efendi!…”

İrkildi Kerem. Nereden biliyorlardı adını?!!..

Adını telaffuz eden bu çok tanıdık sesin sahibini aradı gözleri. Hele bir tam bakabilseydi kirpiklerine yapışan o taneciklerden gözlerini arındırıp belki de tanıyacaktı sesin sahibini ya, bakamıyordu.

“Gel bakalım.” dedi tanıdık ses. “ Kaç zamandır seni bekliyorduk. Gel, gir içeri …”

Çekingen adımlarla “Bismillah!” diyerek bir adım attı Kerem, kemer kapının altından geçerek… Nereye, kimlerin yanına gelmişti?!…

Uğultu kesilmiş, rüzgâr dinmeye başlamıştı. Kavurucu sıcağın etkisini azaltıp yerine ferahlık getiren rüzgârın ardından gelen sükûnetten aldığı cesaretle kafasını kaldırıp adamın yüzüne baktı Kerem.

Bu ses, bu tanıdık ses, nurla ışıldayan bu derin çizgilerin sahibi o yüz, Kerem’in elinden tutup ona her şeyi ama her şeyi bir bir öğreten, hasreti yüreğinde, sesi benliğinde her daim çınlayan adamdan başkası değildi.

Tabii ya!… Nasıl tanımazdı o davudi, puslu sesi?… Kerem, birden o küçük çocuk olup boynuna atılmak istedi. Lakin sükûnetini bozmak olmazdı, yakışmazdı… Saygıyla eğildi dudaklarından dökülen o ismin huzurunda…

“ATEŞBAZ DEDE!….”

-42-

Dert etme can! Görebiliyorsan, Dokunabiliyorsan, Nefes alabiliyorsan, Yürüyebiliyorsan,

Ne mutlu sana! Elinde olmayanları söyleme bana Elinde olanlardan bahset can!…

                                                                                                                                                   Mevlana

Hapishanede, koğuşları ayrılan oto hırsızlarını konuşturmak pek o kadar kolay olmayacak gibi görünse de tespit edilen ipuçları, pamuk ipliği misali işin çözülmeye başladığını müjdeler gibiydi. Nasıl bir işin içinde olduklarının farkında olmayan gariban işçiler, eve ekmek götürecek işlerinden olduklarına mı yoksa hapishaneye düştüklerine mi yansınlar bilemezken; Mahmut ve Ali Usta çapraz sorguya alınmışlardı bile.

Bartu, işçilerin bu işin içinde olmadıklarını polise izah etse de; polis, sorgusuz sualsiz salıvermek niyetinde değildi onları. “Muhakkak, bu adamların da duydukları, gördükleri bir şeyler vardır!.” diyor o sebeple hiçbir ayrıntıyı atlamamak için  ince eleyip sık dokuyorlardı. Koca bir çeteyi çökertmek için sonuca bu kadar yaklaştıkları bir anda, işin bozulmasına izin veremezlerdi.

Ayrılan koğuşları fırsat bilen Bartu’nun, birkaç günlük izinli Trabzon kaçamağı esnasında, İstanbul’da işin başındakileri takipte olan polisler “Patron”a çok yaklaşmışlardı.

Mahmut’la Haydar’ın telefon görüşmelerinden yakaladıkları ipuçlarını birbirine ekleyen Komiser Sedat ve adamları tünelin ucundaki ışığı görmüşler ve hızla o noktaya doğru ilerlemeye başlamışlardı.

Mahmut’la olan görüşmeleri sebebiyle yakın takibe alınan Haydar’ın telefon trafiği, banka hesap hareketleri ve görüştüğü insanlar, hızla, bir bir inceleniyordu. Sıradan bir ustabaşı için banka hesaplarındaki para trafiği oldukça hareketliydi ikisinin de.

Mahmut ve Haydar arasındaki konuşmalara dayanarak elde edilen ipuçları İstanbul’da çok zengin bir işadamını işaret ediyordu şimdi. Adını sır gibi sakladıkları bu iş adamı sadece “Patron” lakabıyla anılıyordu. Adamın faaliyetleri, ülke sınırını aşan ünü, işin mali boyutunun sınır ötesine taşındığı ile ilgili varsayımların ötesinde somut bir şey yoktu henüz elde. Büyük paralar konuşuluyordu, çok büyük…

Adamın adı ve kimliği şimdi en büyük merak konusuydu ve bu isme erişebilmek için artık tüm bağlantılar, kaynaklar defalarca kontrol ediliyordu.

Bartu’nun, İstanbul’a döneceği gün, Ela’ya da bir telefon geldi İstanbul’dan. Arayan Ekrem Bey’di. Biraz hal hatır, muhabbetinin ardından hemen söze girdi:

“ Ela Hanım, bu akşamki İstanbul uçağına yerinizi ayırttık. Şirketimizin, yerinize henüz yeni bir pazarlama müdürü almaması nedeniyle çok acil olarak yönetim kurulumuz size ihtiyaç duydu. Önemli bir yurtdışı bağlantımız olacak sanırım. Büyük bir alış verişten bahsediliyor. Alpay Bey de bir iş için yurt dışında. Bu nedenle bir süreliğine buraya gelmenizi istiyorlar. Sanırım son gelişmelere siz daha çok vakıfsınız. Yardımcı olabileceğinizi biliyor, bu acil durum için anlayışınıza sığınıyoruz. Ne kadar süre kalacağınızı bilemediğimiz için size bir tarih aralığı veremiyorum kusura bakmayın. O nedenle uzun süre kalabilecek şekilde hazırlıklı gelseniz iyi olur sanırım. Ayrıntıları geldiğinizde görüşürüz. Sekreterim, uçuş bilgilerinizi size iletecek. Yarın görüşmek üzere. İyi uçuşlar dilerim.”

Cep telefonunu kapattığında şaşkınlığı geçmemiş olan Ela “Bu da ne şimdi?…” dedi kendi kendine yüksek sesle. “Hiç sevmem böyle emrivakileri…!” Büyük alışveriş merkezinin hemen yanında olan Plaza’nın camından Karadeniz’in kıyıyı döven hırçın dalgalarını izlerken kafasında kırk tilki dolaştı birden.

Alpay Bey’in yeni bir oyunu muydu yoksa bu?… Biliyordu ki kendi arasa gelmeyecekti, tersleyecek ya da hiç bakmayacaktı telefona… Ekrem Bey’i mi kullanmıştı şimdi?… Burada yok, yurt dışında numaralarıyla!… Eğer öyleyse, bu davranışı da diğerleri gibi çok basit ve zavallı bir hareketti…

Zavallı adam, neye alet olduğunu bilmeksizin… Sonra, durdu içinde dolaştığı geniş bürosunda yürümekten vazgeçti. Ekrem Bey, yönetim kurulu demişti ama… Öyle bir şey olsa yönetim kurulunun adını kullanamazdı, diye düşündü.

Birden aklına bu akşam Bartu’nun da İstanbul’a gideceği geldi. Bir şey hissettirmemesi gerekiyordu Alpay Bey’le ilgili ama ciddi bir şey olursa da Bartu yanında olacaktı. Bu yüzden kendini biraz daha rahat hissetti. En azından güvende… Artık hiç kimseye güvenmiyordu çünkü. Güçlü ve mücadeleci yapısı olmasa, dayanılacak gibi değildi bu yaşadıkları.

Acaba uçuş bilgilerini Bartu’yla örtüştürebilir miydi? Ekrem Beyin sekreterinden gelecek telefona göre belki ayarlayabilirdi… Arayıp, evde dinlenmekte olan Bartu’ya da haber vermek istediği sırada telefonu çaldı arayan Ekrem Bey’in sekreteri idi…

Telefonu kapattığında aynı havayollarından alınmış olmasına sevinmişti biletlerin. Şimdi sekreterden gelecek olumlu bilet değişikliği haberini bekliyordu. Başarabilirse Bartu’ya da büyük sürpriz olacaktı. Sekreterden, orada daha önce kullanmış olduğu evin halen boş olması nedeniyle, yeniden aynı evin kendisine tahsis edildiğini öğrenmesi de iyi olmuştu. Çünkü otelde kalmaktan hiç hazzetmiyordu Ela. Özellikle Alpay Bey’le yaşadığı olumsuz tecrübelerden sonra…

İş saati sona ermeden, eşyalarını toparlamak için ofisinden ayrılacaktı. Kalan son işlerini derleyip toparladı. Yanında çalışanlara yapılması gerekenleri not aldırdı. Herhangi bir durumda her saat arayabileceklerini söyledi. Bilgisayarını kapadı, kırmızı mantosunu giydi siyah üzerine kırmızı desenli kaşkolünü taktı. Tam çıkmak üzereydi ki cep telefonu çaldı. Arayan Ekrem Bey’in sekreteri Aysu Hanım’dı.

“Biraz uğraştırdılar ama sürekli müşterileri olduğumuz için kabul ettiler. Akşam 22.00’daki uçağa istediğiniz gibi biletinizi aldım Ela Hanım.”

“Çok teşekkür ederim Aysu Hanım… Zahmet verdim size ama çok makbule geçti inanın.”

“Rica ederim Ela Hanım, görevimiz. İyi yolculuklar dilerim…”

Ela, arabasına binerken kendini hafiflemiş gibi hissetti. Yapacağı sürprizle çocuklar gibi şendi. “Hımm hep siz mi yapacaksınız sürprizleri Bartu Bey, biraz da biz yapalım bakalım nasıl oluyor.” dedi muzip bir gülümseme takınarak. Arayıp haber vermekten de vaz geçti. Havaalanına gidene kadar aynı uçağa bineceklerini söylemeyecekti.

“Bu da benden sana gelsin!…” dedi.

Yolda Kerem’i aradı, İstanbul’a gelişi ile endişelerini paylaştı. Ne yapabileceği, nasıl davranması gerektiği ile ilgili fikrini aldı. Yanlış bir şey yapmaktan çok çekiniyordu.

“Ben hâlâ sana Bartu Bey’e söylemen konusunda ısrar ediyorum Ela ama tabii her zaman dediğim gibi son karar senin. Fakat en kötü ihtimalle, yanlış bir davranışını hissettiğin ilk anda orada birlikte olmanızın avantajını değerlendir ve en azından o zaman söyle nişanlına, yaşadığın duygusal stresi.

Şimdi çok temkinli ol, neyle karşılaşacağını bilmiyoruz. Gelişmelerden beni haberdar edersen sevinirim. Sonra ilk fırsatta görüşelim. Bu gergin halini atmalısın üzerinden. Rahat ol ve derin nefes al… Unutma her şeyin üstüne gelip seni bunalttığı yerde vaz geçmek, pes etmek olmaz çünkü tam o nokta belki de senin kaderinin değişeceği noktadır. Başını kaldır, dik dur ve yürümeye devam et. Geçecek bu sıkıntılı günler… Allah’a inan ve dua et… Sana iyi gelecek!…”

Aralarında geçen konuşma, İstanbul’dan Trabzon’a gelirken en büyük desteği gördüğü, terapistinden ziyade bir dostun tavsiyeleri gibi iyi gelmişti Ela’ya. Telefon konuşmasının ardından, hemen o ruh halinden sıyrılıp Bartu’ya aynı gün İstanbul’a gideceği müjdesini vereceği, neşeli Ela pozuna büründü.

Bartu, Ela’nın da İstanbul’a gideceğine çok sevinmişti sevinmesine ama:

“Hayatım, söyleseydin ben uğraşırdım biletimi değiştirmek için. Biliyorsun tanıdıklarım var…”

“Son dakika öğrendim zaten, bu saatten sonra olmazdı… Senden iki saat sonra benim uçağım. Ne var bunda sen gider orda beni beklersin… Çok mu zor?…”

“Ya beklerim beklemesine de beraber yolculuk yapmayı hiç özlemedin mi sen?… Bak, sen gittikçe değişiyorsun Ela. Bazen seni tanımıyormuşum hissine kapılmaya başladım. Eskiden olsa canın çıkardı beraber uçalım diye. Ne oldu şimdi?…  Aaa pardon sen VIP uçuyordun değil mi?!…”

Bartu da gittikçe değişiyor galiba, diye düşündü içinden Ela. Eskiden olsa bu kadar sorun yapmazdı. Havaalanına gidene kadar kendini, gerçeği itiraf etmeden nasıl tutacağını bilemiyordu. Ama kararlıydı dayanacaktı…

“Kazım Bey, Kazım Bey baksana sen bağa!”…” dedi gülümseyerek bavulunu yerleştirmeyi bırakarak iki elini beline koymuş bakarken.

“Sen galiba yaşlanmaya başlıyorsun. Ya da burada, Karadeniz’in suyundan, inat damarın tuttu!… Ne var?!… Alt tarafı iki saat arayla uçacağız. Farklı hava yolları zaten nasıl uyduracağız birbirine. Olmazdı ki zaten… Amma büyüttün!…”

“Peki Ela, artık sana hiç bir şey demiyorum. Sustum!!!!…”

Ela’nın odasından dışarı çıkıp kendi kendine homurdanarak salona geçen Bartu

“Biz onca yoldan hanımefendiyi görmek için sürpriz yapıp buralara gelelim; o, bizim için kılını bile kıpırdatmasın… Oh ne âlâ… Ben de bundan sonra öyle davranmazsam…”

Akşam yemeğini yedikleri restoranda Bartu biraz sakinleşmiş gibi görünüyordu. İçten içe o da “Kendi işlerim ile meşgul olacak zaman olur bana. Telefon görüşmelerimi yaparım en azından.” diye düşünerek sakinleştirmişti kendini.

Uçuştan bir saat önce chek in yaptırması gerekiyordu. Ela o işi de halletmişti online yani her şey tamamdı. Bartu, bagajlarını verdi. Saat yaklaşıyordu. Yine dayanamadı sarıldı nişanlısına.

“Dikkatli ol tamam mı?… Ben seni Sabiha Gökçen’de bekliyor olacağım. Sen de burada beklerken sıkılma, otur çay kahve filan iç… Kırdıysam kusura bakma… Sanırım ben de biraz gerginim bu aralar…”

Ela, bu koca adamın bu ince davranışından yine çok etkilenmişti. Az kalsın söyleyecekti ama oyun böyle bitemezdi. Sarıldı nişanlısının boynuna.

“Tamam, hayatım orda görüşürüz. Ben uçak inince ararım seni. Sen de haber ver İstanbul’a varınca tamam mı?”

Ela, Bartu’nun gözden kaybolmasını bekledi. Gittiğinden iyice emin olunca kontrol noktasından geçip hızla uçağın havalanacağı perona doğru koşturdu. Herkes binmişti, en son Ela yetişti. Bartu oturmuş elindeki gazeteyi okuyordu. Yanı boştu. Çünkü o koltuk Ela’ya aitti. Ela, el çantasını üste yerleştirdi sessizce. Koridor tarafındaki adam da oturmamıştı henüz. Kabanını yerleştiriyordu o da. İşaret parmağını dudaklarına götürüp adama sus işareti yaptı gülümseyerek. Sessizce geçti orta koltuğa oturdu.

“Beyefendi gazetenizi biraz çeker misiniz?” dedi Bartu’ya. Önce hafifçe toparlanan Bartu aniden kafasını Ela’ya çevirdi.

“Sürprizzzz…. “ dedi Ela gülümseyerek. Bartu şaşkınlıktan ne diyeceğini bilemedi.

“Nasıl yani?… Bu ilişkide sürprizler bana aitti… Sen benim işimi çalmışsın…” dedi ve sarıldı Ela’ya. Yanlarındaki adam durumu tam anlayamasa da hoş bir sürpriz sahnesine tanıklık ettiğinin farkındaydı. Bartu, bir çocuk kadar sevinçliydi şimdi ama hâlâ işin şokundaydı. Ela, hiç böyle şeylerle uğraşmazdı çünkü…

 

-43-

Senin aşktan yana nasibin varsa; dokunsan da yanacaksın dokunmasan da.

İyi bil ki; bazıları hasrette yanar, bazıları vuslatta.

                                                                                                                  Mevlana

Aşk öyle bir şeydi ki varlığın sırrına aşina edip insanı; kimi zaman hazine olup viran gönüllerde saklanır, kimi zaman kimya olup hakir toprakları altına dönüştürürdü. Bazen âşıkları mest eden gül bahçesi olurdu kokusuyla, bazen de engin bir deniz olup coşardı dalgasıyla. Kimse mani olamazdı; nerde, ne şekilde tezahür edeceğini söyleyemezdi ona hiç kimse. O, yeşertirdi en kuru gönülleri bile kudretiyle. Sadece bilirdi herkes onun Mecnun’dan Leyla’ya bir âh, gözden gönle bir yol olduğunu. Bir kez o yola revan olursa gönül, o yoldan çıkarabilmek mümkün değildi bir ömür onu.

Tuna, aşka revan olan gönlüne can yoldaşı, hayat arkadaşı seçmişti Sedef’i. Tek arzusu o da eşlik etsindi bu yolculukta Tuna’ya. Kerem’le de konuştuğu halde Sedef, sütten ağzı yanan, yoğurdu üfleyerek yer, misali ürkek yaklaşıyordu bu aşka. Gönlü vardı, kalbi çarpıyordu çarpmasına ama yamalı kalbinde yeni bir yaraya yer olmadığındandı bu tavır. Yıllarca aşka âşık, aşkla var olmuş bir ailenin dramından, aşkla kurduğunu sandığı yuvasına kadar yaşadıkları, aşka olan inancını yitirmesine sebep olmuştu.

Ve şimdi… Yine, yeni, yeniden aşk vardı karşısında… Kalbinin her vuruşunda yanında olmak istiyorum diyordu. Saçının her teline kurban bu can…

Ey aşk, yüreğe düştün mü bir kere yağmur olsam yağamam üstüne, fırtına olsam, geçemem incinirsin diye… Aklım dur diyorken sana, yüreğime söz geçiremem ki ben…

Belki de geçici bir durum olmanın ötesinde bir dünya görüşü, bir yaşam tarzı, hayat felsefesiydi o güne kadar Sedef için ama bu yaşadıklarından sonra sorgulamadan geçemiyordu artık ne aşkı ne hayatı…

O akşam bin bir ısrar ile çıkmışlardı yemeğe. Sevi’yi de götürmek istemişti Tuna. Uyku saatinde eve dönmek kaydıyla hep birlikte güzel bir restorandaydılar şimdi.

“Bak Sedef, ben, bir aile olarak düşlüyorum bizi. Sevi’de bizim bir parçamız. Ben sana hayat arkadaşım ol derken onun da kızım olması içindi teklifim bunu biliyorsun…

Biliyorum, yaşadıklarından dolayı korkuların, endişelerin var; aşka, insanlara, hayata ve hatta bana… Aile mefhumunu bile sorguladığına eminim zihninde. Seni anlıyorum, inan ki seni anlıyorum. Saygı duyuyorum düşüncelerine…” Karşılıklı oturdukları masada uzandı elini tuttu Sedef’in.“ Seni bunaltıyormuşum, zorluyormuşum hissine kapılma sakın.

Seni tüm kalbimle seviyorum Sedef. Seni ve Sevi’yi …”

Tuna, neyi nasıl ifade edeceğini bilemeden öylece konuşuyordu heyecanla. İçinden geldiği gibi… Yüreğinden geçenleri sansürlemeden söyleyiveriyordu… Aralarında her şeyin dürüstlükle, açık yüreklilikle, sevgiyle yürütülebileceğini çok iyi biliyordu çünkü. Ve Sedef’in onu çok iyi anladığından da emindi. Uzun zamandır çok yakın arkadaşlardı, sırdaşlardı. Birbirlerinin her halini anlayabilecek kadar yakın oldular yıllarca. Sadece şimdi, bu iki yürek arasındaki bağın gerçek adını koyma zamanıydı.

Sedef’in dili tutulmuş, dudakları lâl olmuştu. Biliyordu ki hasrette yanacaktı bu gönül. Ama vuslatta…! Vuslatta her zaman bir şans vardı… Yüreğiyle zihninin birbirlerine karşı verdikleri mücadelede, sanki tarafsız kalıp sonucu görmek istercesine kendini dışarıdan izliyor gibiydi şimdi. Diline dolaşan sözcüklerin, mühürlü sandıklardan çıkmak, göz pınarlarına biriken damlacıkların, şelale misali çağıldamak için sanki tek bir komuta ihtiyaçları vardı ve şimdi o bekleniyor gibiydi. Bu suskunluk, bu durgun bekleyişin sebebi olmalıydı elbet…

Sonra Kerem’le yaptığı son konuşmadaki o sözler düştü aklına: “Özgür bırakın artık duygularınızı. Aşk için zerreler güneş, katreler ummandır. Şimdi aşk denizine düşmenin tam zamanıdır…”

Tuna, içindeki heyecanı daha fazla dizginleyemeyerek bu suskunluğu bozabilmek için son sözünü söylemeye karar verdi ve cebinden çıkarttığı kadife kutuyu açıp önüne koydu Sedef’in:

“Benimle evlenir misin?…”

Artık gözyaşlarına hâkim olamayan Sedef, yüreğinin aklına olan zaferini kutlayan aşk şarkılarıyla sarhoş naralarını işitiyordu kulaklarında. İçindeki şenlik havasını, iki dudağı arasından dökülen o sihirli sözcük onaylıyordu şimdi:

“ EVET !…”

Bu “evet” in altında sevginin, aşkın, güvenin gücü ve zaferi vardı. Aşkı bilmeyenden sorulmazdı aşk. Aşk, aşka düşen gerçek âşıkların işiydi bu yalan dünyada. Ve aşk, her zaman bir şansı daha hak ediyordu…

-44-

Kötülük yaptın mı kork,

Çünkü o bir tohumdur,

Allah yeşertir karşına çıkartır…

                                                          Mevlana

Yeniden İstanbul’da olmak çok iyi gelmişti Ela’ya. Kahvaltılarını yaparlarken Bartu Emniyet’e, Ela da Ant Otomotiv Plaza’ya gittiğinde yapacaklarını düşünüyordu. Akşamki neşeli, keyifli hallerine işlerinin gölgesi düşmüştü biraz.

Ekrem Bey’in sekreteri Aysu Hanım arayarak, saat 10.00’da Plaza’nın Büyük toplantı salonunda Olağanüstü Yönetim Kurulu Toplantısı olduğu bilgisini verdi Ela’ya. Ela, iyice meraklanmıştı, neler oluyordu?… Bu sefer de işten filan mı çıkarmayı düşünüyorlardı, bir hata filan mı yapmıştı? Neydi bu gizlilik? Yeniden herkesin karşısına geçip oturup… Sınav yaparlarken ki gibi sorguya mı çekeceklerdi yine?…

O muhteşem evin geniş mutfağında, kahvaltı esnasındaki konuşmaya tanık olan Bartu, Ela’daki gerginliği fark ederek.

“Neler oluyor Ela?… Bir sorun mu var canım?…” diye sordu.

“Doğrusu bende bilemiyorum hayatım. Ortada dönen garip bir şeyler var ama sanırım bu sefer ben de anlamakta güçlük çekiyorum. Dur bakalım ne çıkacak altından? Ben biraz erken çıkıp Ekrem Bey’e uğrayayım önden, belki bir fikrim olur toplantıya girmeden.”

Ela, apar topar kalktı kahvaltı sofrasından. Bartu’nun yanağına bir öpücük kondurarak çıktı evden. Yolda Aysu Hanım’ı arayarak Ekrem Bey’in müsait olup olmadığını, müsaitse görüşmek istediğini söyledi. Ekrem Bey, bu görüşmeyi zaten beklediği için hemen olumlu cevap gelmişti Ela’ya. On dakika sonra Ela, Ekrem Bey’in ofisinde ona sabah kahvesinde eşlik ediyordu.

“Sizin Trabzon’a gidişinizin şaşkınlığını üzerimizden atamadan, Alpay Bey Almanya ofisine geçme kararı aldı. Bir Hafta’nın içinde o da sizin gibi gidivermişti.”

Ela, çok şaşırdı “Bundan haberim yoktu. Allah Allah!… Neden böyle bir karar verdi ki? Var mıydı böyle bir planı önceden?” Ekrem Bey’e böyle sorarken:

“Beni görmemek içinse…” diye geçirdi içinden “Zaten Trabzon’a göndermişti beni. Ne tuhaf, anlaşılmaz bir adam!” diye düşündü hızlıca.

“Yok, yani bize daha önce böyle bir konudan hiç bahsetmemişti. Sizin gidişinizden sonraki gün ani bir kararla gitti…”

“Peki benden ne istiyorsunuz?… Neden buraya çağırdınız?…”

“Sanırım yönetim Kurulu seni tekrar geri istiyor. Çalışmalarından çok memnun kalmışlardı ve burada onların yanında olmanı isteyecekler. Zaten gitmeni de hiç istememişlerdi. Ama bu benim tahminim Ela Hanım. Yine de sizi bir beklentiye sokmuş olmak istemem. Bir saat kaldı. Bekleyip göreceğiz diye düşünüyorum…”

Ekrem Bey, Ela’ya, Alpay Bey’le aralarında kötü bir şey geçip geçmediğini sormamak için zor tuttu kendini. Çünkü her ne olduysa, Almanya dönüşü olmuştu. Ela’nın Trabzon’a gönderilişi, Alpay Bey’in gidişi ve ardından oraya yerleşme kararı aldığını haber vermesi…

“Çıkalım istersen…” dedi saate bakan Ekrem Bey…

Toplantı salonunda, daha toplantı başlamadan, büyük ilgi ile karşılanan Ela, durumdan hoşnut sıcak bir hava içinde buldu kendisini. Korkuları, endişeleri biraz olsun dağılmıştı bu sıcak atmosferde. Tüm üyeler, saat 10.00’da, salondaki uzun toplantı masasındaki yerlerini almıştı.

Alpay Bey’den sonraki ikinci başkan Ferruh Bey, beyaz top sakalını sıvazlayarak, baktığı siyah çerçeveli gözlüklerin ardındaki yorgun kara gözlerini herkesin üstünde “hoş geldiniz” dercesine dolaştırdıktan sonra, mütebessim bir çehre ile toplantının açılışını yaptı. Sekreterin, gündem maddelerini okumasının ardından samimi bir sohbet havası içinde ilerleyen toplantı olağan sene sonu rakamlarının değerlendirilişi ve maliyeye sunulacak raporların hazırlanması ile ilgili bir sürü ayrıntıyı kapsıyordu. Her ne kadar yeni de olsa, işe başladığı iki aya yakın süre içerisinde dosyaların çoğunu incelemiş olan Ela’nın, birçok konuda fikir beyan edip yorum yapması, kurul üyelerinin hayran bakışları altında, yeniden takdirlerini kazanmasına sebep olmuştu.

Ela varken yeni biri ile çalışmak gibi niyetleri olmayan yönetim kurulu, Ela’ya yeniden geri dönmesi için teklifte bulundular. Bunun Ela için ne kadar zor olduğunu bildiklerini ifade eden üyeler, bir hafta gibi kısa bir sürede şehir değiştirip tekrar geri gelmenin ne kadar zor olduğunu anladıklarını, işini kolaylaştırmak için ne isterse yapmaya hazır olduklarını sözlerine eklediler.

Ela, kendisine duydukları güven ve gösterdikleri destekten dolayı teşekkür ederek başladığı konuşmasında tekliflerini olumlu değerlendirdiğini ancak buraya başlarken de niyetinin Antalya şubesi olduğunu hatırlatmak istediğini belirtti. Ama tabiiki onların ihtiyaç duydukları süre içerisinde seve seve burada kalıp elinden gelen gayretle hizmet vereceğini sözlerine ekledi. Sonra:

“Beni yanlış anlamazsanız sözleşmemde tek bir madde istiyorum ek olarak. Bana garanti verilecek tek şey yeni bir sürprizle başka bir ilde değil de başta taahhüt edildiği gibi sadece Antalya şubenizde çalışabilmem hususu olursa memnuniyetle sizinle çalışmaya devam etmek isterim. Bir de Alpay Bey’in yeniden müdahale edip…” demesine kalmadan Ferruh Bey “Bu konuda müsterih olunuz. Alpay Bey uzun bir süre gelemeyecek işleri nedeniyle… Bu sebeple yapılacak ilk yönetim kurulu toplantımızda o husus da değerlendirilecek. Bu konuda bir daha sorun yaşamazsınız size bunu tüm arkadaşlarım adına temin ederim.” dedi.

Toplantıdan çıktıklarında Ela, dualarını kabul ettiği için şükretti içinden Allah’a…

Durumu anlatmak için Bartu’ya telefon ettiğinde Bartu, emniyette toplantı halindeydi. Müsaade istedi odadan dışarı çıktı çünkü o da merak ediyordu Ela’yı.

“Artık İstanbul’dayım. Üstelik Antalya şubesini de garantiledim. Sözleşmeme eklemeyi kabul ettiler… Ha bu arada enteresan olan Alpay Bey de yurtdışında yaşamaya karar vermiş.”

Ela’nın sesindeki bu olumlu değişikliğe çok memnun olan Bartu, “Çok sevindim hayatım. Şu an çok önemli bir toplantının ortasında, seni merak ettiğim için izin alıp çıktım. Ben seni daha sonra arayayım mı hayatım?”

“Tamam canım, sorun değil ben de zaten merak etme diye haber vermek istemiştim. Akşam evde konuşuruz.”

Bartu, odaya geri döndüğünde işin en can alıcı, hassas noktası konuşuluyordu. Komiser Sedat:

“ Arkadaşlar, Patron’un kim olduğunu tespit edebilmek için elimizdeki en büyük koz Haydar. Artık onun nefes alışından bile haberdar olmalıyız. Çünkü direkt Patron’la bağlantılı olan tek kişi o, anladığımız kadarıyla. Dinleme cihazları yerleştirdik yaşam alanlarına. Telefonları da zaten uzun zamandır takipte. Görüştüğü insanların kimlik tespitleri yapılıyor şu anda. Özellikle geçen hafta birkaç işadamıyla görüştüğünü biliyoruz. Onların kayıtları da inceleniyor.

Bir küçük ipucumuz da Patron’un kasım ayında Ankara’ya geldiği ve o tarihte Mahmut’la da bizzat görüştüğü… Haydar ve Mahmut’un telefon konuşmalarından anlıyoruz bunu da. Büyük bir ihtimal Patron’un kaldığı otelde görüşmüşler. Orda bir para teslimatı olmuş eskiye dair.”

“Komiserim, bir de bu paraları yurt dışına kaçırdıklarını anlıyoruz konuşmalardan. Ama kimin nasıl götürdüğünü henüz bilemiyoruz.”

“Haydar’ın konuşmalarından tespit ettiğimiz birkaç isim var Ali. Bunlardan ikisi yarın yurt dışına uçuyor. Biri Almanya, diğeri İsviçre… Muhtemelen para götürüyorlar. Ya da giden paraların teslimatını yapacaklar. Şu an dört arkadaşımız bu adamları izliyor. Onlar da aynı uçakta yolculuk yapacaklar.

Çok yaklaştık bu Patron’a hissediyorum…”

Sonra Bartu’ya dönerek:

“Bu değerli, cesur adam yolumuzu açmasaydı bu kadar hızla ilerleyemezdik. Hele şu operasyon bir sonuçlansın dile benden ne dilersen Bartu kardeşim…” dedi sırtına vurarak.

O sırada toplantı yapılan odanın kapısı tıklatıldı ve açıldı hiç beklemeden.

“Komiserim, geçen hafta Haydar’ın görüştüğü işadamlarının kimlik tespitleri yapılmış. İşte isimleri” diyerek elindeki kâğıdı uzattı genç polis memuru. Sedat komiser, isimleri yüksek sele okuyordu şimdi.

“Semih Hanoğlu

Tahsin Cingöz

Alpay Ant

Ali Haydar Can

Bu isimlerden tanıdığı olan var mı?”

Herkesten önce Bartu atıldı:

“Alpay Ant mı dedin Sedat Komiserim?…”

“Evet, tanıyor musun?”

“Nişanlımın çalıştığı şirketin ortaklarından… Hatta en büyük ortak.” der demez bir şimşek çaktı beyninde. Şimdi yüksek sesle düşünüyordu.

“Tabii… Bu adam, o adam!…”

“Bartu, biraz anlaşılır konuşursan biz de anlayacağız ne demek istediğini. Ne demek, bu adam o adam?…”

“Kusura bakmayın sesli düşünürken kafamda taşları yerine oturtmaya çalışıyordum. Evet evet bu adam yüzde doksan Alpay Ant. İşte o, aradığımız Patron! İşte şimdi elimizdesin Alpay Bey!…”

“Peki nasıl bu kadar emin konuşabiliyorsun?… Seni bu kadar emin kılan nedir bu hususta?…” Sedat Komiser de heyecanlanmıştı. İş hızla çözülüyordu.

“ Kasım ayında nişanlımın bir semineri vardı Ankara’da. Şirketle alakalı. Seminer, Ankara Sheraton Otel’deydi ve kendisi de o otelde kalıyordu. Bir hafta kadar devam etti bu organizasyon. O sırada biliyorsunuz ben de İskitler ’de, Mahmut’un tamirhanesinde çalışmaya başlamıştım. Nişanlım Ela sebebiyle ben de o hafta o otelde kaldım. Seminerin sonlanacağı günün öncesiydi sanırım.Ela’yla yemekten gelmiştik. Arabamda unuttuğum bir şeyleri almak üzere geri dönüp garaja giderken Mahmut’u gördüm lobide, takım elbiseliydi. Önce benzerlik diye düşündüm, çünkü hiç takım elbise giyecek bir tip değildi. Sonra yine de takip ettim, oydu. O, garaja inip arabasına binip gitti. Önce beni takip ettiğini zannederek şüphelenmiştim. Sonra bir arkadaş ziyareti ya da sevgili kaçamağı filandır diye dikkate almadım. Hatta tamamen unutmuşum. Bu biiir…

Ve ikiii… Az önce telefonum çaldı ben de müsaadenizi isteyip dışarı çıktım hani. Arayan nişanlım Ela’ydı. Alpay Ant, eğer yanlış anlamadıysam geçen hafta yurtdışında yaşamaya karar vermiş ve oraya yerleşmiş…

Sizce böyle büyük bir şirketin büyük hissedarı neden durup dururken, iki gün içinde yurt dışında yaşama kararı alsın?… Hem de tam bu olayların patlak verdiği böyle bir zamanda. Çalışanları, büyük bir baskın yediği için isminin deşifre olacağı korkusundan olmasın bu sakın?!…”

“Senaryo muhteşem.” dedi Sedat Komiser. “Tabii çok güçlü bir olasılık bu, şimdi elimizde olan… Elimiz de gittikçe güçleniyor. Harika!… Öncelikle Alpay Ant’ı bulup takibe alacağız. Ama Ali ve Mutlu, siz yine diğer adamları da bir araştırın. Bu, Haydar denen adamla ne işleri olabilir işadamlarının, bir bakalım yine de biz.

Bartu, sen de nişanlına sor bakalım bu Alpay Bey’in nerde ikamet ettiğine dair şirketin elinde bir bilgi var mıymış?… Ona nasıl ulaşabiliriz?…

Hımmm evet, Almanya seyahatine biraz daha ağırlık verelim o halde. İki kişi daha gönderelim oraya.” Yardımcısı Tekin’e dönerek “Sen ilgilen. Gerekirse Alman polisine de bilgi verelim. Haydi herkes iş başına!…” dedi yerinden kalkarken.

***

Haydar, para teslimatını yapacak kişilerin bilgilerini adamlara verdikten sonra sınırdan çıkmakta olan tırların teyidini yaptı. İsviçre ve Almanya uçaklarına binen altı polis ve Haydar’ın adamları şimdi havadaydı.

Polis son anda paraların nakliye tırları ile yurtdışına kaçırıldığı bilgisine eriştiği için operasyon için geç kalınmıştı. Zira Haydar, telefonda konuşurken Yunanistan ve Bulgaristan sınırlarını geçen tırlara artık müdahale etmek imkânsızdı. Şimdi önemli olan teslimatın yapılacağı mekândı. Almanya ve İsviçre’de yapılacak teslimat öncesi her iki ülkenin polisi uyarıldı. Haydar, yurtdışına kaçmak isterken tutuklandı.

Alpay ve adamları, suçüstü yakalanmak isteniyordu. O yüzden plan adım adım ilerliyordu. Ela, büyük bir keyifle Alpay Bey’in yurt dışı bilgilerini Ankara Emniyeti ile paylaştı. Hatta o gece Komiser Sedat, Bartu ve tüm Oto Hırsızlık Masası Ekibi yurtdışından gelecek habere kilitlenmiş beklerken aynı heyecanla ama içinde bambaşka sebeplerle Ela da emniyette onların yanında, gelecek habere kilitlenmişti.

Nihayet gece yarısı beklenen haber geldi. Alpay Ant ve adamları tutuklanmıştı…

Ve ertesi gün bütün gazetelerin manşetinde Bartu Yenilmez İmzalı

“BÜYÜK OPERASYON, ALPAY ANT VE ADAMLARI TUTUKLANDI” haberi vardı.

 

           -45-        

“Kalp Sırrına Erenler; Neler Yapar, Bilir Misin…?”

“Kızmazlar… Küsmezler… Kırmazlar… Kırılmazlar… Her Şeyde Bir Güzellik Bulurlar…”Hiçbir Şeyi İnsanoğlundan Bilmezler ;

“Rabbinden Bilirler’ Her Şeyi; Ondan Umup Beklerler… Ve Susarlar… Susarak Konuşurlar…”

                                                                                                                                                        Mevlana

Çölün ortasında bir vahada dolaşan meczup misali, kuş cıvıltıları arasında çakılı kaldığı bu yemyeşil avluda, derinden gelen bir ney sesi yıkıyordu şimdi Kerem’in gönlünü. Karşısında duran ve derin çizgilerinin her birinde ayrı manalar taşıyan bu nur yüzlü adamın çakır gözlerine bakmak için kaldırdı başını Kerem. Ne çok özlemişti Ateşbaz Dede’sini… Göz göze geldiklerinde daha çok hissetti özlemini. Dokuz yaşındaki o küçük Kerem olmak için çarptı kalbi. Dokunmak, bunun bir rüya olmadığını anlamak için, çok özlediği için, o mübarek ellerini yeniden öpebilmek için, defaatla dokunmak istedi…

Artık bu dünyaya ait değilmiş gibi hissetti hem kendini hem Ateşbaz Dede’sini. Dede konuştu Kerem dokunamasa da dinledi mutlu bir imkânsızlık duygusuyla:

“Otur evladım şöyle…” dedi yerde duran irili ufaklı minderleri işaret ederek.

“Tasavvuf yolu zor ve zaman alıcıdır. Büyük sabır gerektirir. Ama aynı zamanda Allah’ı sevenler için büyük bir keyif ve kalbi temiz tutma, tatmin etme yoludur. Bu yolda başarıya ulaşmak için hem çok hem de uzun süre çalışmak gerekir. Ama şunu da unutma ‘Yol, menzilin kendisidir.’ Bizi mesut edecek şey, bitiş çizgisine varmak değil o yolda mücadele etmekte gizlidir. Yani keyif, yolu yürümededir, bitirmede değil.

Birçok insan, hatalarının ve nefsinin kötülüğe meylettiğinin farkında bile değildir. İnsanın nefsini terbiye etmesi ancak Allah’ın yardımı, inayeti ile mümkündür. Sen bu yolda hem kendini hem de çevrendeki insanları yürütmekle mükellefsin.

Fuat, senin sınavındı, suçun değil… Sen, kimsenin kaderini değiştiremezsin,  sadece yol gösterirsin. Her insan, Allah’ın iradesiyle ve müsaadesiyle kendi kaderini yazar. Bunu unutma!

Zamanında anacığına da söylediğim gibi olgunlaştıkça meyvelerin, benden almaya devam edeceksin. Beyaz masanın üzerinde duran olgunlaşmış üzüm salkımlarını gösterdi Kerem’e. “Onlar senin…”

Sonra arkasını döndü, Ateşbaz Dede’nin kolunun altında, Fuat’a ait dosyanın olduğunu fark etti Kerem. Bir şeyler söylemek istedi… Hatta belki de sormak… Dosya kapanmıştı!…Mühürlendi dili, soramadı…Pek çok konuda susmamın konuşmaktan daha evla olduğunu öğrendiği bu yolda sustu… Belki de sonsuza kadar sustu.

Sadece ruhunun derinlerinden bir yerden bir ses “ Eyvallah!…” dedi.

O, Kırkpınar güreşçisi endamındaki koca adam, gittikçe uzaklaşan siluetinin derinliğinde yürüyerek kayboldu.

Kerem, son bir kez seslenmek istedi. Boğuk bir sesle, yutkunarak bağırdı:

“ATEŞBAZ DEDE!… ATEŞBAZ DEDE!…”

Gözlerini açtığında gün aydınlanmıştı. Sadece lapa lapa yağmakta olan karın sükûnetli sesi işitiliyordu bu sessizlikte. Yalnızlığın kovuklarına egemen varlıkların hüküm sürdüğünü hissettiği bu odada, beyaz bir sessizlik hâkimdi şimdi.

Yeni bir güne, yeni bir âleme selam verircesine kalktı Kerem yatağından. Bir bir kapanan dosyalar, açılacak yeni sayfaların habercisiydi her zaman onun için.

Saate baktı, henüz çok erkendi.  Önce kahvesini hazırladı. İçindeki arınmışlık hissi, Fuat’la olan bağını noktalayışı, Ateşbaz Dede’nin dosyayı alıp arkasını dönüp gitmesi ile yakından ilgili olmalıydı. Öylece, her yanı kaplayan beyaz örtüyü izledi, kaç dakika geçtiğini fark etmeden. Karın saflığında, bir kez daha arındırdı benliğini. Ruhu, Ateşbaz Dede’nin ardına takılıp önünde açılan kapıdan geçerken olgunlaşan yeni meyvelerin özüne ermek için yeni imtihanlar verecek olmanın heyecanıyla dolmuştu. O anda, yüreğinin başka, gözlerinin başka şeyleri gördüğünü fark etti.

Önünde durduğu pencerenin buharlanan camını, parmaklarının ucuyla ovuşturdu. Koca dutun, duvağını savuran rüzgâr, karlı dallarına dizilen kuşların düğün şarkısına eşlik ediyordu şimdi. Bahçe kapısından içeri giren Elif’i izledi sonra Kerem. Ardında bıraktığı beyaz ayak izleri kadar saf ve temiz yürekli bir yardımcısı olduğu için şükretti Allah’a bir kez daha. Sabahın ilk randevusuna gelecek hastası için Elif kendisine seslenmeden aşağı inmek üzere hazırlandı hemen.

Sonra, “Günaydın Elif, yeni hastanın dosyasını alabilir miyim?” diyerek elinde, dumanı üzerinde bir fincan kahveyle ofisine doğru yürüdü.

“Günaydın Kerem Bey… Hemen!…” dedi Elif de, boş odada yankılanan sesiyle.

Elif, bir sonraki hastanın dosyası olan tanınmış bir ailenin tek varisi,  genç bir kadının kocaman sarı zarfıyla girdi odaya.

“Bu size gelmiş bu sabah!” dedi meraklı bakışlarla. Posta pulu yok, kargo işareti yok!… Sanırım bu gece birisi posta kutusuna elden bırakmış. “Hem de kimden?…” Kerem, Elif’in kendisini meraklandırmasına izin veren bir tavırla:

“Kimden?” dedi.

O sırada elini uzatmış oldukça hacimli görünen zarfı eline almıştı. Ters tuttuğunu fark ettiği zarfı çevirip üzerine bakınca Elif’in heyecanını anlamakta gecikmedi Kerem. Gönderen kısmında kocaman Melike  Hacısalihoğulları yazıyordu.

Kerem, elindeki kahveyi çalışma masasının üzerine bırakarak zarfı açtı. İçinde, bu ünlü ismin ilk romanı “HAZ” ve yanında bir not vardı.

“ Merhaba Kerem Bey,

Bu romanı okumanız benim için çok önemli. Siz, bu romanı okuduktan sonra, mutlaka görüşmemiz gerek. Adres ve telefon numaram aşağıda yazılı… Okuduktan sonra aramanızı sabırsızlıkla bekliyor olacağım. Gerçekten hayat memat meselesi…

Acele ederseniz sevinirim.

Sevgiler, Melike” yazıyordu.

Kerem, kolunun altına sıkıştırdığı kitap ve koca kahve fincanı ile masasına otururken odaya yayılan sandal ağacı kokusuna karışan kahve kokusu ona, daha şimdiden enteresan bir günün başladığını müjdeliyordu…

 

-SON-

 

Kaynakça:

  1. Timurtaş, Faruk Kadri-Mesnevî (Mevlana), Timaş Yayınları
  2. Olgun, Tahir Şehr-i Mesnevî- Tahirü’l Mevlevî ( Cilt 1) ,Şamil Yayınları
  3. Frager, Robert, Aşktır Asıl Şarap, Gelenek Yayınları
  4. Frager, Robert, Kalp, Nefs  ve Ruh, Gelenek Yayınları
  5. Frager, Robert, Sufî Terapist’in Sohbet Günlüğü, Sufî Kitap
  6. İbn Sina,ibn Tufeyl, Hay Bin Yakzan, YKY
  7. Hafız Hulusi Efendi, Rüyalar Işığında Nefis Mertebeleri (Mizanu’n-Nüfus),Sebil Yayınları
  8. Şah, İdris, Sûfîler,Chiviyazıları Yayınevi
  9. Jung, Carll Gustav, Kırmızı Kitap, Kaknüs Yayınevi
  10. Hirigoyen, Marie France, Manevî Taciz, İletişim Yayınları
  11. Doğu Batı/ 26- Aşk ve Doğu

 

Facebooktan yorum yazın
Sosyal medyada paylaşın

One Reply to “Askıda Terapi Var “Modern Zamanlar Dervişi” Bölüm 31-45”

  1. Diğer eserlerinizi okuyan biri olarak bu romanınıza da gözüm kapalı güvendim ve yanılmadım.Birçok satır, üzerinde uzun uzun düşündürdü beni, sanırım bir süre sonra tekrar zevkle okuyacağım.Ellerinize ve emeğinize sağlık…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir