Âdâb-ı Muaşeret

Eskiden bazı kaideler vardı hayatımızda. Büyüklerimiz, bir davranışımızı beğenmediler mi “Bu davranışın âdâb-ı muaşeret kurallarına aykırı!” derlerdi. Aslında birçoğumuz bu kuralların ne olduğunu dahi bilmeden, hayatın doğal akışı içinde yaşadıklarımızla, ailemizden gördüklerimizle edindiğimiz izlenimler sonucunda şekillendirmiştik bu kurallar dizinini yaşantımızda. Elimizde bir liste falan da yoktu bu konuya ilişkin. Ama görmediğimiz bir listenin ön gördüğü tüm kurallara riayet ederdik, bir asker disiplini içinde.

Ailemizle gittiğimiz bir gezmede, sessiz sakin otururken, gözlerimiz sürekli annemizin gözleriyle buluşurdu fark ettirilmeden etrafa. Gizli bir anlaşmanın metnine olan bağlılıkla, komutanımızdan gelecek yeni direktiflere hazır ve nazırdık her zaman. Misafirlikte ikram edilen yiyecekleri bile bazen bir göz ya da baş işareti ile alınan komuta göre kabul eder ve yiyebilirdik. Hatta tabağın içindeki her şeyi yemek de bir nezaketsizlik sayılırdı. O yüzden gözümüz kalsa da en beğendiklerimizi tabaktan tüketir aklımız kalsa da, çocukluğun verdiği o masumiyetle nezaketsizlik yapmamak adına bir parça bırakırdık geride…

Öyle büyükler konuşurken, lafa karışılmazdı izinsiz. “Sen çocuksun, büyüklerin lafına karışma!” denir bir de azarlanırdı çocuk, izinsiz söze karışılmışsa eğer. Bu da bir âdâb-ı muaşeret kuralıydı.

Evde de uyulması gereken kurallar vardı tabii. Baba yorgun argın işten eve geldi mi hemen karşılanır, terlikleri kapıda, önüne konur, çantası, ceketi elinde ne varsa alınır, o içeri girene kadar beklenirdi. Elini yıkarken kimi zaman havlu elde beklenir, elini yüzünü kuruladıktan sonra önce onun geçmesine izin verilir, sonra ardından çıkılırdı banyodan.

Sofrada başköşeye baba oturur, o oturduktan sonra masada herkes yerine oturur anne servis yapıp tabaklara yiyecekleri koyduktan sonra beklenir, önce baba “Afiyet olsun!” diyerek başlar, sonra diğerleri de başlayıp devam ederdi.

Annenin, babanın yani kısacası büyüklerin yanında öyle bacak bacak üstüne atılmaz, boylu boyunca koltuğa uzanılmazdı. Her daim, evde saygının engellenemez ağırlığı hissedilirdi, eve sinen havada bile.

Biraz ağır gibi görünen bu kurallar, aslında bir süre sonra gündelik hayatın bir parçası oluverir, o ezici ağırlık zaman içinde gücünü hissetmediğimiz bir alışkanlık olup, hayatımızın her evresine damgasını vururdu… Çok katı olan bu kurallar sevginin ve saygının orta şeker kıvamında her evde kendince pişer, aile üyeleri günlük belirledikleri miktarlarda, sindire sindire yaşantılarına, tüketirlerdi …

Âdâb-ı muaşeret kuralları, birçok şey gibi zaman içinde miadını doldurmuş rafa kalkmış gibi artık. Ancak yürürlükte hangi kurallar var, onu söylemek pek güç şu anda. Aslında bazen sanki “orman kanunları” devredeymiş gibi bir hisse kapılmıyor değilim. Saygı ve sevginin tükendiği, güçlünün güçsüzün üstünde hâkimiyet kurduğu; küçüğün mü büyük, büyüğün mü küçük olduğunun pek belli olmadığı, kim daha ağır basarsa onun sözünün geçtiği, başkalarının varlığının ne evde ne de dışarıda pek bir ehemmiyetinin olmadığı, âdâb-ı muaşeret kurallarının ihlal edildiği, yasadışı bir yaşamdan söz ediyor gibiyiz çoğu zaman. Acı ama gerçek denilen türden…

Sosyal medyada paylaşın

Yorum Yazın