EFSANE

Nice 96 yıllara…

Yüzyıllar öncesinden bu güne kadar gelen efsanelerden anımsarsınız: Anka kuşu, oldukça uzun ömrünün sonlarına yaklaştığında öleceğini anlayarak kendisi için bir yuva hazırlar. Bu özel yuva için gerekli olan kuru dalları bir araya getirerek yuvasını inşa eder ve yuvayı çok özel bir sıvı ile sıvayarak oraya yerleşir ve kızgın güneş ışıklarıyla bu özel yuvanın tutuşmasını bekler. Sonra güneş ışıklarının etkisiyle tutuşarak yanan yuvanın içinde, kendisi de yanar ama aslında alevlerle yeniden hayat bulur ve yeniden doğar.

Yanan yuvanın ardından yanmış küllerin içinde meydana gelen bir yumurta ve bu yumurta sayesinde yenilenen Anka kuşu artık küçük bir yavru olarak “sil baştan” başlar hayata.

Atatürk, Türk Milletinin yaratılışına en uygun gördüğü cumhuriyeti inşa ettiği vatanında işte ancak böylesi efsanelere konu olabilecek, mutlu bir sonu yazdı milletiyle.

“Hasta adam” denilen bir imparatorluğun küllerinden doğan bir Anka kuşu gibiydi çünkü yeni Türkiye Cumhuriyet’i.

O yüzden ben Kurtuluş Savaşı’mızı Anka kuşunun kendini, yuvasında ateşe attığı o âna ve kazanılan zaferle kurulan gencecik cumhuriyetimizi kendi küllerinden yeniden hayat bulan Anka kuşu’na benzetirim hep.

Kuşların lideri Simurg’un (Anka Kuşu) hikâyesini okurken sarı saçlı, mavi gözlü “O Adam” belirir gözlerimin önünde. Tıpkı küçük büyük, herkesin ilgisini çeken, merak uyandıran, görünüşüyle herkesi kendine hayran bırakan Simurg gibi. Neden mi, gelin efsaneyi yeniden hatırlayalım, o zaman daha iyi anlayacaksınız beni.

Rivayet olunur ki kuşların hükümdarı olan ve Kaf Dağı’nda yaşayan Simurg, Bilgi Ağacı’nın dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş. Kuşlar Simurg’a inanır ve onun kendilerini kurtaracağını düşünürlermiş. Ama içlerinden onu gören olmamış. Simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve sonunda umudu kesmişler. Simurg’un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağı’nın tepesindeymiş. Bir gün uzak bir ülkede bir kuş sürüsü Simurg’un kanadından bir tüy bulmuş. Onun var olduğunu anlayan dünyadaki tüm kuşlar toplanmışlar ve hep birlikte Simurg’un huzuruna gidip, yolunda gitmeyen şeyler için yardım istemeye karar vermişler.

Kuşlar, hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamışlar. İsteği ve sebatı az olanlar, dünyevi şeylere takılanlar yolda birer birer dökülmüşler. Yorulanlar ve düşenler olmuş. Önce ‘Aşk Denizi’nden geçmişler sonra ‘Ayrılık Vadisi’nden’ uçmuşlar. ‘Hırs Ovası’nı aşıp, ‘Kıskançlık Gölü’ne’ sapmışlar. Kuşların kimisi ‘Aşk Denizi’ne’ dalmış, kimisi ‘Ayrılık Vadisi’nde’ kopmuş sürüden. Kimi hırslanıp düşmüş ovaya, kimi kıskanıp batmış göle.

Önce Bülbül geri dönmüş, güle olan aşkını hatırlayıp; Papağan o güzelim tüylerini bahane etmiş (oysa tüyleri yüzünden kafese kapatılırmış); Kartal yükseklerdeki krallığını bırakamamış; Baykuş yıkıntılarını; Balıkçıl kuşu bataklığını özlemiş…

Ve nihayet beş vadiden geçtikten sonra gelen Altıncı Vadi ‘Şaşkınlık’ ve sonuncusu Yedinci Vadi olan ‘Yok oluş Vadisinde’ bütün kuşlar umutlarını yitirmiş. Kaf Dağı’na vardıklarında geriye sadece otuz kuş kalmış. Simurg’un yuvasını bulunca öğrenmişler ki Simurg “otuz kuş” demekmiş. Onların her biri birer Simurg’muş. 30 kuş anlamışlar ki aradıkları kendileriymiş ve gerçek yolculuk, kendine yapılan yolculukmuş.

İşte Türk Milleti, Mustafa Kemal Atatürk’e inanarak çıktıkları Kurtuluş mücadelesi yolunda, tıpkı diğer kuşlar gibiydi. Birçoğu Mustafa Kemal’in yüzünü hiç görmeden inanmıştı ona. Bu savaşta ona inanlar olduğu kadar inanmayanlar da olmuştu elbet tıpkı sona ulaşamayan diğer kuşlar gibi. Ama bu mücadeleyi, o otuz kuş gibi, gerçek inananlar kazanmıştı.

İşte Atatürk önce kendisi inanmış sonra Türk halkını inandırmıştı bu mutlu sona. Hem de tam, her şey bitti, denildiği anda inandırmıştı. Ve savaşın sonunda bir Anka misali, küllerinden yeniden doğan bu vatan TÜRKİYE CUMHURİYETİ olmuştu.

Ve bugün biz böyle bir efsaneyi gerçek kılan atalarımızdan devraldığımız cumhuriyetimizin 96. Yılını kutlarken varlığımıza, birliğimize ve bağımsızlığımıza inancımızı hiç yitirmeden 96 yıl önceki o ruhla alnımız açık, dalgalanan şanlı bayrağımıza bakarak İstiklal Marşı’mızı okurken bir kez daha, böyle büyük bir milletin mensubu olmaktan duyduğumuz kıvançla göğsümüz kabarıyor. Bir kez daha Türk Milletinin, muhtaç olduğu kudretin damarlarında dolaşan kanda olduğunu, kanıksıyoruz.

Bu vesileyle bu büyük günde başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere bu onuru bizlere yaşatan şehitlerimize ve ebediyete intikal etmiş gazilerimize rahmet, minnet ve duayla.

Ruhlarınız şad olsun…

Nice 96 yıllara!

Sosyal medyada paylaşın

Yorum Yazın