Panzehir

Bir mum ışığının alevinde kızıldan turuncuya, turuncudan sarıya renklerin raksına tanık olduğumuz sıcak bir gün batımını yaşıyorduk, kıyıya vuran serin dalgaların, sıcak kum tanecikleri ile kucaklaştığı yerde.

Küçük bir çocuğun oynadığı sapsarı bir el topunu, derin maviliklere batırmak isteyen bir imbat rüzgarı zorluyorken; tükenmeyen ısı ve ışık kaynağının, ruhları okşayan bir nağmeyi  kulaklardan yüreklere taşıdığı, bir kervanın  İpek Yolu’ndaki seyehat ritminde, enginlerde bir yerde kayboluşuna tanıklık ediyorduk.

Sıcak bir günü savuran rüzgarın serinliği, dalgaların musıkisiyle yek ahenk, bir vücud olmuş, vuslata ermenin sarhoşluğu ile kendinden geçmiş ruhları okşuyordu sanki.

Kalbi yakan, gönlü okşayan, beyinlerde fırtınalar koparan, maddenin mânâya dönüştüğü bir âleme geçişin kapılarını aralayan, öznel, nev-i şahsına münhasır, tarifi mümkün olmayan bir panzehir bu  belki de.

Samanyolunun en sonundaki yıldıza ulaşmak kadar zor ama ulaşıldığında da bir o kadar hoyratça harcanan;  kızgın bir kor misali damarlarda dolaşırken,  bir anda dondurulabilen, yokluğunda susanan , varlığında pervasızca savurulan, tüketilen, koskoca bir yelpazenin üzerine değişik renklerde yerleştirilen ve kıymeti ancak kaybedilince anlaşılan şey… Sevgi

Kardelenin şemse aşkı uğruna gözünü kırpmadan feda ettiği hayatı, hiç mi görmezden gelir bu insanlar, günü birlik yaşadıkları sevgi ve aşkları harcarken? Elde etmek için uğruna savaşlar verdikleri, elde ettikten sonra gözükara tükettikleri, altınken pula çevirdikleri, dünyanın en yüce duygusu; gerçekten anlamını bilen, gereken özeni, değeri yıllara bir şarap misali yükleyen, yüreğinin derinliklerindeki mahzene hapsedip  onu şefkatle, incitmeden, yıllara meydan okuyarak aynı tazeliğiyle sakınan o yüce kalpler, bir bir yok oluyor sanki yeryüzünden.

Nedir insanları böyle savurganlaştıran, nedir bu tanımlanması zor olan hastalığın ilacı ? Günden güne bir çok alanda iyileşmelerin yaşandığı dünyamızda, sevgileri komaya sokan, aldıkları şuâ karşısında kısa dönemlik iyileşmelerin dışına çıkamayan bu insanları, kendilerine kim getirebilir?

Güneşin parıldamaya devam ettiğini, denizin dalgalarının kızgın kumlara kavuşmayı sürdürdüğünü, üstelik o hoş sadâların hâlâ kulaklarımızda ilk duyduğumuz şekilde,  deniz ve rüzgârla oynaşarak, deniz kabuklarının içindeki şarkılarını sürdürmekte olduğunu bilmiyorlar mı ?  Neden aşklar-sevgiler tükeniyor, ilk günkü gibi çarpmıyor kalpler ? Neden ellerindeki bir çok güzellik gibi, bu nadir bulunur duygunun tadını çıkarmaya, onu doya doya  yaşamaya  çabalamak, daha iyi keşfetmek yerine, anlayış ve hoşgörünün limanlarına sığınacaklarına, durmadan yeni  ufuklara yelken açmaya, yeni keşifler yapmaya çalışıyor insanlar?

Bu sorulara cevap verebildiğimizde sevgi, yeniden eski kimliğine ve benliğine kavuşabilecek ve tüm tazeliği ile yürekleri ısıtmaya devam edecektir sanırım.

Sosyal medyada paylaşın

Yorum Yazın

error: KOPYALAMA YAPAMAZSINIZ !!