PİNOKYO

Çocukluğumuzun en güzel masallarından biridir Pinokyo. Corlo Collodi takma adıyla yazan yazar, Freud’un tanımıyla bir tür arketip oluşturmuş ve adını Pinokyo koymuştur.

Hiç düşündünüz mü bilmem;  Pinokyo’yu tahtadan yapan Gepetto Usta’nın şahsında yazar, insanlığa bir masalla o kadar çok şey anlatmış ve öğretmiştir ki…

Nasıl mı?… Aslında sır daha yapım aşamasında başlar… Zira yazar, Pinokyo’yu tahtadan yaparken belki de evrendeki birçok şeyin canlı olduğunu vurgulamak ister. Tıpkı ağacın da canlı olması gibi…

Yani, aslında zaten bir canlı olan tahtaya, kazandırdığı suretle, çocuklara; bir insanın nasıl olması ve nasıl olmaması gerektiğini öğretir. Özünde, bir kukladır Pinokyo. Ancak daha sonra sahip olacağı gerçek insan özelliklerine kavuşabilmek için kazanacağı vasıflar ve mucizevî dönüşümü onun yaşadıkları sayesinde olacaktır.

Pinokyo, iyiliği, kötülüğü; dürüstlüğü, yalancılığı; acımayı, gaddar olmayı… vb. ama en nihayetinde vicdan sahibi olmayı öğrendiğinde bedeni bir ruha kavuşup ete kemiğe bürünür… Masal bu ya, olur işte…

Bir çocuğun gözünden dünyayı kavramaya çalışan masal kahramanımız, yaşadığı her yeni olayda kazandığı tecrübelerle bir meziyet eklemiştir kendine. Ama dünyanın zıtlıklardan oluştuğuna da tanık olmuştur… Tıpkı siyah ve beyazın varlığı gibi; sevgi ve sevgisizliği görmüş, dürüstlük ve yalancılığı tanımıştır… Özellikle de Collodi’nin dâhiyane zekâsıyla çocukların hafızalarına işleyen  ‘uzayan burun’ görüntüsü nerdeyse bütün dünya dillerinde farklı bir söyleyişle karşılık bulmuş ve yüzyıllardan bu yana bizlere ulaşmıştır…

Pinokyo’nun her yalan söylediğinde uzayan burnu; onun gururunun ve kibrinin bir göstergesi olmuş uzadıkça çirkinleşen görüntüsü her yalan söylediğinde aslında çirkin bir davranış sergilediğini hatırlatmıştır ona. İnsan bedeninin, ruhun hezeyanları ile belirlendiğini, aynı zamanda okuyucuya da ifade etmiştir Collodi.

Düşünüldüğünde tahta bedene daha sonradan giydirilen ten, sadece bir giysidir. Aslolan ruhtur! Önemli olan ruhun, zıtlıklar karşısında takınacağı tutum, seçeceği yöndür. Yoksa üzerimize giydiğimiz ten hayatımızın son buluşuyla bedeni terk edecek ve ruh tüm çıplaklığıyla ortada kalacaktır. İşte o zaman zıtlıklar çatışmasında kazanan tarafımız öne çıkacaktır.

Keşke yalan söyleyen herkesin burnu uzasa!… O zaman ne kadar kolay olurdu insanları tanımak… İçinde yaşadığımız dünyayı anlamak… Zira çevremizde o kadar çok yaşarken görmeyen, duymayan, hissetmeyen, hissettirmeyen, suda yürüyüp izini belli etmeyen ete kemiğe bürünmüş canlı var ki… Onlar, sadece giysilerini çıkaracakları günü bekliyorlar. Çünkü gerçekten yaşamak, bir duygu, bir ruh işidir!… O da günümüzde maalesef pek çok kişide yok.

Kim bilir, etrafımızda dolaşan o kadar çok “Pinokyo!” varken, belki de Pinokyo sadece tahtadan bir kukla değildi!…

 

 

Yorum Yazın

error: KOPYALAMA YAPAMAZSINIZ !!