SALDIRI, CİNAYET…

Bu sabah yine bir kadın cinayeti, saldırı ve  tecavüz olayı haberiyle açtım radyomu. İki genç Japon turistin, Göreme’de maruz kaldığı bu insanlık dışı davranış ne ilk, ne de son olacağa benziyor maalesef. Zira akabinde spiker, Artvin’de yolda yürürken 3 kişi tarafından zorla beyaz bir kamyona bindirilip kaçırıldıktan sonra ormanlık bir alanda tecavüze uğrayan ve ardından çantasındaki eşyaları çalınıp öldürülen kadının olayını anlatırken dayanamadım, anlatılanları dinlemeye. Daha Sarai Sierra olayının üzerinden kısa bir süre geçmişken…

“Otomobille orada geziyordum. Bisikletle arabama çarptılar. Tartıştık. O sırada bıçak çektim ve rasgele salladım. Biri yere düştü, öldüğünü anlamadım. Kanı görünce kendimden geçtim. Birine otomobilde tecavüz ettim. Para ve değerli eşyalarını aldım. Bıçağı nehre attım.”

Her şey bu kadar basit… Japon turistlere saldıran sanığın ifadesini anlamak mümkün değil. Birini öldürüp kendisinden geçmiş bir insan -İnsan diyorum, ne kadar hak ediyorsa bu kelimeyi!- daha sonra diğerine nasıl tecavüz edebilir?  Nasıl bir savunmadır bu?  “Pes doğrusu!” dedirten, insanın kanını donduran böylesi soğukkanlı sözler normal bir insanın sarf edebileceği sözler olamaz!..

Üstelik bunlar, uluslararası boyutta olduğu için duyabildiğimiz vakalar. Zira ülkemizde günde ortalama 5 kadın öldürüldüğü söyleniyor. Günde diyorum… Bu çok büyük bir rakam!…

Hukuk ve yargı sistemine göre, kadın cinayetleri artık toplumsal bir sorun olmuş adli bir mesele olmaktan çıkmıştır. Bu nedenle, konuyla ilgilenen bütün kadın örgütlerinin bu sorunun çözümüne katkı sağlamalarının gerekliliği, halkın bu konuda daha duyarlı davranışlar göstermesi demokrasi açısından da toplumsal sorunun giderilmesi açısından da büyük önem taşımaktadır.

Ancak bu duyarlılık ve hassasiyet yine de yeterli olmayacaktır. Önemli olan sağlıklı nesiller yetiştirebilmektir. Beden sağlığının yanı sıra, ruh sağlığı da yerinde insanlardan bahsediyorum. Toplumumuzda duyguları, düşüncüleri bastırılarak büyütülen insanlardan bahsediyorum. Yasakların egemen olduğu, özgürlüklerin kısıtlandığı aile yapılarından… Zira herkesin malumudur ki; yasaklar her zaman daha caziptir , merak duygusuna yenik düşen insanları. Bu yasak elmayı yiyen Âdem’in hikâyesiyle başlamıştır dünyamızda böyle de devam edecektir. O halde yasaklar yerine doğruları anlatarak büyütmeliyiz çocuklarımızı.

Nasıl ki “Sakın elini sobaya değdirme, sobadan uzak dur!…” ihtarları çocuktaki merak duygusunu daha çok uyandırıp elini kaynar sobaya değdirip yakan çocuk sayısı yadsınamayacak kadar az değilse, ruh sağlığı bozuk duyguları bastırılmış insan sayısı da o kadar az değildir. Oysaki “ Bak çocuğum soba çok sıcak, elini dokundurursan canın yanar.” deyip sonrada kaynara yakın sıcak bir şeyin nasıl hissettirdiğini çocuğa gösterirseniz, çocuk sobaya dokunmaya, değil teşebbüs etmek, yakınından bile geçmek istemez. Yasak koymak en kolay ve kaçamak yoldur. Önemli olan doğruyu anlatabilmektir. Bunu yapabilirsek daha sağlıklı bir nesil yetiştirebiliriz.

O halde daha bilinçli, ruh sağlığı yerinde bir nesil yetiştirebilmek için çabalamalıyız. Hatta ilk işimiz bu olmalı bence. Ailede başlayan bu eğitimi okullarımızda da perçinlemeliyiz.

Birinci sınıfa başlayan çocuğa, hemen alfabeyi öğretip, test çözdürmeye çalışmak yerine, toplum içinde yaşayabilmeyi öğretmeliyiz. Yani önce eğitim vermeliyiz, öğretim değil. Selamlaşmayı, başkalarının haklarına saygı göstermeyi, kurallara uymayı, haksızlık etmemeyi, insanları sevmeyi, kendisiyle ve çevresiyle barışık olmayı öğretmeliyiz. Zira çocuk, iki kere ikinin dört ettiğini bir sene geç öğrense de olur ama küçük yaşta eğitilmeyen çocuğu daha sonra eğitmek çok zor olacaktır. Tıpkı ağacın yaşken eğilmesi gibi.

Daha kat edecek çok yolumuz var ama zararın neresinden dönersek kârdır. Bir an önce eğitimli, ruh sağlığı yerinde insanlar yetiştirebilmek için kolları sıvamanın zamanı geldi de geçiyor bile…

Sosyal medyada paylaşın

Yorum Yazın