SÖYLEDİKLERİMDEN ÇOK SUSTUKLARIMDA SAKLIYIM…

 

“Söylediklerimden çok sustuklarımda saklıyım.” diyordu usta şair Nazım Hikmet.  “Gizlediklerimde gizliyim…” Ve ekliyordu “… Beni anlamak için konuştuklarımdan çok sustuklarıma kulak verin.” diyordu dizelerinde.

Tam da onu yapıyorum şimdi üstat…

Susan milletimin, sustuklarına kulak veriyorum. Ruhlarının derinlerine gizlediklerini görüyorum. Çığlıklar tek tonda belki şu an ama bir işitsen, sustuklarındaki feryatların aldan karaya çalan rengini…

Belki işitiyorsundur sen de benim gibi. Belki de tanımışsındır bile birçoğunu, şimdi olduğun yerde…

Adana’da yanan küçücük kızların sesini…

Ankara’da, İstanbul’da, Kayseri’de patlayan bombalara karışan genç, yaşlı, sivil, üniformalı insanların dinen nefesini…

Tacize uğrayan minicik bedenlerin, ufacık yüreklerini susturan dayanılmaz acıların miskinliğini…

Sınırda, El Bab’da ve ismini sayamadığım birçok yerde yakılan yıkılan hayallerin tükenişini…

Sen de işitiyorsundur belki benim gibi…

Şimdi Orhan Veli’nin yaptığı gibi gözlerim kapalı…

Ama ben yalnızca İstanbul’u değil tüm Türkiye’mi, tüm vatanımı dinliyorum…

Her yer yangın yeri, tüm suskun yürekler isyanda. Karalar bağlı; babalar, analar, bacılar kardaşlar… Gözler sağanak sağanak… Lakin bu sağanak… Ah bu sağanak bile dindiremiyor, alevleri gün geçtikçe harlanan bu yangının şiddetini.

Hırs ve nefret bürümüş gözlere, kin ve nefretten kararmış yüreklere, insanlığın bittiği bir yerden bakıyorum şimdi… Gözlerim açık anlayamıyorum, o yüzden kapalı gözlerle bakıyorum bir de, Garip’lerin babası usta şairimiz Orhan Veli’nin dediği gibi.

Ünlü İrlandalı yazar James Joyce’un “Gözünü kapat ve gör.” sözünün ardındaki hayal perdesinden bakıyor ve görmeye çalışıyorum şimdi insanları. Hep karanlık, hep karanlık… Ruhum bir mengeneye sıkışmış gibi, daralıyor yüreğim…

Sonra Ataol Behramoğlu’nun dizelerinde dolaşıyor, kapalı gözlerimin zindanındaki fikirlerim. “Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle/ Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı /Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına/Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı” diyor o da dizelerinde…

Düşünüyorum… Şairin “Namusluca” sözcüğüne takılıyor düşüncelerim. Eskiden savaşmanın da bir adabı vardı. Namussuzca, kalleşçe, arkadan vurmuyordu, öldürmüyordu insanlar, insanları. Uğrunda savaşılacak kutsallar dışında, kutsaldı insan hayatı. Hayata karışıyordu kanlar eskiden, topraklara değil. Acılarla olgunlaşırken, hayatlarından olmuyordu insanlar. Dozunca, kararıncaydı her şey.

Evet, fakirdi, alım gücü azdı, yoktu belki; ama mutluydular… Gözlerinde okunanlar, kapalı gözlerin ardında gizlenenler, sustuklarında saklananlar; kan, kin, nefret değildi…

Keşke şu millettin suskunluğunu herkes dinleyip anlayabilse böyle.

Dinleyebilse gözleri kapalı ülkemin sesini.

Ve

Gözlerini kapatıp görebilse keşke herkes senin, benim ve daha birçoğumuzun görebildiğini…

Keşke, herkes geçekten; görse, duysa, işitse…

 

Sosyal medyada paylaşın

Yorum Yazın