ÜNLÜLER ÂLEMİ

Onlar gerçek âlemde bizse yalan…

Père-Lachaise

Tam adı Le Cimetière du Père-Lachaise olan ve adını kurucusundan alan dünyanın ilk park mezarlığındaydım bir süre önce. Burası aynı zamanda Fransa’nın başkenti Paris’in en büyük mezarlığı. Ünlüler mezarlığı olarak da biliniyor.

“Bir insan neden mezarlıkta gezmek ister?” Bunun cevabını elbet verebilirim:

“Âlim de olsan zalim de, kaçınılmaz bir sona yürüdüğümüzü unutmayıp ona göre yaşayabilmek için!”  Kaldı ki Père-Lachaise bunun için en ideal mezarlıklardan biri bence. Zira âliminden zalimine herkes var burada. Bilim insanları, sanatçılar; şairler, yazarlar, müzisyenler, ressamlar, filozoflar, mareşaller vb.

Bu yüzden ben de Fransa’ya kadar gitmişken, hayattayken tanıma imkânı bulamadığım birçok insanın mezarını ziyaret etmeden geri dönmeyeyim istedim.

Bir tek ben mi? Elbette hayır. Sıradan bir hafta sonunda onlarcası belki yüzlercesi geziyordu bu mezarlıkta benim gibi. Kiminin elinde çiçek, kiminin fotoğraf makinası. Söylenene göre yılda üç-üç buçuk milyon ziyaretçisi oluyormuş buranın. Bir mezarlık için inanılmaz yüksek bir rakam. Ama içeri girince neden böyle olduğunu daha iyi anlıyorsunuz.

Père-Lachaise

Romantizmin beşiği Paris’in Mezarlığı bile romantik çünkü. Durun, hemen “Tövbe tövbe…” diye saymaya başlamayın içinizden. Gerçekten öyle işte!

Onlarca ülkeden ünlü isimlerin kabirlerinin bulunduğu bu park mezarlığa girebileceğiniz beş değişik kapı mevcut. 44 Hektarlık bir arazi üzerine kurulmuş koca bir mezarlıktan bahsediyoruz. Mezarlığın tamamını gezmek çok zor. O yüzden Mümkünse önceden krokisini temin etmekte fayda var. Broşürünü girişten alamadıysanız internetten krokiye erişebiliyorsunuz ya da girişteki büyük planın fotoğrafını çekmelisiniz. Yoksa ziyaret etmek istediğiniz mezarlar yerine bu koca alanda öylesine dolaşarak zaman kaybedersiniz.

Dikkat ederseniz başından beri alışık olmadığımız bir “park mezarlık” ifadesi kullanıyorum. Bir paragraf yukarıda da romantik diye tasvir ettim mezarlığı. Çünkü açık bekleyen koca demir parmaklıklı kapıdan içeri girdiğinizde iki yanı ağaçlı bir yol selamlıyor sizi. Ben, yazın gittim, eminim sonbaharda daha da muhteşem bir görüntüsü olur buranın. Huşu içinde öten kuşların yeni besteledikleri senfoniler ve ağaç dallarında, şiirlerine yeni dizeler ekleyen, yeni romanlarına yazmaya devam eden yapraklar,  yeni tablolarına, tuvallerinden yeni renkler süren bulutlar eşlik ediyor bu yolda size.

Mezarlarsa çok enteresan. Anıt şeklinde olan, küçük taş kulübeler gibi görünen, mozole ve lahit şeklinde olan, yan yana dizilmiş yüzlerce, binlerce mezardan bahsediyorum. Yürüyebileceğiniz kocaman yollarda, mezarların haricinde her taraf yemyeşil. Oturabileceğiniz banklar var. Pikniğe gelmiş gibi çantasından yiyeceğini çıkartıp yiyenler bile görebilirsiniz etrafınızda.

Bir keresinde ben böyle, gezinti yeri, piknik gibi diye anlatırken “Mezarlık orası, korkmuyorlar mı?” diye soranlar oldu.

“Niye korksunlar ki?” dedim. “Bu zamana kadar başımıza ne geldiyse canlılardan geldi. Ölülerden değil! O yüzden ölülerden değil canlılardan korkun siz!”

Hem Père-Lachaise mezarlıktan ziyade, gerçekten de açık hava müzesi şeklinde düzenlenmiş bir parkı andırıyor. Zaten başından beri söylediğim gibi içeri girdiğiniz andan itibaren kendinizi, hiç mezarlığa girmiş gibi hissetmiyorsunuz.

Tüm ünlülerin mezarını ziyaret edemedim elbet. Ama birbirine yakın bir alanda, aralarında iki ünlü Türk sanatçının da yer aldığı daha birçok ünlünün kabrini görme imkânım oldu. Avrupa’nın ortasında böyle koca bir mezarlıkta iki Türk sanatçıya rastlamak da bir başka heyecanlandırıyor insanı. Yeşilçam’ın Çirkin Kralı Yılmaz Güney’in metal direkli mezarını uzaktan bile hemen seçebiliyorsunuz. Fransa’dayken kansere yenik düşen sanatçı, kabrindeki çiçeklerle karşıladı beni.

Sonra biraz ilerleyince yine üzerindeki taze çiçekleri ile Ahmet Kaya’nın mezarını gördüm. Ölümünden üç yıl sonra 2013 yılında “Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Ödülü”ne layık bulunulan, ölümünden sonra bile internette hala şarkıları en çok dinlenen sanatçı Ahmet Kaya’nın mezarında yazan:

“Tarifsiz, imkânsız acılar içindeyim,

Gurbette akşam oldu yine rüzgâr peşindeyim,

Yurdumdan uzak yağmurlar içindeyim,

Akşam oldu, sürgün susuyor,

Hoşça kal sevgili ülkem…” dizelerini okuyunca hayata gözlerini, vatanına hasret kapatan usta sanatçının dizelerinde burkuldu yüreğim.

Ahmet Kaya

Vadideki Zambak, Goriot Baba gibi yazdığı eserlerle Realizm akımının önemli temsilcilerinden ünlü Fransız yazarın mezarı, sanki mezar değil de sadece bir abide gibi karşıladı beni. Sayfalarında, okurken kaybolduğum bu usta yazarla tanışmışım gibi heyecanlandım bir edebiyatçı olarak.

Balzac

Yan yana duran iki mezar, tiyatro eserleriyle tanıdığımız Molièr ve fabllarından ders çıkarttığımız, çocukluğumuza iz bırakmış şair La Fontaine. Mütevazı iki taş lahit.

Molière, – La Fontaine

Romantik dönemin dünyaca ünlü, Polonyalı bestecisi, piyanisti François Chopin’le karşılaştım sonra. Kendisi ünlü cenaze marşını besteleyen kişi olmasına rağmen, kendi cenazesinde Mozart’ın Requiem’inin çalınmasını isteyen nevi şahsına münhasır sanatçı.

François Chopin

Amerikalı, söz yazarı, şair ve ünlü The Doors grubunun solisti, 27 yaşında ölen sanatçıların kadim üyelerinden Jim Morrison’un mezarında fotoğraf çekilmek için sıra bekledim. Sanırım en çok ziyaret edilen mezarlardan biri. Etrafını çevirmişler.

Jim Morrison

Ve yedi bölümlük Kayıp Zamanın İzinde adlı romanın yazarı Fransız,  Marcel Proust, 20. Yüzyılın en önemli sanatçılarından Maria Callas, Pozitivismin babası bilimsel ilk filozof kabul edilen Auguste Comte, mezar taşı öpücük izleri ile dolu İrlandalı şair ve yazar Oscar Wilde (Mezarı ziyaret edenler ruj sürüp mezar taşını öpmeyi gelenek haline getirmiş. Böylece kendilerinden kalıcı bir izin sonsuza kadar ona eşlik edeceğine inanıyorlar.), operaları ile ünlü Fransız romantik döneminin ve tabii ünlü Carmen operasının bestecisi George Bizet, Ünlü ses sanatçısı Edith Piaf… ve adını sayamadığım daha nice ünlünün ebedi istirahatgâhıydı burası. Toprakları bol olsun.

Sanırım bir mezarlığa dair anlatabileceklerim bundan ibaret. Ama dediğim gibi o sıradan alelade bir mezarlık değil, ünlüler mezarlığı. Bu kadar farklı alanda ünlüyü bir arada ziyaret edebileceğiniz nadir mekânlardan biri. Paris’e yolunuz düşerse görülmeye değer bir yer bence.

Şüphesiz, yazımın başında da söylediğim gibi onlar, gerçek âlemde biz yalan. Herkesin hesabı Allah’la. İnançlı, inançsız hangi dinin mensubu olurlarsa olsunlar benim için onlar birer insandı.

Ve ünlü olmasalar bile, sadece bu yüzden bile ziyarete değerdi.

Sosyal medyada paylaşın

Yorum Yazın